Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 19 Ocak 2007 / Cuma  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
MİT ve "ben"


Kullandığımız sözcüklerin bulunduğumuz tarafı kodlayan işaretler olduğu, bazı sözcüklerin de suç sayıldığı düşünülürse bu memlekette çatışan tarafların konuşması ekseriyetle mümkün değildir.
Baştan bir uzlaşma hedefiyle yapılan konuşmalar ise zaten ya tarafların sözlerini eksiltir ya da sonunda varılan uzlaşmayı kurgu kılar. Çünkü hakiki bir konuşmanın tek hedefi, taraflar arasında, çatışmayı ve uzlaşmayı aynı anda barındıran bir hayat kıvamı yaratmak, icat etmek, üretmektir.
Son aylarda, İstanbul'da, Kürt ve Türk arkadaşlarla, "Aydınlar toplanıyor", "Aydınlar Kürt sorununu ha çözdü ha çözecek" gibi havalı başlıklar altında bir dizi toplantı yaptık. Bu toplantılar boyunca kendime ve katılımcılara şu soruyu sordum:
"Biz hakikaten konuşuyor muyuz?"
Eğer kahve aralarında daha rahat ve daha çok konuşuyorsak o toplantılar esnasında neyi eksik bırakıyoruz?
Kürt ve Türk halkları arasında barış, uzlaşma, diyalog çağrıları yapılan bu toplantılarda biz ne kadar barışıyoruz, ne kadar eşit hissediyoruz, ne kadar "diyalog" kuruyoruz aslında?
Bu "sakıncalı" toplantılara katılırken muktedirin gazabından korkmadığımıza göre neyden korkup da eksiltiyoruz cümlelerimizi?
Niye kimse aslında ne düşündüğünü, ne istediğini ve en önemlisi ne hissettiğini şöyle ferah ferah anlatamıyor?
Biz bunu yapamıyorsak (her ne demekse "aydınlar" olarak) sokaklara "Konuşun barışın!" çağrısını yapmaya yüzümüz var mı?
Eğer biz konuşmak için yeni bir dil bulamıyorsak her gün bu halka TV'lerden, gazetelerden ezberlettirilen savaş dilini tam ortasından çatlatacak barış dilini nasıl sunabiliriz?

Sokak sevmiyor
Artık ne Türk aydınları ve siyasetçileri ne de Kürt aydınları ve siyasetçileri eskisi kadar sokağı temsil ediyor. Sokak bizden sıkıldı. Artık sokağın öfkesi bizim sözümüzden daha güçlü.
Bu yüzden hepimiz kendimiz adına konuşmalıyız artık. Cümlelerimize "ben" diye başlayıp Kürt meselesiyle ilgili ne hissettiğimizi anlatmalıyız. Öfkemizi, kızgınlığımızı, efkârımızı, özlemimizi ortaya koymalıyız. Yeni bir dil icat etmeliyiz. Bu yeni dilin çok güçlü, çok kalbe değen sözcükleri olmalı.
Sorulara verdiğimiz cevaplar "Ey Aydın! Bugün Kürt meselesi için ne yaptın?" sorusuna verilmiş yasak savan, ezberden olmamalı. Bu mesele bizim kalbimize nereden değiyorsa sözümüz oradan gelmeli. Çünkü sokak, hiçbir şeyi anlamasa samimiyeti anlar. Hep anlamıştır. Samimi ve açık olma cesaretini gösterirsek sokakları yeniden söze ve barışa inandırabiliriz. İktidar erkek ve orta yaşlı ise biz genç ve kadın dilini kullanmayı becermeliyiz Kürt meselesini konuşurken.

İkindi dili
Tamam, bildiriler yayımlayalım, altına imzalar çakalım. Ama bir yandan da bu işin bu "yüksek siyaset diliyle" çözülmeyeceğini anlayalım. Biz, Şehrazat diline doğru yürüyelim. Celladını hayranlıktan felç eden o büyülü dile doğru.
Biz bu topraklar için gülen ve ağlayan bir dil kurabiliriz. Meselelerimizi, kahramanların teneke madalyalar aldığı, ölenlerin yeni ölüleri çağırdığı savaşın diliyle değil, barışın "ikindi diliyle" çözmeliyiz. Çünkü sabahları tarifsiz kötümser oluyoruz biz. Geceleri ise masalarda derin kardeşliğimize hayret ediyoruz, coşkulu bir mutlulukla. İkisi de işe yaramıyor. Tam ortası lazım bize, ikindide bir bilinç ve bir dil!
Bunları anlattım "Türkiye Barışını Arıyor" toplantısının açılışında. Dün ise Belma Akçura'nın yaptığı röportajda emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, ki kendisi 1989'da MİT Diyarbakır Bölge Başkanı idi, "ortak bir dil" bulmak gerektiğini anlatıyordu. Ve benim kafamda, gerçeği gören herkesin hakikaten konuşmaya başladığına dair bir ışık yanıyordu.

ecetem@hotmail.com








Taha AKYOL
Ordu Kerkük'e!
1 Mart 2003 tezkeresi tartışmalarını hatırlay...
Çetin ALTAN
Bir telefon: 'Ben Gülseren Sadak'...
KKTC'deki kumarhanelerde, birtakım garip adam...
Melih AŞIK
Arapların Arapçası
Resmi Gazete'de birkaç gün önce yayımlanan "Y...
Fikret BİLA
Türkmen lider Ergeç: Kerkük patlarsa iç savaş durdurulamaz
Irak Türkmen Cephesi lideri ve milletvekili S...
Hasan CEMAL
Ezberler bozulurken (1)
Adı Cevat Öneş, 1942 doğumlu. 41 yıl, kısa ad...
Güneri CIVAOĞLU
İşkadınının adı yok
Eski başkanlar, TÜSİAD'a yeni başkan olarak A...
Abbas GÜÇLÜ
Baykal ile ülkücülerin 'milliyetçilik' kavgası!
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, başbakan olma...
Hurşit GÜNEŞ
İletişimde yeni fiyat rekabeti
İletişim teknolojisinde Türkiye'nin gelişmiş ...
Metin MÜNİR
Ilısu: İlerlememe raporu
Başbakan'ın neredeyse altı ay önce temelini a...
Faik ÖZTRAK
Seçim ekonomisinin önündeki engeller kalkıyor
2006 yılının aralık ayına ilişkin imalat sana...
Hasan PULUR
Yanlışı yanlış götürmez, doğru götürür...
BU hep böyle oluyor...
Derya SAZAK
Kerkük tuzağı
Türkiye'de Kuzey Irak'a müdahalenin tartışıld...
Meral TAMER
Ev adresiniz, nüfus kâğıdınızda...
Türkiye'yi soya ile tanıştıran Dr. Nusret Ars...
Ece TEMELKURAN
MİT ve "ben"
Kullandığımız sözcüklerin bulunduğumuz tarafı...
Güngör URAS
Mısır'ı 49 teşvikli ilin başına oturttular
Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye'nin yatırım, is...
M. Ali BİRAND
Mahmur kampını kapatmak çok güçtür
Yıllar önceydi, Kuzey Irak'taki Mahmur Kampı'...

© 2006 Milliyet