|
 |
|
|
Evin mi var arzun var!
"Tasarım" hadisesi çıkalıberi o havalı mekânlar giderek çoğalıyor. Var olmanın yerini sahip olmak aldığından beri öznelerin yerini de nesneler alıyor.
"Tasarımcı" dilinde "obje" denen bu "şeyler" giderek mekânları ele geçirirken belki de bize hiç yer kalmıyor. Bizler, mekânların içinde dolaşıp duran ruhlar olarak "objelerin" yanında, onları süsleyen "süje" parçaları haline geliyoruz. Bu yüzden de nesnenin özneye uygunluğu değil öznenin nesneye uygunluğu sorun haline geliyor giderek.
Sen giydiğin kot pantolona yakışıyor musun? Sen gittiğin cafe'nin "ambiansına" uygun musun? Senin ellerin yemekte olduğun o yarı tasarım yemeği alt edebilecek maharette mi? Senin ruhun o dergilerdeki evlere benzeyen evlerde yaşayacak kadar "şık" mı? İnsanlar giderek kendilerine bu soruları soruyorlar, hiç farkında olmadan.
Tasarımlar azarlıyor
Nesnenin saltanatı öyle bir noktaya geliyor ki artık, ki biz o noktadayız şu anda, "Beni hak ediyor musun?" diye soran, bize meydan okuyan nesnelerle savaşıyoruz biz. Bu da yetmiyor "Dur bakalım sen!" diyen mekânlar giriyor hayatımıza. Şöyle devam ediyorlar cümlelerine:
"Bak bakalım üstüne başına. Bak bakalım, sen benim içime girebilecek kıymette misin?"
Azarlıyor tasarımlar bizi. Durmadan azarlıyorlar.
Antalya Film Festivali sırasında bembeyaz ve son derece tasarım bir oteli kırmızı şarabıyla mora boyayan oyuncu Birol Ünel'i anlıyorum bu yüzden. Bu hareket, her ne kadar "uygunsuz" sayılsa da, burnundan kıl aldırmayan ve özneyi aşağılayan mekâna karşı kılıcıyla saldıran insan ruhuydu bana göre:
"Hayır, beni alt edemezsin!"
Bence böyle diyordu Ünel:
"Senin bana kendimi pis hissettirmene izin vermeyeceğim ve dokunulmazlığını şarabımla yıkıyorum işte!"
İşte şimdi biz bu savaşı ya da tasarım karşısında aldığımız bu yenilgiyi evlerimize, en içimize taşıyoruz. Kendi rızamızla değil, "üretilmiş rızamızla" yapıyoruz bunu. Şöyle ki...
"Köşe yazarının muhteşem hayatı" ya da "köşe yazarının karşılaştığı hadiseler" başlıklı yazıları oldum bittim ağaçlara haksızlık olarak gördüm. Zira biliyorsunuz, biz bu yazıları yazalım diye ağaçlar kesiliyor. Onca ölen ağacın hakkını verebilecek kelamı etmeye çalışmak diye bir vicdanı olmalı yazı yazan insanın.
Bir çatışma hali!
Fakat buna rağmen pek yakında bir badana operasyonundan geçmiş olduğumu söylemeliyim. Onlarca seyahat arasında bir "bekâr erkek evi"ni andırmaya başlayan evimizi de yenilemeye karar verdik bu sırada. Bu kararı verdiğimiz andan itibaren çok sevdiğimiz evimiz de bizim düşmanımız haline geldi.
Evin talepleri mekânı bir arzu magmasına dönüştürdü: Kendi içinde kaynayan ve tasarımda bulunmak isteyen bir ateşten boşluk. Her zaman hiçbir mülkün sana ait olmadığı bir otel odasında yaşamayı hayal etmiş biri olarak şimdi ev adlı mekânla böyle bir düşük yoğunluklu çatışma halindeyim.
Koltuğu nereye koyacağımı, nasıl bir kütüphane almam gerektiğini düşünmektense Kerkük'te bombalar altında gazetecilik yapmayı on kez tercih ederdim.
Bütün bu insanı kemiren süreç içinde fark ettim ki sonra, bizim artık ev biriktirmeye zamanımız yok. Bizim artık sadece dergilerden nasıl hayat, nasıl bir hayat tasarımı seçmeye vaktimiz var. Bunun için paranız olmasa bile bunun dışında değilsiniz üstelik.
Modayı umursamayanların bile ne giyeceğine modacıların karar verdiği dünyada, tasarım saltanatına kapılmak istemeyenlerin nasıl mekânlarda yaşayacağına da tasarımcılar karar veriyor aslında. Yani dışında değilsiniz hiçbir şeyin.
Yani elinizde kılıcınızla girişmek zorundasınız mekâna, arzuya ve tasarıma... Düşman başına!
ecetem@hotmail.com
|
|
|

|