
|
|
|
 |
|
|
YAPITLARINI İNGİLİZCE YAZAN ALEV AKSOY CROUTIER'NİN ROMANLARI 21 DİLDE.
Bir 'aldatmaca' romanı
Croutier, "Üçüncü Kadın"da okurunu 20. yüzyılın ilk yıllarının İstanbul'unda seçkin bir çevreyle tanıştırıyor.
Tahsin Yücel / Roman
Alev Aksoy Croutier'yi tanır mısınız? Ben ancak iki ay önce, Paris'te, günümüz Kanada yazınına ilişkin bir toplantıda tanıştım kendisiyle, adını da ilk kez o zaman işittim. Daha sonra, hakkında biraz bilgi edinince, hem şaşırdım hem bilgisizliğimden utandım: Çok ünlü bir yazardı Alev Aksoy Croutier, yapıtları tam yirmi bir dile çevrilmişti. Türkçemiz de bu yirmi bir dilin arasında yer almaktaydı.
Öyle ya, ünlü yazar İngilizce yazıyordu yapıtlarını. Robert Kolej'i bitirdikten sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nde sanat tarihi okumuş, birkaç üniversitede öğretim görevlisi olmuş, daha sonra da San Francisco'ya yerleşip çabalarını yazın ve sinema alanlarında yoğunlaştırarak birbiri ardından yapıtlar vermişti: "Harem, The World behind the veil", "Palace of tears", "Seven Houses", geçen ay ülkemizde de yayımlanan "Üçüncü Kadın" vb.
Ayrıntı zenginliği
Ben şimdilik yalnızca bu sonuncusunu okudum. Ama öyle anlaşılıyor ki Alev Aksoy Croutier, yaşadığı ülkenin dilinde doğduğu ülkeyi, doğduğu ülkenin insanlarını ve törelerini anlatmaya öncelik veriyor. "Üçüncü Kadın" da böyle: 20. yy.'ın ilk yıllarının İstanbul'una götürüyor bizi, İstanbul'un seçkin çevresini, özellikle de harem yaşamını büyük bir ayrıntı zenginliğiyle anlatıyor.
Anlatının ana konusuysa, gerçek olduğu kadar da ilginç bir olay: Sarayda önemli bir görevi bulunan Nuri Bey'in kızları Zinnur ile Nuriye'nin çok adlı ve çok kişilikli Fransız gazeteci Hortense Marie Helliard'ı da aralarına alıp ona bir Türk adı vererek o yıllarda Vautour adlı bir geminin kaptanı olarak İstanbul'da yaşamakta olan ünlü Fransız romancı Pierre Loti'ye mektup yazmaları... Değişik zamanlarda, büyük güçlüklere karşın onunla görüşmeleri, harem yaşamından bunalmış üç okumuş Türk kızı olarak ondan bu yaşamın katlanılmazlığını anlatan bir kitap yazmasını istemeleri... Nice oluntudan sonra, nasıl bir oyuna getirildiğini hiçbir zaman anlamadan, Zeyneb'in Zinnur, Melek'in Nuriye, Leyla'nın Hortense Marie (ya da takma adıyla, Marie Lera) olduğunu öğrenemeden, Loti'nin istenilen kitabı "Les Dèsenchantèes"'yi 1906 yılında, "le roman des harems turcs contemporains" (Günümüz Türk haremlerinin romanı) alt başlığıyla yayımlaması.
Bilindiği gibi, olay gerçektir. Aldatmacanın baş oyuncusu Hortense Marie Helliard, Loti'nin ölümünün ardından, 1924 yılında, bu kez takma bir erkek adı (Marc Helys) altında yayımladığı "L'Envers d'un roman"da (Bir romanın arka yüzü) ayrıntılı bir biçimde anlatır olayı.
100 yıl sonra aynı öykü
Alev Aksoy Croutier aynı öyküyü nerdeyse yüz yıl sonra, büyük bir ayrıntı zenginliğiyle, çok daha geniş bir çerçeveye oturtarak yazar. Böylece, 'tarihsel' olmasa da 'belgesel' diye niteleyebileceğimiz bir roman verir bize. Bu arada, yazar olarak araya girmemeye, oluntuların kahramanlarını ya da tanıklarını konuşturmaya özen gösterir.
Böylece, olup bitenleri hep 'birinci kişi' ağzından: Zinnur'un ya da Marie Lera'nın günlüğünden, Masmèjean'ın notlarından ya da Nuriye'nin mektubundan okuyup öğreniriz. Ayrıntı bolluğu anlatıyı bir ölçüde dağıtır, uzatır ve ağırlaştırır, ama yazarın öykü kadar dönemin havasını, yerel rengini yansıtma çabasını da anlarız.
Anlamakta en çok zorlandığımız şeyse, yapıtın çevirisinin dilidir: Şu 2006 yılında, "Bana doğru hamle etti", "Her şark hikâyesi gibi imtihanlarla dolu", "Ama içimde paketin muhtevasına dair müthiş bir merakın yuvalandığını söylemeliyim" , "Farklı bir manevi şuura nüfuz etmek mümkün müydü" türünden kullanımlarla dolu bir roman okumak herkesin katlanabileceği bir şey olmasa gerek.
|
|
|

|
|