|
80'inci yaşla da, el sıkışıp tanışırken...
Hele hele 60'ını da aştıktan sonra; akıl ve öngörü radarlarının dışına düşmeye başlar, daha hangi yaşlarla el sıkışıp tanışacağın...
Bendeniz ve 80'inci yaş... Bir türlü büyüyemeden yaşlanıvermişliğin kara mizahı gibi...
Oysa Şark'ın köylü ağırlıklı toplumsal geleneğinde, henüz "dede" falan dahi olmadan; görmüş geçirmiş, durmuş oturmuş, akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı bir görünümü benimsemek vardır...
***
Bendeniz ise, ne yalan söyleyeyim, 80'imle de karşılıklı havada avuç şaklattığımız şu sırada; bir türlü akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı olamadım.
Ve akıllı uslu geçinen kişilerin, saçma sapanlık tahtlarından savurdukları hayat dersleriyle, endazesiz martaval ve böbürlenmelerine; nanik yapıp dil çıkartmaktan bir ömür boyu kendimi alamadım.
***
Gençliğimde uzun süre, -kendi ailem de dahil-, Hazine'den geçinmeli bir bürokrat olma yerine; yazıya çiziye savrulup, gazetelerde çalışmaya ve geceleri de şair dostlarla meyhanelerde kafayı çekmeye başladığım için; maalesef ziyan olup gittiğime inanıldı.
Yaşı 50'yi geçmiş olan, durmuş oturmuş, makam sahibi aile dostları; bana rastladıkça öğütler vermeye çalışıyorlardı kibarca:
- Gençken bizler de geçtik aynı yollardan; ancak serseriliğin sonu yoktur, bakanlıklarda bir işe gir, vakit henüz erkenken...
***
Ben ise, hayat tecrübesinin ağırlığıyla öğüt vermeye kalkanların; ne kendi ana dillerindeki kalemlerin, yazı doruklarında yarattıkları lezzetlerden; ne de dünyadaki sanat ve bilim bahçelerinde kümelenmiş renkli tarhların tadından haberli olduklarını görüyor ve doğrusu kuruluklarına şaşırıp kalıyordum.
Henüz daha aklıma gelmiyordu:
- Bu kadar cehalet, ancak makam sahibi olmakla mümkündür, diye düşünmek.
***
"Sevdiğin bir uğraşa layık olma özeni" diye bir ilkeye, kimsenin kulak astığı yoktu.
Kendilerini başarılı hisseden, üst düzey maaşlı ve asık suratlı paşalarla beyefendiler; beni karşılarına diktiklerinde, benim derdimin ne olduğunu, ne istediğimi sorarlardı. Ben de:
- "Yazı"ya layık olabilmek benim derdim efendim, derdim.
Hep aynı yanıt gelirdi:
- Sen önce vatanına layık ol.
***
Artık gençliğimde karşıma çıkan umacılardan çoğunu hatırlamıyorum bile...
Eğer onlar da, köylü ağırlıklı ve okuma-yazma özürlü bir Şark toplumunun değnekçi başıları olmasalar; onca eziyeti reva görmezlerdi bir kalem bir kâğıtla "basmakalıp"a teslim olmak istemeyenlere...
Ve şayet Hazine'den geçinmeli kesimin akıldaneleri de, kuşak kuşak "olduğundan fazla görünme hastalığı"na yakalanmış bulunmasalardı, dünkü Posta'nın manşeti şöyle mi olurdu:
"En pahalı sazan -Adana'da yapımına 7 yıl önce başlanan metro inşaatına bugüne kadar 339 milyon dolar harcandı. İnşaat bir türlü bitirilemeyince metronun geçeceği çukurlar yağışlar sonrası göle döndü. Şimdi o gölcüklerde her biri 2-3 kilo gelen sazanlar yüzüyor. Belediye ise kredi aldığı dış kaynaklı finans kuruluşlarına her ay 5 trilyon ödüyor"
***
Tuzla'da çok sevdiğim Balıkçı Mustafa'nın, 5 aylık kız torunu Ekin'i bir görseniz... O minicik çıplak ayaklarını öpemeden edemiyor insan. Solmaz kendisini kucağına aldığında, başladı Solmaz'ın kolyesini incelemeye ve en sonunda da ağzına götürüverdi.
***
Ekin benim yaşıma geldiğinde... Yani efendim 2086 yılında...
İstanbul'dan Tokyo'ya gitmek, Göztepe'den Tuzla'ya gitmek kadar kolaylaştığında ve uzay tatilleri modalaştığında...
Siyasal liderlerimizin bugünkü nutukları da; acaba aynı etkinliği, -en azından Rodin'in heykelleri kadar- koruyabilecek mi dersiniz?
***
Bendeniz hiç sanmıyorum.
Bir ülkede ise zamana dayanmayan nutukların önemi; zamana dayanma özenine çaba harcamışların değerine bin basarsa; o ülke acaba, 21. yüzyılda ne tür çalkantılı sürprizlerle karşılaşmak zorunda kalır?
2086 yılında, şimdi 5 aylık olan Ekin verecek bunun yanıtını.
***
80'inci yaşla da göz göze, burun buruna gelivermek...
Her ne kadar durmuş oturmuş, akıllı uslu olamadıysak da; yürekli durmak gerek "geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan" geçmeye doğru...
***
Tek dileğim, bir ömür layık olmaya çalıştığım "yazı"dan, ancak o kapıdan geçerken kopmak...
5 aylık Ekin'in ayacıklarını öperken de, aynı dua şöyle bir kıpırdadı içimde...
c.altan@prizma.net.tr
|
|