Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 02 Temmuz 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Unutulmaz denen günler bir gün gelir:
Unutulur! Unutulur!


Esmeray'ın vaktiyle, insanın ciğerini ağır ağır delen sesiyle söylediği bir şarkıydı:
"Bu hayat böyledir dostum/ Yaşanan gün mazi olur/ En değerli hatıralar/ Unutulur unutulur!"
Türkiye sinemalarında başka bir adla yayımlandı ama filmin adı "Lekesiz bir zihnin ebedi parlaklığı" ya da "gamsızlığı" diye çevrilebilir. Filmin orijinal adı "Eternal sunshine of the spotless mind". Jim Carrey oynuyor. Yakınınızdaki bir sinemaya gelirse sakın kaçırmayın.
Film, unutmak üzerine. Daha doğrusu aşk acısına dayanamayanların, terk edildikleri ya da terk ettikleri insanlara dair bütün hatıraları bir "doktora" sildirmeleri üzerine.
Öyle bir siliyor ki bu doktor ilişki hatıralarını, artık öyle bir ilişkinizin olduğunu da hatırlamıyorsunuz, o kişiyi de tanımıyorsunuz. Ve filmi izlerken elbette düşünüyorsunuz:
Böyle bir şey olsa iyi olur muydu? Gidip hafızamdaki bütün kötü anıları sildirir miydim?
Her ne kadar artık tuvalet aforizması haline gelmiş olsa da Nietzche'nin sözüdür:
"Öldürmeyen darbe güçlendirir."
Her daim de söylenir, insan acılarından öğrenir diye.
Çok da inanmıyorum doğrusu böyle olduğuna. Dayanabildiğimiz, sarsılıp yıkılmadığımız darbeler de iz bırakır bizde. İçimiz, bir meyvenin çürüyüp acıması gibi, acır yavaş yavaş.
Zehirli insanlara dönüşürüz acı çektikçe. Kötü anılar hayata karşı, insanlarla ilgili bir hiç biriktirir bizde. Hayatın içinde, hiçbir şeyin sonunun iyi bitmeyeceğini düşünen kötülük ajanları gibi gezinmeye başlarız zamanla.
Hiçbir ilişkinin uzun sürmeyeceğini, iyi gitmeyeceğini söyleyip duran, bu kötücül duyguyu beraberinde gezdirip ortalığa yayan ve havayı zehirleyen biri olarak yaşarız artık.
Öğrenmek üstelik, her zaman iyi bir şey olmayabilir.
Düşünsenize, şimdi siz kim bilir neleri neleri öğrenmemiş olmayı dilerdiniz...

Rahşan Hanım'ın siyasi turları
Bir tek bana mı garip geliyor acaba? Aşkları ve bağlılıkları anlatıla anlatıla bitirilemeyen Rahşan Hanım'la Bülent Ecevit'in şimdi bu halde olması bir tek benim için mi tuhaf?
Beraber içtikleri demli çaylar... El ele yürümeleri... Hayatın içinden hep sessizce, yan yana geçip gitmeleri anlatılıp durulmadı mı? Ama o zaman şimdi niye? Rahşan Hanım niye sevgilisi, dostu, yoldaşı Bülent Bey'i hasta yatağında bırakıp siyasi temaslara verdi kendini? Siyaset bu kadar mı güçlü bir şey gerçekten? Bu kadar mı acil? Ya da siyaset bu mu?

Basın Konseyi kararLARI!
Herkes bilmiyor, gazeteciler arasında konuşuldu ekseriyetle. Sağ olsunlar Birgün gazetesi, Bianet haber yaptı, meslektaşlarım beni savundu. İnternette de Medyatava sitesi duyurdu:
Basın Konseyi benim hakkımda bir karar verdi. Daha doğrusu bir tane değil, sanırım üç tane karar verdi.
Şöyle ki... Kadınların babasız çocuk doğurma hakkına ilişkin yazdığım bir yazıdan sonra muhafazakâr bir okur, benim "Türk ailesini sarsmaya çalıştığıma" yönelik bir şikâyette bulunmuş. Ne kadar uğraşsam sarsamam da, hakkımda gerekli önlemlerin alınmasını istemiş okurumuz.
Bunun üzerine Basın Konseyi hakkımda bir kınama kararı vermiş. Sonra bu karar sekreter tarafından yanlış yazıldığı için geri çekilmiş, bu kez yine anladığım kadarıyla bana bir uyarı yapılması kararı alınmış. Ama şu anda benim elimde tuttuğum karar "şikâyetin yersiz" olduğunu yazıyor. Yani ortada üç karar var. Ama bütün bu karışıklık içinde benim en çok merak ettiğim şey şu:
Şikâyetin yersiz olduğuna dair karar oyçokluğuyla verilmiş. Merak ediyorum, acaba Basın Konseyi'nin görevinin basın etiğini ve özgürlüğünü korumak değil de ailevi değerleri muhafaza etmek olduğunu düşünen üyeler kim?

ecetem@hotmail.com








Çetin ALTAN
Dünya kazan, kim kepçe?
Çoktandır birbirlerini görmemiş olan 2 eski a...
Melih AŞIK
Vurulmak kader mi?
Güneydoğu'dan her gün birer ikişer şehit habe...
Fikret BİLA
TEPAV'ın İran araştırması
TOBB'un desteklediği Türkiye Ekonomi Politika...
Hasan CEMAL
Alman disiplini, Alman ruhu!
Kurfürstendamm Bulvarı'nda, arabadan yarı bel...
Güneri CIVAOĞLU
Yaşamın CEO'su
Sanıyorum... "Mutluluk" tanımlarından biri de...
Can Dündar
Bosna'da bir ölüm kampı
Gri bulutlar altında, yeşillikler içinde bir...
Abbas GÜÇLÜ
Çocuklar ciddiye alınmıyor. Çünkü...
Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın çok önemli b...
Metin MÜNİR
Uzaklardan ara sıra
Uzaklardan ara sıra gök gürültüleri geliyor. ...
Hasan PULUR
Kıssadan hisse...
TEMEL, köyden çıkmış, kasabaya varmış, herkes...
Derya SAZAK
Dalaman'da rafting
Bulutların gölgelediği kanyonda kıvrılarak ak...
Meral TAMER
Dünya Kupası bitince TV'ni kapat!
Yıl 1993. Kanada'da bir İngilizce öğretmeni, ...
Ece TEMELKURAN
Unutulur! Unutulur!
Esmeray'ın vaktiyle, insanın ciğerini ağır ağ...
Tamer HEPER
Otorite boşluğu var
Bir grup okuyucum şikâyetlerini bildirmekle k...
Osman ULAGAY
Türkiye'yi de vuran dalga ve sonrası
Dünya Bankası'nın 2006 yılı Global Developmen...
Güngör URAS
Yalan dünya Her şey bomboş
Ülkede olan bitenden bunaldıysanız, her gün e...
Serpil YILMAZ
Silikon Vadisi, Tuzla'da 'yata' geldi
Taşıdığı öneme bakarsak, oldukça mütevazı ola...

© 2006 Milliyet