
Güneri CIVAOĞLU
Bugün
Tek yol seçim
İki nokta arasında en kısa çizgi; bir doğrudur. Bu kural, Nisan 2007 Türkiye'sine de uygulanmalıdır. O da "mümkün olan en kısa sürede genel seçime gitmektir".
Bu yapılmazsa, siyaset düğümü, kriz labirentinde amaçsız ve hedefsiz dolaştırılır.
Daha 1 gün önceye kadar iktidar ile muhalefet partileri, iktidar ile sivil toplum örgütleri arasında bir sorun olan cumhurbaşkanlığı seçimine bir cephe daha açıldı.
Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, sözcü Cemil Çiçek'in "TSK bildirisi hükümete karşıdır" söylemi bunun açık kanıtı.
TSK'nın gece yarısı bildirisi de Çiçek'in saptamasının "alınganlık olmadığını" gösteren satırlarla örülmüş bulunmakta.
İlk kez bir hükümet, TSK'ya karşı sesini yükseltiyor, tavrına karşı tavır koyuyor.
Daha önceleri iktidarlar ya sessiz kalırlardı ya alttan alırlardı...
İlk kez hükümet de karşı açıklama yapıyor. "Sen bana bağlısın" mesajını veriyor.
Burada hükümete, "Aferin, baş eğmedin; rejime sahip çıktın" diye alkış tutanlar da var.
Ama... "Çanak tuttun. Başına bir şeylerin geleceği belliydi" diyenler de... Askere "geç bile kaldın" diye seslenenler var... "Siyaset askerin işi değil. Demokrasi çizgisinde hizaya gel" mesajını verenler de...
Bu tartışmalar, belki karşılıklı yeni bildirilerle daha da sertleşerek sürecek.
Oysa... En kısa zamanda seçime giderek halkın önüne sandığın konulması, cumhurbaşkanı seçiminin de yeni Meclis'e bırakılması halinde Türkiye patinaj yapmaktan kurtarılmış olur.
Havadaki pisliği temizler, yağmur sonrası güneş açtığında kristal gibi ve tertemiz bir hava oluşur.
Tutun ki "hemen seçim kararı" alınmadı. "Din eksenli politikaya" tepki koyan ve bir "gece yarısı bildirisi" yayımlayan komutanlarla, onların bu bildirisi için "bize karşıdır" diye açıklama yapan hükümet nasıl bir arada görev yapacaklardır?
Buna karşılık... "Derhal seçim kararı" alınırsa, en geç 2 ay içinde yeni bir Meclis ve yeni bir hükümet oluşursa, hele yeni cumhurbaşkanını da o Meclis seçerse, o zaman yeni bir siyasal coğrafya oluşacaktır.
"Cin, şişeden çıktı." Cinin yerine dönmesi için "hemen seçim" tek çözüm olarak görülüyor.
Ancak... Seçime giderken de herkes "hangi hatalarla bugüne gelindiğini" düşünmelidir. Yoksa... Gene her şeyi temizleyecek "yağmur duasına" çıkmak gerekebilir.
Önümüz seçim, ama tribünlere oynamanın "lüks marjı" yok. Bu süreyi hem siyaset ve hem de ekonomi olarak iyi bir "kriz yönetimiyle" götürmek gerek.
Sınırımızın hemen ötesinde bir Kuzey Irak olayını, içimize serpilen ayrılık tohumlarını, iç yangınları ve her gün kalkan şehit cenazelerini unutuverdik mi?
..........................
"Muhtıra" kelimesini telaffuz etmek hem gerçekçi değil hem de sakıncalı.
"Gerçekçi" değil... Çünkü asker, cumhuriyet tarihinde sadece bir kez 12 Mart 1971'de komutanların imzalarıyla muhtıra verdi. Yazılı belgenin adını "muhtıra" olarak onlar koymuşlardı.
Şartların yerine getirilmesi için süresi, müeyyidesi vardı. Son Genelkurmay açıklamasında ne bu kelime ne de bu unsurlar yer aldı.
Elbette olağandışı bir bildirim. Elbette içeriği, iktidar için yenilir yutulur şey değil, ama bir tür "müdahale" tanımıyla örtüşen "muhtıra" da değil.
Öyle olsa görevde olan hükümete düşen bazı hukuk yolları olurdu. Bu mümkün mü? Sağduyunun yolu mu?
O halde... "Muhtıra" yerine, daha "düşük profilli" bir tanım, tansiyonu da aşağıya çeker.
Hükümet açıklamasında Genelkurmay bildirisinin "zamanlaması" vurgulanmakta.
Önce "gece yarısı" yapılmış olmasına dikkat çekiliyor.
Evet. Neden gece yarısı? Yoksa... Daha uçta bir tavır olasılığını önlemek gibi bir zorunluluk muydu?
İkincisi... Zamanlamanın Anayasa Mahkemesi'ni etkileme olasılığı üzerinde duruluyor.
Peki... Hükümetin, "Anayasa Mahkemesi etkilenir" uyarısı da gene aynı olasılığa açık değil mi?
Yüksek Mahkeme üyeleri, en azından böyle bir kuşkunun baskısını üzerlerinde hissedebilirler.
gunericivaoglu@milliyet.com.tr

