
|
|
|
 |
|
|
"YAŞANAN TARİH İÇİNDEKİ İNSAN DÜNYASI KİM VURDUYA GİTMESİN DİYE..."
Adalet Ağaoğlu'nun damlaları
Adalet Ağaoğlu'nun, 12 Mart darbesinin ayak seslerini duymaya başladığı günlerden, 'kendi cenazesini görür gibi olduğu' zamana kadar tuttuğu günlükleri yayımlandı.
BÜLENT USTA / Anı
22 Temmuz 1996'da geçirdiği o üzücü trafik kazasından sonra ikinci hayatına başladığını söyleyen Adalet Ağaoğlu'nun, 12 Mart darbesinin ayak seslerini duymaya başladığı günlerden, kendi cenazesini görür gibi olduğu zamana kadar tuttuğu günlükleri, "Damla Damla Günler" adıyla, bu sefer tamamlanmış olarak, üç ayrı bölümden oluşan iki kitap halinde yayımlandı.
Bu günlüklerin yayımlanmasının, edebiyat dünyasının son zamanlardaki en önemli olaylarından biri haline gelmesi kaçınılmaz. Bir romancının, romancı titizliğiyle tuttuğu bu günlükler, bizlere hem keyifli bir okuma vaat ediyor hem de darbelerle, cinayetlerle, baskılarla örülü karmaşık toplumsal olayların içinden, sanatçı ve aydın kimliğinden taviz vermeyen bir kadın yazarın iç dünyasına girerek, yakın tarihimize çok yakından bakan bir tanıklık da sunuyor.
Dert dökme defterleri
Salah Birsel, günlük derdi bu edebi türe. Nurullah Ataç ise günce... Hulki Aktunç da "Günlük tutulur, günce ise yazılır" der. Peki, Adalet Ağaoğlu'nun "Damla Damla Günler"ine ne demeli; günce mi, günlük mü, yoksa günlük tutmaya başladığı 29 Ocak 1969'da, defterine not düştüğü gibi "Dert Dökme Defterleri" mi?
Sanırım, biraz ironik olsa da, muhalif bir aydının kaçınamayacağı dertlenme ve dert dökme hali, Adalet Ağaoğlu'nun bu yapıtında fazlaca var. Ağaoğlu'nun, zaman zaman umutsuzluğa düşse de, dertlendiği şeylerle mücadele etmekten kendisini alamayan, daha doğrusu kendisini bu sorumluluktan muaf tutamayan yanına bakarak, bu türden aydınlarımızın azaldığını görerek üzülüyor insan.
Bugün çoğu yazarımız, günlük denince sadece soyut kişisel dünyalarını yazmayı anlıyor, yaşadıkları çağa tanıklık etmek yerine. Özellikle genç yazarlarımızın dikkatle okuması gereken bir yapıt bu günlükler.
Günlük tutmanın, kültürel bir alışkanlık olarak toplumumuzda yeterince yer etmemiş olması, edebiyatımızın bu türünü zayıf bırakmıştır maalesef. Halbuki, günlükler edebi bir tür olmasının dışında, hem yazarların edebi duruşlarını hem de tanıklık ettikleri dönemi anlamamızın birincil araçlarındandır.
Vera ve köpeğiyle karşılaşma
Camus'yü, Kafka'yı, Virginia Woolf'u, Pavese'yi, Calvino'yu günlükleri olmaksızın bu kadar yakından tanıma, anlama şansımız olabilir miydi? Ağaoğlu, böyle kapsamlı bir çalışmayla, belki de başka yazarlarımızı, tanıklıklarını dürüstçe sergilemeleri konusunda cesaretlendirecek, edebiyatımızın bu zayıf türünün zenginleşmesine hizmet edecektir.
Günlükler, bir tür diyalogtur, yazan kişinin hem kendisiyle hem yaşadığı dönemle hem de yayımlandıktan sonra o günlükleri okuyacak olanlarla kurduğu samimi bir diyalog. Ağaoğlu, hayal kırıklıklarını, öfkelerini, sevinçlerini, karşılaştığı ilginç olayları ve karakterleri anlatırken, kendisini kendisi yapan süreci de bizimle paylaşıyor.
Her şeyi olduğu gibi yazmış Ağaoğlu. Sevdiği kahvehaneler, yaşadığı polemikler, evinin akan damı, hakkında yazılmış olanlara dair kişisel yorumları, gördüğü rüyalar, her şey... Zaman zaman gülmekten kırılabiliyorsunuz, Moskova'da Nâzım Hikmet'in yaşamış olduğu eve gidip Vera ve köpeğiyle karşılaştığında yaşadığı komik olayları okurken sözgelimi. Onunla birlikte ağlayabiliyor, birilerine kızabiliyor, bu topraklarda duyarlı ve muhalif bir yazar olmanın zorluğuna tanık oluyorsunuz.
3 Aralık 1995'te günlüğüne şu notu düşmüş yazar: "Artık hep yarın için yazıyorum. Gelecek için. Tarih doğru anlaşılıp yorumlansın diye. Yaşanan tarih içindeki insan dünyası kim vurduya gitmesin diye..."
Bu günlüklerin amacını, ne güzel özetliyor bu cümleler...
|
|
|

|
|