
Hasan CEMAL
Şehit cenazesi, taziye çadırı!
CİZRE
Dicle Nehri'nin dibindeki Atatürk Parkı taziye çadırı olmuş. Yaşamının on buçuk yılını hapiste geçiren eski DEP milletvekili, Cizre'li insan hakları avukatı Orhan Doğan'ın yası tutuluyor.
Üçüncü gün, hâlâ dolup dolup boşalıyor taziye çadırı. Görkemli bir cenaze töreninin ardından, siyahlar giyinmiş ailenin önünde uzun kuyruklar oluşmaya devam ediyor.
İki ağacın arasına asılı:
"Özgürlük ve demokrasi şehidimiz Orhan Doğan; unutmayacağız."
Sabah vakti sıcak, yaprak kımıldamıyor. Acı yüklü sessizlikte Bitlis'li ozan Seydaye Xelat'ın titreyen sesi yükseliyor, benim anlamadığım bir dilde, Kürtçe:
"Halk onu kendi kalbine gömdü."
Orhan Doğan için yazdığı şiirini okuyor. Kırmızı gülün tazeliğinden, seher yelinden söz ediyor. Bilge ve yiğit insan Orhan Doğan'ın ölümüyle Kürdistan'ın sarsıldığını söylüyor.
Herkes başını önüne eğmiş.
Öyle kımıldamadan, sessizlik içinde dinliyor Bitlis'li ozanı. Siyah çarşaflı kadının yanaklarından sicim gibi gözyaşı akıyor.
Düşünüyorum.
Batıda şehit cenazeleri... Doğuda taziye çadırları...
Ölüm!
Her iki tarafta da analar babalar var, derin acılarla yüklü.
Acıları karşılaştırmak yanlış.
Herkesin kendi acısı var. Ama herkes sadece kendi acısını düşünmesin. Acıları ne kadar ortaklaştırabilirsek, o kadar büyük mesafe alırız barış yolunda...
DTP'nin Şırnak bağımsız adayı Hasip Kaplan:
"Kim geliyor, tanıdınız mı?" diyor, "Yeşilyurt Köyü'nün muhtarı Abdurrahman Müştak..."
Fotoğraflarından tanıyorum. Hasan Cemal deyince o da beni hatırlıyor, sarılıp iki yanağımdan öpüyor.
1989 yılıydı.
Cumhuriyet'te Genel Yayın Müdürü'ydüm. Celal Başlangıç Cizre'den bir haber göndermişti, Yeşilyurt Köyü'ne yapılan bir askeri operasyonda muhtara ve bazı köylülere dışkı yedirildiğine dair...
Avukat Hasip Kaplan, köylüler adına şikayet dilekçesini savcılığa vermişti. Ben bu dilekçeyi herhangi bir yorum yapmadan köşemde yayınlayınca kıyamet kopmuş ve Türkiye'yi ilk kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürecek ve mahkum olmasına yol açacak bir süreç başlamıştı.
Acılar olgunlaştırıyor mu?
Bilemiyorum.
Biraz ileride Leyla Zana, Selim Sadak. Benim yanımda Hatip Dicle. Orhan Doğan'la birlikte on buçuk yıl hapis yatan eski DEP milletvekilleri. Kürtlerin arasında hepsi kahraman gibi muamele görüyor. Özellikle Leyla Zana efsane isim haline gelmiş...
Orhan Doğan'ın 2 Mart 1994'de, dokunulmazlıklarının kaldırılıp hapse atıldıkları gün Meclis kürsüsünden yaptığı son konuşmanın metnini veriyor Hasip Kaplan.
Şu satırların altını çiziyorum:
"Sevgili arkadaşlar;
Kürt sorunu yıllardan beri tekdüze, alışılagelmiş ve sonu hep kan ve gözyaşıyla boğulmuş yöntemlerle çözülmeye çalışıldı. Bizim Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüş ve düşüncelerimiz farklı olduğu içindir ki, sanık sandalyesine oturtulmak üzereyiz. Kelepçeli çözümde ısrar etmenin mantığını anlamak mümkün değildir. Nasıl ki tek çiçekli bir bahçe, tek sazlı bir orkestra olamazsa, Türkiye insanının da tek tip düşünmesi beklenmemelidir. Türk ve Kürt halkları da kendi özgün kimlik ve kültürünü geliştirerek bir arada yaşama şansına sahiptir hala... Asıl bölücü olanlar, seçilmişleri daha yargı kararı bile olmadan hain ilan edebilenlerdir."
On üç yıl geçmiş.
O tarihte çok az duyulmuştu Orhan Doğan'ın bu doğru sözleri...
Hatip Dicle'yle ilk kez 1992 yılında Diyarbakır'da uzun bir röportaj yapmıştım. O zaman DEP milletvekiliydi. İstanbul Teknik Üniversitesi'ni 1979'da birincilikle bitirmiş bir mühendis... Çekilen acılardan söz ederken şöyle diyor:
"Geçenlerde oturup acıların listesini çıkarmaya, kağıda dökmeye çalıştım. Tam 36 yakın arkadaşım faili meçhul cinayete kurban gitmiş. Vedat Aydın'dan başlayarak, Mehmet Sincar'a, Musa Anter'e kadar 36 yakın arkadaş..."
Herkesin o kadar meşru acıları var ki, yürekleri hiç durmaksızın dağlayan. Evet, batıda şehit cenazeleri, doğuda taziye çadırları... Herkes birbirinin meşru acısını anlamaya çalışmak zorunda...
Siyah çarşaflı kadınlar uzun bir kuyruk oluşturuyor taziye çadırında. Hatip Dicle, "Bu bir ilk" diyor, "Siyah çarşaflı kadınların gelip el sıkarak taziyede bulunmaları, buralara da mahsus bir ilk..."
Kuzey Irak'tan, Zaho'dan gelenler de kuyrukta bekliyor. Cenazeye büyük katılım olmuş Kuzey Irak'tan da...
Diyor ki:
"Bölge halkı cenaze haberlerini daha çok Barzani'nin Kürdistan TV'sinden, Talabani'nin Kürt-Sat'ından izledi. Eskiden böyle değildi. Irak'taki Kürt televizyonları bize fazla ilgi göstermezdi. Şimdi öyle değil, her gün Güneydoğu'dan birçok haber veriyorlar. Habercileri çalışıyor bölgede... Son zamanlarda Roj TV bölgede iyi izlenemiyor, çünkü yayını bozucu faaliyet var."
Kuzey Irak bir başka yazı konusu.
Ancak Diyarbakır'dan İdil'e, Cizre'den Şırnak'a, Genç'ten Bingöl'e, Bingöl'ün Çeltiksuyu Köyü'ne, dört gün boyunca nereye gittiysem, her yerde Kuzey Irak'ı da sordum. Orada olan bitene büyük ilgi elbette sürpriz olmadı benim için.
Şunu yine rahatlıkla yazabilirim:
Türkiye'nin Kuzey Irak'a bir askeri müdahalesine hep bir ağızdan hayır diyorlar. Kuzey Irak politikasını çizenler bu noktayı çok iyi bilsinler.
Yarın, Bingöl'de seçim.
h.cemal@milliyet.com.tr

