Atatürk'e saygı bu mu?
Cumartesi sabahı gazeteleri açıp Süper Lig haberlerine baktığımızda o gün oynanacak 7 maçın 5'inin Atatürk Stadı'nda olduğunu gördük. Eğer Ata'ya saygının ölçüsü buysa, 4 büyük takımımız çok ayıp etmişler!
Cumartesi günü Bursa Atatürk Stadı'na maça giderken bakıyordum gazetelere... Süper Lig'de günün 7 maçının 5'i, Sakarya, Kayseri, Rize, Antalya ve Bursa'da Atatürk Stadı'nda oynanıyordu. Denizli'yle Konyaspor deplasmanda olduğu için oradaki Atatürk Statları Süper Lig maçına sahne olmuyordu bu haftalık... Formula 1 pistimizin meşhur sekizinci virajına isim arandığı bir dönemde de, yabancı bir forumda "Bu viraja Türkler, Atatürk Virajı adını vereceklerdir. Çünkü Türkiye'de her şeyin adı Atatürk" diye konuşuyorlardı kendi aralarında... Bir noktada iyi niyetle düşünülmüş ve Ata'nın anısına saygı amacıyla yapılmış bu isimlendirmelerin, yıllar sonra değerlendirdiğimizde ismin anlamını yitirmesine sebep olmaya başladığını görüyoruz üzülerek... Her inşa edilen yapıya, güzel-çirkin bakılmadan, anlamlı anlamsız değerlendirilmeden aynı isim veriliyor aceleyle... Halbuki Atatürk ismi özel olmalı, her yapılan işe o isim verilememeli... Mesela Olimpiyat Stadı'na Atatürk adının verilmesinin bir değeri var, ama Anadolu'da yapılan her stadı böyle isimlendirmek tadını kaçırmış bu işin... Eminim Atatürk de yaşasa çok memnun olmayacaktı bu durumdan... Bir mükafat olmalıydı bu isim... Bir alışkanlık değil...
Bir de her maçta milli marş okunması var tabii... Hâlâ anlamış değilim, iki Türk takımının oynadığı bir maçın başında neden ulusal marş okunur? Onun da değerini hafifletiyor bu durum, ve son dönemde barlarda diskolarda "10'uncu Yıl Marşı" ile dans edilmesi ucuzluğunu andırıyor biraz...
Bu değerlerimizi bu denli sık ve lüzumsuz kullandığımızda da, yeni nesil onları anlamlarıyla öğrenmekten çok, bir ezber olarak kaydediyorlar zihinlerine... Cumartesi gecesi Televizyon Makinesi'nde Helin Avşar'ın konuşmasını yakalayabildiniz mi bilmiyorum, "Ne mutlu Türkiye, şey pardon Ne mutlu Türküm diyene" diye geveliyordu genç kız kameraların karşısında...
Kimlik
Meselenin bir başka boyutu da, hepsinin statlarının aynı isimde olmasının Anadolu takımlarının kimlik oluşturmasına da katkı yapmaması... Bugün bir haberin içinde "White Hart Lane" geçtiğinde Tottenham'ı anımsayan, Delle Alpi gördüğünde ezberden Juventus diyen yerli genç sporseverin (veya bir yabancının), Türkiye'de dört büyükler hariç hiçbir takımın stadını zihnine kaydettiğini sanmıyorum doğrusu...Anadolu'da futbolseverlerin kendi şehir takımlarını tutmamalarını eleştiriyoruz ya hep... Bu takım tutma işinin bir aidiyet hissi olduğu detayını unutuyoruz sanırım... Taraftar, tuttuğu takımın formasıyla, stadıyla, tezahüratıyla bir bağ oluşturamıyorsa, sokakta o takım formasıyla dolaştığında ezberden hangi takım taraftarı olduğunu ifade edemiyorsa bir aidiyet hisseder mi? Bugün hangi Anadolu takımının kendisiyle özdeşleşmiş bir forması var? Ya da hangi Anadolu takımının kendine özgü bir tezahüratı? 4 büyüklerin yaptığı klişe tezahüratların içinden çıkar Fener'i koy Sakarya'yı, çıkar Cimbom'u koy Konya'yı, al sana tezahürat işte... Durum böyle olunca, Anadolu takımı taraftarlığı başarıya endeksli ve dönemsel oluyor ancak...
Dortmund örneği
Evin oralarda sıkça uğradığımız bir büfe var ve oranın da patronu gurbetçi bir arkadaşımız... Çocukluğunun geçtiği Dortmund'da önceleri herkesin Bayern Münih ve Schalke taraftarı olduğunu ama bir gün şehrin parklarının, lambalarının sarı-siyaha boyanmaya başlandığında fark ettiğini söylüyor Borussia diye bir takımın var olduğunu... Kent belediyesinin şehri Borussia renkleriyle donatması, takımın kendine özgü harika bir forması olması ve ufak maddi manevralarla bugünkü Dortmund taraftarlığını oluşturmuş zihninde... Halihazırda 3 yıldır Avrupa kupalarına katılamayan, ligde şampiyon olmayı bırakın kümede kalacağı garanti olmayan ve buna rağmen 75 bin ortalama seyirciye oynayan bir takım Borussia Dortmund...Bu ülkeden bir Dortmund çıkmaz belki ama Kayserili Kayserispor'u (ya da Erciyesspor'u), Konyalı Konyaspor'u, Bursalı Bursaspor'u tuttuğu zaman çok şey değişir emin olun...
Kafama takılanlar
27 saniye nerede?
Sakarya-Galatasaray maçının hakemi müsabakayı 2 dakika uzattı, ama bitiş düdüğünü çaldığında skorbord 91:33'ü gösteriyordu. Tamam esas olan hakemin saatidir, ama skorbordla hakem saati arasında herhalde 5 saniyeden büyük bir fark yoktur... Bir maçı ilan ettiğinden 20-25 saniye eksik oynatmanın bir açıklaması yok. Eğer sebep Sakarya'nın 3-0 mağlup durumda ve maçı çeviremeyecek olmasıysa o zaman başka bir maç 8-0 olduğunda 85'inci dakikada bitirsinler müsabakayı...
Bir başka gariplik de Antep'in hocasının 4 dakika uzatmayı işaret eden 4'üncü hakeme itiraz etmesi... Zaten 4'üncü hakem elçi, kararı veren orta hakem... 4'üncü hakemin önünde itiraz gösterisi yapmanın nasıl bir faydası olabilir anlayamıyorum...
Beşiktaş formasının ipleriBeşiktaş, zaman zaman o tarihi, yakası iplerle bağlı olan forma ile oynuyor... Çok hoş bir forma, ona bir diyeceğimiz yok da bazı oyuncuların yaka ipleri bağlı değil (veya maç içinde çözülüyor)... Onlar koştukça ipler havaya sallanıyor ciddi biçimde. Futbolcunun dikkatini dağıtması bir yana, rakip oyuncu (istemli veya istemsiz) o iplerden tutup çekerse ne olacak? En az yüzük, bileklik veya kolye kadar tehlikeli olduğunu düşünüyorum bu iplerin...
Intertoto Kupası
Hafta içinde Intertoto Kupası kuraları çekildi ve Türk temsilcisinin ikinci ve üçüncü turda karşılaşacağı rakipler belli oldu. 2 sezon önce çok yazmıştık Intertoto'nun önem kazandığını, 3 yerine 11 takımın UEFA'ya geçeceğini ve yolun kısaldığını... Kayserispor'un da bu yıl göğsümüzü ne kadar kabarttığı ortada. Durum böyleyken, Kayseri örneği yaşanmışken 3 büyük gazetenin ikisi statünün bu yıl yeni değiştiğini duyurdular okuyucularına. Yine 3 büyük gazetenin başka ikisi, ikinci turda muhtemel rakibimizi verdi, üçüncü turdaki rakiplerimizi ise verme gereği duymadılar. Umarız Kayseri (veya onlar kadar bu işi ciddiye alacak başka bir takım) bu yıl bir kez daha hatırlatırlar kupanın değerini...
umeleke@milliyet.com.tr

