Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 19 Kasım 2006 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
ŞAİR DENIS DONIKYAN'LA DİASPORANIN DAHA ÖNCE KONUŞMADIKLARINI KONUŞUYORUZ:
Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...

Diasporadakilerin, 'annelerinin sürgünlüğünü yaşadığını, annelerinin hikâyelerinin de çocukluklarının hikâyeleri' olduğunu söyledim. Şaşırdı Donikyan ve 'Evet, doğru' diyerek devam etti: 'Ben burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ben çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluk hikâyeleri bana da çocukluğumu kaybettirdi'

Ve Ermeni Diasporası konuştu - 4
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Bir çocukluk acısıdır 1915...
Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse dua okur gibi ezberden ve vect ile anlatırken, anlatırken, anlatırken... Sonunda, bir röportajın ortasında farkına vardım birden:
Bütün bu insanların, öfke ve nefretle konuşan diasporanın içindeki acı, belki de hiç farkında olmadıkları bir yerden besleniyor.
Farkına vardım ki, çocukluklarında onlara anlatılanlar, anlatanın da çocukluğunda geçti. Yani onlara anlatılanlar çocukluk hikâyeleri...
Annelerinin anlattıkları hikâyeler üzerine, o hikâyelerdeki acı üzerine, o hikâyelerdeki terk edilmiş muhteşem ülke üzerine kurdukları hayatları aslında çocuklukla ilgili.
Anladım ki diaspora, çocukluk hikâyeleri üzerinde duruyor aslında. Bir çocuk acımasızlığıyla, bir çocuk naifliğiyle yaşanan, hatırlanan hikâyelerin üzerinde. Çocukken çok acı şeyler görmüş insanların, çocukkenki evlerini hatırlayan insanların, o insanların çocuklarına çocukken anlattıkları hikâyeler üzerine.
Niye şimdiye kadar kimse söylemedi bunu? Diasporanın öfkeye dönüşen hissiyatının aslında bir çocuk hissiyatı olduğunu, hakikatin söylenmesini istemenin yanı sıra...
Yani bu koca koca adamlar, kadınlar, aslında eski çocukların anlattıkları hikâyelerle yaşıyorlar. Siz çocukkenki evinizi nasıl ılık hatırlıyorsanız, o tatlar nasıl benzersizmiş ve bir daha asla ulaşılamazmış gibi geliyorsa size, diasporanın Türkiye'si de öyle.
Siz çocukken canınızın yandığı, hiçbir şey yapamadığınız bir anı nasıl korkunç, üzerine konuşulamaz derecede dehşet verici bulup saklıyorsanız içinizde, 1915 de öyle. 1915'in bıraktığı ve diasporayı yöneten temel duygu bir çocuğun çektiği acı kadar güçlü yani. Çocukken annenizin, babanızın ölmesi kadar güçlü...
Bu yüzden işte, çocuklukları bu kayıp çocukluk hikâyeleriyle çalınmış olanlar, en sertleri bile 1915'ten söz ederken ağlayabiliyor. Çünkü çocuklukta alınan bir yara onlara da çocukluklarında verildiği için acıları hiç geçmiyor.
İnsanlar çocukluk yaralarından öfkeler yapar büyüdüğünde. Yetişkinler ağlamaz çünkü, bağırır, kızar, karşı koyar, hesap sorar. Yaralarımız organlarımızla karıştığında zaten artık dönüp tamiri de mümkün değildir onların. Bir hayat belki de yara üzerine kuruludur. Yara tamir edilse artık üzerine kurduğumuz hayatımız da yok olur... Ve bu, bilirsiniz belki, çok korkunçtur, çok.



Uzun uzun konuşuyordu, 1915 üzerine tartışmaların yapıldığı bir internet sitesinin kurucusu ve şair Denis Donikyan. Kızgın kızgın, öfkeli öfkeli, hatta bazı anlarda hesap bile sorarak. Çok yorgundum doğrusu, soru soracak halim de yoktu pek.
Fakat sonra o konuşurken, kullandığı sözcüklerle değişen yüzünü incelemeye başladım.
Başka şeylerden konuşurken orta yaşlı olan bu adamın yüzü, 1915'ten söz ederken acı çeken, öfkeli bir çocuk gibiydi. Ancak bir çocuğun yanabileceği kadar yanmış canı gibi. Bir anda anladım ki işte o zaman, o kadar insanla konuştuktan sonra, bütün bu hikâyeleri onlar çocukken duydular. Çocukluklarındaki gibi taşıyorlardı içlerinde, dinlediklerini. Üstelik onlara da çocukluk hikâyeleri anlatılmıştı, bir çocuğun acısıyla. Annelerinin çocukluklarını kurtarmak isteyen çocuklardı diaspora, imkânsız bir acıyı tedavi etmeye çalışan. Bu öfke de oradandı. Annenizin çocukluğu alınsa siz de yalınkılıç gitmez misiniz alanın üzerine?

'Ben sürgün edilmedim'
"Evet" dedi Donikyan ve şaşırdı, "Evet!"
İlk kez böyle bir şey duyduğunu söyledi, bunu daha önce hiç düşünmediğini, ne acayip olduğunu, ne doğru... Böylece kekeledik bir süre karşılıklı. Tökezledik. Sonra o bu yeni bakış açısı ışığında bakmaya başladı kendine, geçmişine, yazdıklarına:
"Doğru. Yoksa ben niye sürgün üzerine yazayım ki? Burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ama, işte..."
Ama işte ile başlıyor zaten hikâye. Donikyan ve diasporadaki diğerleri "annelerinin sürgünlüğünü" yaşıyorlar hâlâ kendileri Fransız vatandaşı olmalarına rağmen. Donikyan sarsıldı ve itiraf etti:
"Biliyor musunuz? Ben kendi çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluğuna dair hikâyeler bana da çocukluğumu kaybettirdi. Benim çocuklarımınki de çalınsın istemedim. Ben kendim çektim bu acıyı. Niye onlar çeksin ki? Ama annem anlatmış onlara da... Böylece oluyoruz işte."
Ne oluyorlar?
Denis Donikyan, "yeryüzünün evsizleri" diyor buna.
Bir kuşağın acısı acaba kaç kuşağı yakar?
Hikâye çok acısıysa kuşakları, kuşaklar boyunca insanları yakmayı hak mı eder?
Ben bunları düşünüyorum ve anneleri için acı çeken çocukları ama Donikyan ona söylediklerim üzerine düşünüyordu hâlâ:
"Annemler aynı köyden geldikleri insanlarla oturup o köyü konuşurlardı. Kusursuz bir yer olarak anlatılırdı oraları. Terk etmek zorunda bırakıldıkları için de o kadar güzel bir ülkeydi anlattıkları elbette. Ama Ermenistan sınırı bu hikâyeleri çocukken dinledikçe benim beynimde bir mite dönüştü. Tabii ki yalandı bunlar. O köyler, o ülke o kadar kusursuz değildi. Bizim kuşağımız yalan kuşağıdır aslında bu yüzden."
Şaşırıyorum. Donikyan fazla hızlı ilerlemeye başlıyor. Üstelik sorularla onu getirdiğim noktada da durmuyor, devam ediyor:

Kayıp çocukluklar ülkesi
"Aslında biz mitolojik bir ülke için mücadele ediyoruz. Doğrusu Ermenilerin biraz deli olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü insanların olmaları gereken yerde olmadıkları fikri üzerine bütün var oluşlarını kurmaları son derece tuhaf bir durum."
O zaman "Çocukların ülkesi" diyorum Donikyan'a, "Diaspora bir kayıp çocukluklar ülkesi"...
Sonra konuştuğum onca öfkeli adamı düşünüyorum. Ermenistan'da, Paris'te...
Bir çocuğa acı anılar verdiğinizde aldığınız hep hesap soran bir yetişkin olmaz mı? Belki de bu hikâye, hiç değilse bu hikâyenin üzerinde durduğu duygusal zemin tamı tamına sadece bununla ilgili. Olabilir mi? Bunca öfke? Bir çocuğun çektiği acı çok büyüktür hep. Çünkü çocuk çok küçüktür, çok küçüktür dünyanın önünde...

'Fransa'ya da öfkeliler aslında'
Mihmandarım Isabelle Kortian, '1915 konusunda yıllarca konuşturmadılar insanları Fransa'da. Diaspora, Fransa'ya da öfkeli aslında ama bunu söylemiyorlar' diyor


"Bi' dakka! Bi' dakka!"
Denis Donikyan ile konuşurken ben, Donikyan çok öfkeli bir başlangıç yapmışken konuşmasına, "Her Ermeni bir lobidir", "Yasayı istemeyen tek bir Ermeni yok" derken, "soykırım" sözcüğünün üzerine bastırırken ve gençliğinde, "Büyük Ermenistan" projesi üzerine çalışan, politik olarak çok sert bir örgütün üyesi olduğunu söylerken mihmandarım Isabelle Kortian şaşırıyor.
Önce şaşırıp sonra sinirlenip "Bi dakka!" deyip giriyor araya ve devam ediyor:
"Bi dakka! Artık ben de konuşacağım. Türkiye'ye bu kadar öfkeli konuşurken, sanki bizi bir tek onlar susturmuş gibi konuşurken, siz hatırlamıyor musunuz Ermeni çocukların Fransa'da üstelik kiliselerden toplanıp gözaltına alındığını?!"
Sonra bir sigara çekiyor paketten hınçla:
"Artık biraz da ben konuşacağım!"
Devam ediyor:
"1915 konusunda konuşturmadılar insanları Fransa'da. Yıllarca 'soykırım' diyenleri bir kişi bile dinlemedi. 24 Nisan'da bildiri dağıtmaya çalışan gençler 1970'lerin sonunda polis tarafından hırpalanarak gözaltına alındı. Şimdi niyeyse, bu yasadan sonra kimse bunları hatırlamıyor."

'Gerçekler de bilinmeli'
Donikyan'ı bırakıyoruz. Konuşmaktan hep kaçınan Isabelle'i dinliyoruz artık:
"Yasaklamadılar belki ama kimse 'soykırımla' ilgili ne yazdıklarımızı bastı, ne söylediklerimizi dinledi."
40'lı yaşlarının başındaki ve aslında çok sakin bir kadın olan Isabelle, heyecanla devam ediyor hızını alınca:
"Diasporadaki öfke sadece Türkiye'ye değildir. Fransa'ya da öfkeliler. Çünkü buraya geldiler ve yaşamlarını kurdukları bu ülkede bile onları kimse dinlemedi. Ama şimdi, özellikle de bugünlerde artık kimse bunlardan söz etmiyor. Bizi susturan sadece Türkiye dış politikasıymış gibi konuşuyor herkes."
Isabelle'e "Hayaletlerin çocukları" diyorum "Diasporadakiler hayaletlerin çocukları gibi. Ve onların çocukluğu da kendi annelerini kurtarmaya adanmış olduğu için şimdi bu kadar adanmış insan var."
Isabelle tutkuyla konuşuyor:
"Ama gerçekler de bilinmeli. Bütün bunlar konuşulurken yaşadıkları, hatta vatandaşı oldukları ülkenin de onlara ne yaptığını görmeliler."
Gerçekler? Geçmişe ilişkin "gerçek" diye bir şeyden söz edilebilir mi? Gerçek nedir tartışmasının bir adım önüne, ötesine geçmeyi öneriyorum şimdi.
Gerçekler bulunsa, üzerinde uzlaşılsa "uzlaşılabilir" mi hayatta? Ya da geçmiş üzerine bir "gerçeklik" araştırması yapmak mümkün müdür? Affedilmek, affetmek, barışmak gerçeklerle mi ilgilidir hakikaten? O da yarına...

'Aptalca yasa karşısında Fransız aydınlar donakaldı'
"Tamamen aptalca!"
Bernard Dreano, gülerek anlattığı uzun hikâyenin sonunda böyle diyor. Eylülde Lyon'da yapılan, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti'nin organize ettiği "Yavaş yavaş- Gamatz gamatz" projesi kapsamındaki diyalog toplantılarında yaşananları anlatıyor. Lyon'daki sert çizgi Ermenilerin, Ermenistan ve Türkiye'den gelenlerin başlattığı diyalog projesini engellemek için belediyeye baskı yaptıklarını, sonra da Paris'te Bastille Meydanı'na gelen Türklerin izinsiz olarak soykırım karşıtı gösteri düzenlediklerini anlatarak:

'Düşünmek zorunda kaldılar'
"Bu kavgalar ve malum yasa yüzünden Fransız aydınları ilk kez ciddi olarak Ermeniler hakkında düşünmek zorunda kaldı. Doğrusu kimse de ne söyleyeceğini bilemiyor. Herkes donakaldı. Çünkü yasa kesinlikle saçmalık!"
Dreano, Orhan Pamuk'un Nobel aldığı ve Fransız meclisi yasayı çıkardığı gün Politis dergisinde bir yazı yazdı. Fransa'daki aydınların genel olarak ne düşündüğünü yansıtan yazıda Dreano şöyle diyor:
"Bu yasayı sadece sert Ermeni milliyetçileri istiyor. Yasanın Türkiye'deki Ermenileri rahatsız ettiği, tarih çalışmalarını engelleyeceği ortada. Bu yasa sadece milliyetçi Türklere ve Ermenilere gaz verecek. Yasa, korumaya çalıştığını söylediği tarihe ve adalete en büyük darbeyi vuracak. Ama ben biliyorum ki Kardeş Türküler, Türkiye'de Ermeni şair Çarentz'in şiirlerinden şarkılar söylemeye devam edecek. Ve bu, Ermeniler ile Türklerin geleceğine bu aptalca yasadan çok daha fazla hizmet edecek."

YARIN
"Diasporanın psikanalizden geçmesi gerek"
Ermeniler Türklerden niye korkar?
Gerçeğin ötesine geçebilmek...





Andropozlu âşık Miro
Erkeklerde oluyormuş, söylerler. Bir yaştan sonra hayata karşı bir kılıç kuşanma, "Allahallahallah!" dercesine ilişki âleminin üzerine yürüme, bir tür "yıkılmadım anksiyetesi"... Orta yaşlı kadınların bazen gülerek bazen efkârlanarak baktığı bir erkek hali. Ben de işte şimdi Miro adlı bir köpekte izliyorum bu hal-i pür melali. Fena. Çok fena.
Sabahları bir hışımla kalkıyor Miro. Arka bacakları yaşlılıktan yampiri azıcık. Samoed ile terrier kırması bir beyaz beyefendi. Bir gözü kocaman, siyah olduğu için adı Miro.
Neyse işte, Miro kalkıyor sabahları ve son derece iş bilir şekilde, ancak tango eğitmeni, ihtiyar bir beyefendinin bilebileceği bir şıklıkla tutuyor elimden, çıkarıyor beni dışarı. Güneş yeni doğmuşken, serin havada meşk ediyoruz kendisiyle.
Onun bir kendini rüzgâra verişi, güneşe doğru gözünü kısışı var ki, "Benim de heybetli zamanlarım vardı Ece Hanım" der gibi, "Bakmayınız şimdi böyle güçten kuvvetten düştüğüme". Sanırsın ki dönüp sigarasından bir nefes çekip kederle atacak izmariti yere. Sonra sıvı halde ağaç diplerine yazdığı uzun uzun mektuplarla hava atması var bana. O anda "Oluyor tabii ufak tefek maceralarımız hâlâ" demiyorsa ben de bu aşk işinden anlamıyorum hiç.
Sonra elbette ağaçların birinde noktayı koyarken diğer köpeklere yazdığı mektuplara dönüp bakışı var:
"Farkında mısın bilmiyorum ama her gün başka yollardan götürüyorum seni. İlişkimizin sıradanlaşmasını hiç istemem. Anlıyorsun değil mi bir tanem?"
Anlıyorum ben de. İhtiyarlıktan yavaşlayan bacaklarına göre yürüyorum.
Arjantin'de öğrenmiştim çünkü, ihtiyar bir adamla tango sırasında. Bazen de bırakmak gerekiyor dansı yönetme işini beyefendilere...
Miro Bey şimdi ihtiyarlığında geç kalmış bir aşkın peşinde, uçan kargalara havlıyor, çöpçülere, bana yaklaşanlara...
Biliyor onu beğendiğimi. Biliyor, hâlâ genç kızları sabahları peşinden parklara, bayırlara sürükleyecek kadar kuvvetli.

'Sakata' bakmak,sakat bakmak!
Tempo dergisi, Serdar Bilgili'nin fotoğraflarıyla bedensel engelliler (bu laftan da hiç hazzetmem aslında) için bir kampanya düzenledi: Engelleri kaldırma kampanyası. Yazarlardan da birer cümle aldılar, fotoğrafların anlattıklarına eklensin diye. Bu kampanya için konuşan "fotoğraflardan" biri "Ne demek?" demiş, "İçim fena oluyor bakamıyorum? Ne demek?"
Yaraya bakamaz insanlar kolay kolay, eksikliğe bakamaz. Bu acımaktan değildir. İçinin "fena" olması, insanoğlu sanıldığından daha insandır aslında, "Ben niye tamım?" diye vicdan acısı çekmektendir. Utanır insan. Oysa bilmemiz gereken şudur:
Kimse eksik ya da fazla değildir. Herkes kendine göredir yalnızca. Sen birini sevmekte zorlanırsın belki, o koşmakta. Sen dürüst olmakta mesele yaşarsın ihtimal, o elleriyle çay koymakta. Sen diyelim ki başka hayatlarda oyalanırsın kendi hayatın diye, onda seninki kadar çok ayak parmağı yoktur sadece.
Bakarken "fena" olmasın içiniz yani kolsuz ve bacaksız insanlara. Sadece bir içinizin olması yeterli aslında.

Business Channel'da soldan...
Normalde Derya Sazak, Fuat Keyman ve Nuray Mert'in sunduğu "Siyaset Pazarı" programına, Nuray Lübnan'da olduğu için libero oyuncu olarak katılacağız bu gece. Ele alınıp jonglörlük yapılacak konular şunlardır efendim:
Solun hali ne olacak, bizim halimiz ne olacak, Ermeni meselesi, Kürt meselesi ve de Allah artık ne verdiyse.
Ben olsaydım izlerdim. Çanak anten çekiyormuş, saat 21.00'de.
İyi eğlenceler dileriz...

ecetem@hotmail.com








Çetin ALTAN
Tut kelin perçeminden...
Ahmet Altan'ın sevdiği eski bir fıkra:
Melih AŞIK
Kızılay dramı...
Tıp tarihçisi Prof. Arslan Terzioğlu, Başbaka...
Fikret BİLA
Siyasette kadının yeri
Sosyal Demokrasi Derneği'nin (SDD) Ankara'da ...
Hasan CEMAL
Devlet kucaklayıcı olursa dağdan inerler
Mehmed Uzun, modern Kürt edebiyatının dünyada...
Güneri CIVAOĞLU
Pulur'un nehri
Bir yandan bitiremediğim iktisat doktorası ça...
Can Dündar
Belgesel müziklerine yolculuk
Antalya'da kış güneşinin tatlı tatlı ısıttığ...
Abbas GÜÇLÜ
Ecevit sonrası DSP ve Sezer
Genç Bakış'ın bu haftaki konuğu DSP Genel Baş...
Metin MÜNİR
Sesli olarak
Sesli olarak kendi kendime konuşmaya başladım...
Hasan PULUR
Alo, 155... Polis imdat!
BİLSEYDİK geçen pazar günkü yazının altına "d...
Erdoğan SAĞLAM
Asgari geçim indirimi ne zaman uygulanmaya başlanacak?
Sayın okuyucularımız, birkaç gündür ücretlile...
Derya SAZAK
El koyun
Topraklarımız gidiyor, el koyun! Erozyon ve ç...
Meral TAMER
Cem Yılmaz'dan ölümden sonraki sınav soruları!
İstanbul Sanayi Odası'nın bu ay başında düzen...
Ece TEMELKURAN
Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...
Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse ...
Osman ULAGAY
Kültürel zenginleşme farklı keyif veriyor
Ekonominin öncelikli konusu parasal zenginleş...
Güngör URAS
Cahit Kayra'nın "Telefon Defteri"
Akşamları çıkıp biraz dolaşıyorum. Doktorum y...
Serpil YILMAZ
İTÜ'de 'ahlak' sınavı
Üniversite mezunu olma hedefinin peşinden gid...

© 2006 Milliyet