|
Akıl tutulması(1)
Darbe istemek, darbe yapmak!
Akıl tutulması ne demek? Türkiye'de darbe istemek ya da darbe yapmaya kalkışmaktır. Neden mi? Bunun için geçmişi kısaca anımsamakta yarar olabilir.
27 Mayıs darbesi...
1960'da parlamentonun kapısına kilit vurdu asker. Demokrat Partilileri Marmara'daki bir adaya, Yassıada'ya hapsetti, olağanüstü mahkemede yargıladı, mahkum etti. Siyaset yasakları uyguladı. Ve Menderes'i, Zorlu'yu, Polatkan'ı idam etti.
Siyaset böylece cepheleşti!
Bir yanda DP'nin devamı AP... Öbür yanda CHP...
1950'lileri istikrarsız kılan Bayar-İnönü kavgası, bu kez 1960'larda Demirel-İnönü ikilisiyle devam etti. Sivil-asker ilişkileri kötüleşti. 27 Mayıs'ın idamları, siyaset yasakları, acıları hep canlı tutuldu. Askere rağmen seçimleri tek başına kazanan Demirel'in AP'si, başta anayasa olmak üzere darbenin damgasını taşıyan herşeye karşı en sert muhalefeti yaptı. Yer yer intikamcı bir çizgi izlendi.
Siyaset gerildikçe gerildi.
İstikrarsızlaştı.
27 Mayıs'tan kaynaklanan siyasal cepheleşme, ordunun içindeki havayı da zehirledi.
Cuntalar kuruldu!
Sivil kesimde, askeri yeni bir darbeye itmek için her türlü tahrik, provokasyon sahnelendi. Devrimci - Ülkücü kavgasıyla Türkiye'de gençlik ilk kez eline silah almaya başladı.
Ve 1971'de ikinci darbe:
12 Mart...
Yine idamlar, işkenceler, hapisler, siyaset yasakları... Deniz Gezmiş'in, Hüseyin İnan'ın, Yusuf Aslan'ın darağacına gönderilmesi... 27 Mayıs nasıl ki Türk siyasetine yeni yeni hesaplaşma ve cepheleşmelerin tohumlarını ektiyse, 12 Mart darbesi de aynı şeyi yaptı. Darbeden kaynaklanan kan davaları, ülkeyi anarşi ve terör ortamına itti.
Türkiye gitgide istikrarsızlaştı.
Zayıf koalisyon hükümetleri, başta ekonomi olmak üzere Türkiye'nin gerçek sorunlarına el atamadı. Sorunlar biriktikçe birikti. Bunlara bir de Kıbrıs eklendi. Sağ ve sol uçlar, elde silah Türkiye'yi iç savaş benzeri bir ortama çektiler.
1970'lerin siyasetinde, kökleri 27 Mayıs'a uzanan düşman kardeşler oyunu sahne aldı. Demirel'le Ecevit, siyaseti uzlaşma ve diyalogu dışlayan siyah-beyaz bir oyun sandılar.
Ve 1980'de yeni bir darbe:
12 Eylül...
Yine parlamento ve partiler kapatıldı. Liderler hapsedildi. Siyaset yasakları uygulandı. İdamlarla işkencelerle çok büyük acılar yaşandı. Onbinler, yüzbinler hapislerden, gözaltılarından geçti. Yeni bir anayasayla demokrasiyi, hukuk devletini hiçe sayan bir deli gömleği giydirerek Türkiye'yi kurtaracağını sandı asker...
Olmadı yine.
Ekonomide, 24 Ocak+12 Eylül formülüyle sonuç alınmak istendi. Turgut Özal'ın reformculuğu, Türk ekonomisinin rekabete ve dışa açılmasında bazı önemli adımların atılmasını sağladı. Ancak Özal özellikle 1986'dan itibaren frene bastı. Çünkü ara seçimlerde Demirel'in yükselişe geçtiğini gördü.
Bir başka deyişle:
12 Eylül'ün siyaset yasakları, beklendiği gibi, Türk siyasetini kısa zamanda zehirledi. Sağ ve soldaki kan davaları, siyaseti istikrarsızlaştırmaya, bölmeye başladı. 12 Eylül'ün yasakladığı bütün liderler 1990'larda sırasıyla başbakanlık koltuğuna oturdular.
Çok parçalı siyaset ve zayıf koalisyon hükümetleri iş başına geldiler. Bu nedenle yine başta ekonomi olmak üzere Türkiye'nin hiçbir temel sorununa el atılamadı.
Bu arada sürekli biriken sorunlara, çok daha temel, çok daha büyük bir sorun eklenmişti 1980'lerde:
Kürt sorunu, PKK, terör...
Bu sorunun patlamasında, 12 Eylül askeri yönetiminin Güneydoğu'da izlediği yanlış politikalar -ve Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde yaşanan zulüm- büyük rol oynadı. Türkiye'ye maddi ve manevi bakımdan çok büyük maliyet ödetti PKK ve terör bugüne kadar...
Sorun çözmeyen, sorun biriktiren, kendisine 12 Eylül'de asker tarafından giydirilen deli gömleği içinde kıvranan, hiçbir alanda reform yapamayan Türkiye, 2001 yılı Şubat ayında bir gün, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan Ecevit'e bir anayasa kitapçığı fırlatınca bir anda duvara tosladı.
Tarihinin en büyük ekonomik krizine yuvarlandı. Türkiye bir gecede yarı yarıya yoksullaştı. 300 milyar dolar olan milli geliri, 150 milyar dolara düştü. Sade vatandaşın cebindeki para pul oldu. İşsizlik olağanüstü boyutlara fırladı.
Bu kayıp yılların sonunda koca bir siyaset sınıfı seçim sandığında kaldı.
Ve bu kez de 28 Şubat'ın hapse attığı bir lider Tayyip Erdoğan sandıktan çıkıp başbakanlık koltuğuna oturdu.
Tıpkı 1960'larda askerin istemediği Demirel'in, 1970'lerde darbeye karşı çıkan Ecevit'in, 1980'lerde askerin istemediği Özal'ın, 1990'larda 12 Eylül'ün yasaklarından kurtulan Demirel'in, Erbakan'ın, Ecevit'in yine başbakan oldukları gibi...
Aynı filmi bir daha gördük.
Kısacası:
Askeri darbeler, Türkiye'nin yolunu açmadı, tıkadı. İstikrara götürmedi, istikrarsızlaştırdı. Sorun çözen değil biriktiren yönetimlerin iş başına gelmesine yol açtı.
Onun içindir ki:
Türkiye'nin sorunlarını aşmak için yirmi birinci yüzyılda daha hâlâ darbe istemek, darbe yapmaya kalkışmak, en hafif deyişle akıl tutulmasıdır.
Akıl tutulması dizisinde ikinci yazı yarın...
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|