Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 14 Mart 2007 / Çarşamba  
   Milliyet Online    Blog    Emlak    Arabam    İnsan Kaynakları    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    Mobil 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Sağlık
  Bilim ve Teknoloji
  Kültür ve Sanat
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
  Otomobil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Kürt-Türk meselesi üzerine:
Dil yarası


Diyarbakır Tabip Odası, 1996'dan beri verdiği Barış, Dostluk, Demokrasi Ödülü'ne bu yıl bizi layık görmüş. Türk Tabipleri Birliği, Tabip Odası, Baro, İnsan Hakları Derneği ve Eczacılar Odası'nın Diyarbakır şubeleri ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti'nden oluşan jüriye teşekkürler. Bu ödül nedeniyle Diyarbakır'da bir konuşma yaptım. Bir bölümünü sizinle paylaşmak gerektiğini düşünüyorum:
Yıllar önce yine Diyarbakır'da Türkçenin 1980 darbesiyle, Kürtçenin de savaşla yaralandığını, iki dilin de aynı yerinden yaralı olduğunu söylemiştim. Savaşın ve darbenin iki dili de eksilttiğini, iki dile de şiddet ve savaşla ilgili yeni sözcükler soktuğunu söylemiştim.
Dillerimizi tedavi etmemiz gerektiğinden söz etmiştim. O günlerde bu cümleler kimsenin sahip çıkamayacağı kadar naifti. Ama bugün Türkiye'de Kürt meselesinden söz edilen her platformda dillerimizdeki savaştan, sözlerimizdeki şiddetten de söz ediliyor.

Bana da izin yok
Ama şimdi ben bir adım ileri gidip şunu söylemek istiyorum:
Kürtlere nasıl kendi dillerini kullanmaları için izin verilmiyorsa bana da kendi dilimi kullanmam için izin verilmiyor. Benim dilim tüm muktedirlerden azade bir dildir. Kürtçe için mücadele edenler tek bir muktedire karşı mücadele verirken, ben kendi dilimi kullanmak için bütün muktedirlere karşı mücadele vermek zorundayım. Çünkü benim dilimi hiçbir muktedir ve o muktedirlere tapınan hiçbir kesim sevmiyor. Örneğin:
"Hapishanelerdeki insanlar zehirlenemez" dediğimde o hapishaneleri kuranlar kızıyor. Ama "Apo'nun zehirlenmesi Türkiye'nin toplumsal barışını sarsar" diyenler de bana kızıyor. Çünkü ben "Apo'nun zehirlenme ihtimali benim için Diyarbakır'da bir çocuğun kafasına aldığı gaz bombası fişeğiyle ölmesinden daha önemli değildir" diyorum.
Çünkü benim dilim, dünyayı tarif edişim böyle. Ve eğer bugün Türkiye'de bir dilin kullanılması için mücadele edilecekse bu, muktedirlerden azade bir dilin konuşulması için olmalı. Eğer bir dilde eğitim ve yayın hakkı için mücadele edilecekse bu mücadele, muktedirlerden azade bir dil için olmalı. Bu, birinci mesele.
İkinci mesele barışla ilgili. Ben, barış sözcüğünün son yirmi yıldır çeşitli militer ağızlarda çiğnene çiğnene çürütüldüğünü düşünüyorum. Artık başka bir sözcüğün etrafında birleşmemiz gerekiyor.

Vicdanıma dokunuyor
Bizim yeni sözcüğümüz vicdan olmalı. Artık vicdanlarımızın ve ortak vicdanımızın rahatsızlığından söz etmenin zamanı gelmiştir Türkiye'de. Çünkü artık vicdanımıza sığdıramadığımız şeyler hayatımızı, politikamızı, dünyaya bakışımızı ele geçirmek üzere. Örneğin, darbeci bir generalin Güneydoğu'da eyalet sisteminden söz etmesi benim vicdanıma sığmıyor. Bu meselelerin buralara gelmesinde çok büyük payı olan bir adamın kalkıp da böyle bir öneri getirmesi benim vicdanıma dokunuyor.
Aynı şekilde Apo'nun kalkıp bu general için "Askeri deha" demesi de benim vicdanıma sığmıyor. Çünkü benim vicdanım soruyor: Darbeyi yapanların en ağır işkenceleri yaptığı Diyarbakır Cezaevi ne çabuk unutuluyor?!
O "askeri dehaların" günahları nasıl yok sayılabiliyor?
Bugün benim meselem şudur:
Türkiye'de bütün muktedirlere karşı eşit mesafede duran bir vicdan dilinin konuşulmasına kaç kişi destek veriyor?
Türkiye'de vicdanın diliyle politika yapılmasına, eğitim ve yayın hakkına bu dilde sahip olmaya dair bir mücadeleye kaç kişi destek veriyor?
Bu soruları Diyarbakır'da sordum. Şimdi, Türkiye siyaseten ve toplumsal olarak çok ama çok kritik bir döneme girerken, bu soruları hepimiz kendimize sormalıyız. Demokrasi yanlısı bütün güçlerin birbirini değil, demokrasi önünde engel oluşturan dinamikleri dövmesi gereken bir dönemde hepimizin kendi vicdanımıza dönüp, oradan kerteriz alıp söz söylememiz, politika yapmamız ve yaşamamız gerekiyor. Yoksa... Yoksa, yok.

ecetem@hotmail.com








Taha AKYOL
Yine yükselen milliyetçilik
ATATÜRKÇÜ ve milliyetçi kitap yayınlarında ci...
Çetin ALTAN
Köyceğiz'deki bahçede bir limon ağacı ve üstünde 68 limon, sapsarı
Bazen bir, bazen iki ay arayla Köyceğiz'e kad...
Melih AŞIK
Telefona itiraz
Hükümet Telekom'un yüzde 55'ini özelleştirme ...
Fikret BİLA
Kuzey Irak'a müdahale tartışması
Türkiye'nin Kuzey Irak'a askeri müdahalesi sü...
Hasan CEMAL
Sarıkız Operasyonu, derin komplo!
Mısır'ın Kızıldeniz kıyısındaki Şarm El Şeyh ...
Güneri CIVAOĞLU
Raporlar mevsimi
Cumartesi günü "Cumhurbaşkanı savaşlarının ön...
Abbas GÜÇLÜ
MEB'in OKS şaşkınlığı!
OKS'deki yeni düzenlemeler anlaşılan o ki sad...
Hurşit GÜNEŞ
Gurbetçilerde de işsizlik yoğun
Ülkemizin nüfusu 70 milyonu aşıyor. Ancak ülk...
Nail GÜRELİ
Saklanan cumhurbaşkanı adayı
Yaygın beklentinin aksine, Başbakan Recep Tay...
Sami KOHEN
Jest mi, şov mu?
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, geçen oc...
Metin MÜNİR
Gizli tarih: İsrail-Kürt ilişkileri
İsrail İran ilişkileri her zaman şimdi olduğu...
Hasan PULUR
Haydi bekârlar evlenin!..
BİR okur telefon etti, kendi deyimiyle, "Hayı...
Meral TAMER
Meslek liselerine neşter zamanı
Önümde mesleki eğitimi, iş dünyası perspektif...
Ece TEMELKURAN
Dil yarası
Diyarbakır Tabip Odası, 1996'dan beri verdiği...
Osman ULAGAY
Erdoğan'ın buzda dansı ve bel fıtığı
Yakın çevremde yaşanmış örneklerden edindiğim...
Güngör URAS
Yabancılar alışveriş merkezi ve işhanı peşinde
Yabancılar alışveriş merkezi ve iş hanı satın...
M. Ali BİRAND
Yapamayacaksak neden çağırıyoruz?
SABAH Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Al...

© 2006 Milliyet