Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 11 Mart 2007 / Pazar  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Esnek hayatlar da çoğalacak

Satır Arası / Deniz Sipahi

Zaman zaman Çeşme’yle ilgili yorumlar yapılıyor.
''Çeşme olmasaydı İzmir daha iyi olurdu, İzmirliler daha fazla çalışırdı...'' diye.
Ben bu görüşlerin tam aksini savunuyorum.
Aslında bu kenti cazip kılan merkezin hareketliliği kadar çevresinin de müthiş bir zenginlik katması.
Çeşme’nin, Gümüldür’ün, Foça’nın, Mordoğan’ın, Karaburun’un, Dikili’nin, hatta Kuşadası’nın, Ayvalık’ın, Assos’un bir-iki saatlik mesafede olması İzmir’in asıl şansı.
Bugünün teknolojik imkanları içinde aslında nerede oturduğunuz da çok önemli değil. Çeşme dediğiniz yer arabayla en fazla 45 dakika ya da bilgisayarınızın bir tuşu kadar yakın.Teknolojinin bu kadar yaygınlaşması artık insanoğluna farklı imkanlar ve alternatifler sunuyor.
Ben herkesin aksine Çeşme’yi yeteri kadar kullanamadığımızı düşünüyorum.
Öyle olsa Çeşme’nin 12 ay hareketli olması gerekir.
Oysa sezon iki ayla sınırlı...
Buradaki işletmeler çalışma günlerini 40 gün olarak hesaplarlar.
İddialı bir turizm beldesi için bu rakamlar ve süreler komik sayılmalı.
Kışın Çeşme’ye gittiğimizde sadece Alaçatı’nın hareketli olduğunu görüyoruz.
O da hafta sonları...
Bu kalıcı yatırımları engelliyor, herkes hesabını 40 güne göre yapıyor.
Özellikle Çeşme’ye sahip çıkmamız gerekiyor.
İzmir’de hiç de az sayılmayacak bir grup; bu yakınlığın avantajını kullanarak hem İzmir’in merkezinde hem de Çeşme’deki evlerinde yaşıyorlar.
Bu insanlar sadece sıcak yaz günlerinde İzmir’i tercih edenlerden değil.
Üç gün oradalar, dört gün burada...
Ya da...
Altı ay orada, altı ay burada...
Herkesin kendi tercihi..
Belki de en güzeli...
Ve görüyorum ki; böyle bir hayatın keyfini çıkaranların sayısı önümüzdeki yıllarda daha da artacak.
Şimdi görevliler, evlere gidip yoklamalar yapıyor.
Geçmiş seçimlerde burada oy kullanan bu insanlar eğer evde yoklarsa belki de bu seçimlerde oy kullanamayacaklar.
Bu işte bir yanlışlık var.
Nerede oturursam oturayım; Çeşme’de, Bodrum’da, Marmaris’te de bir evim varsa oyumu istediğim yerde atabilmeliyim.
Türkiye henüz esnek çalışma modelini uygulayabilmiş değil.
Evinde çalışan insanlara bile alışmış değiliz. Ama göreceksiniz; böyle çalışan insanların sayısı da artacak.
Esnek çalışma modeli esnek hayatları da çoğaltacak.
Yani bir İzmir’de, bir Çeşme’de yaşayan...
Avrupa Birliği’ne girdikten sonra belki de hem İzmir’de, Çeşme’de; hem de Viyana’da, Floransa’da, Prag’ta...
Dediğim gibi bu işte bir yanlışlık var.

Deniz Baykal’ı gördüm düşümde

Geçen haftaki yazımın ardından biraz olsun uyuyabildim ve Deniz Baykal’ı gördüm düşümde. Her zamankinden farklı gibiydi. Daha kendinden emin, daha sevecen, daha heyecanlı... Konuşurken gözleri ışıl ışıl parlıyordu.
''Atatürk’ün partisi Atatürk’e layık olmalı, Atatürk’ün partisi mutlaka iktidar olmalı'' diyordu. ''Partinin en alt kademesinden en üstüne, bundan böyle sadakat değil, liyakat esas olacak...''
Biraz soluklanıp, sürdürdü konuşmasını.
''Türkiye’deki sorunların tümünün kökeninde ‘eğitim sorunu’ yatmaktadır. İktidar olduğumuzda ilk yapacağımız iş Atatürk’ün ‘Eğitimin Birleştirilmesi Kanunu’nu günümüz koşulları içinde uygulayarak türban sorununun kökeninde de yer alan İmam Hatip Liseleri sorununu çözmek olacaktır. Atatürk’ün dediği gibi ‘Eğitim ve öğretimde birlik olmadıkça aynı düşüncede, aynı anlayışta bireylerden oluşmuş bir millet oluşturmaya imkan aramak boş şeylerle uğraşmak olmaz mı?''
Konudan konuya atlıyor, yorulacağına dinçleşiyordu sanki.
''Bugün ulusalcılık ve milliyetçiliği farklı terimler gibi göstermeye çalışanlar var. Bize miras bıraktığı altı oktan biri olan ulusalcılığı ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözleri ile dahice özetlemişti Atatürk.''
''Bugün köylümüzün ana geçim kaynağı tarım öldürülmüş, doğal zenginliklerimiz dünyada eşi olmadık biçimde yabancı ülkelere peşkeş çekilme gayretine girilmiştir. Sağlık, eğitim ve hukuk alanlarındaki çalışanlarımız hem maddi, hem manevi açıdan güç koşullarda çalışmak durumundadır.''
''Türkiye hiçbir zaman bu kadar borç altında ezilmemişti. Bu kadar borcu olan bir ülkede ‘tam bağımsızlık’tan söz etmek güçtür; iktidar olduğumuzda bu borçtan kurtulmamızı sağlayacak ekonomik politikaları izleyeceğiz.''
''Seçmenin bize gelmesini beklemeyeceğiz, biz seçmene gideceğiz, ev ev dolaşıp, ülkenin bugünkü durumunu, kendimizi, politikalarımızı, çözüm yollarımızı anlatacağız. İktidara gelince ilk yapacağımız iş dokunulmazlıkları kaldırmak olacaktır.''
* * *
En çarpıcı olanlarsa son sözleriydi.
''CHP’ye oy verme arzusunda olup, çeşitli nedenlerle bize oy vermeyi düşünmeyenler olabilir. Ama şu anda rejimimiz tehlike altında, Atatürk’ün kurduğu partimizin hem ismini hem temelini oluşturan Cumhuriyet hiçbir zaman bu kadar çok sayıda tehditle karşı karşıya olmamıştı. Cumhuriyet düşmanları hiçbir zaman bu kadar palazlanmamıştı. Böyle bir dönemde hiç kimsenin oy vermeme veya oyunu çöpe atma lüksü yok. Söz veriyorum bir sonraki seçimlerin öncesinde CHP Genel Başkanlığı’nı zirvedeyken bırakacağım ve her partinin ayakta kalması için gerekli kan değişimini o zaman hep birlikte yapacağız.''
Gözlerime, kulaklarıma inanamıyordum, kendime bir çimdik attım ve uyandım. Uyanık kalmak ve tüm bu sözleri duymak istiyorum.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok’un kaleminden, okulgen@superonline.com)


dsipahi@milliyet.com.tr








EGE
Emeklilik hakkında her şey
Esnek hayatlar da çoğalacak





Ege Ana Sayfa
Ekonomi
Spor
Rehber


Necati Çetiner
Deniz Sipahi

© 2006 Milliyet