
Can Dündar
Ada
Yolcu
Antonioni geçen hafta 95 yaşında ölünce, onun anısına, en sevdiğim filmi Yolcu'yu izledim yeniden...
İlk izlediğimde üniversitede televizyon okuyordum. Hayalleri olan bir nesle mensuptum. "Yolcu"luğun başındaydım yani...
Salondaki genç adam, perdedeki yorgun adamın çaresizliği sebebiyle, derin bir karamsarlıkla ayrılmıştı Tunalı Caddesi'ndeki karanlık salondan...
Çeyrek asır sonra filmi yeniden izleyince hayatın manasızlığına dair yılgınlıktan ziyade, sanatın sorgulama kudretine dair saygı hissettim içimde...
Film aynı filmdi; ama Tunalı'daki "yolcu"nun bakışı değişmişti.
***
"Yolcu"nun başrolünde, mazisinden kurtulmaya çalışan bir TV muhabiri vardır. Haber peşinde geldiği Afrika'da hayatının fırsatını yakalar. Yan odada kendisine çok benzeyen, kimsesiz bir adam ölmüştür. Onun pasaportunu kendininkiyle değiştirir.
Artık resmen bir "ölü"dür.
Hayatına, hiç tanımadığı birinin kişiliğinde devam edecektir.
Ancak kısa zamanda bunun da kolay olamayacağını anlar. Kendi mazisinden kurtulamadığı gibi, büründüğü yeni kişiliğin mirası da üstüne binmiş, "yolculuk" dayanılmaz hale gelmiştir.
Antonioni, onun yaşamla nihai hesaplaşmasını, sinema tarihine geçen, muhteşem bir final sahnesiyle anlatır.
O sahnenin öncesinde, filmin başrol oyuncusu Jack Nicholson'ın ağzından "yolculuk"u şöyle özetler:
"Kör birini tanıyordum. 40 yaşında ameliyat oldu ve görmeye başladı. İlk başta çok sevinmişti. Yüzler, renkler, doğa... Çok güzeldi. Ama sonra her şey değişmeye başladı. Dünya, hayal ettiğinden çok daha fakirdi. Kimse ona bu kadar çok pislik olduğunu söylememişti. Her taraftaki çirkinliği fark etti.
"Körken karşıdan karşıya bastonla tek başına geçerdi. Görmeye başladıktan sonra korktu. Karanlıkta yaşamaya başladı. Odasından hiç çıkmadı. Üç yıl sonra da kendini öldürdü."
***
Çoğumuz 40'ımızdan sonra, daha çok fark etmeye başlıyoruz kuşatıldığımız pisliği...
Daha önce korkusuzca yürümemizi sağlayan bastonlar düşüyor ellerimizden birer birer...
Ailenin şefkatle açılan kolları, ideolojinin her şeyi açıklamaya muktedir şablonları, inanç sisteminin katı dogmaları, modern hayatın gözbağları peş peşe çözülüyor.
Hayatı daha çıplak görüyoruz.
Öğrendiklerimiz korkutuyor bizi...
Bilgi, canımızı yakıyor.
İşte bu umarsızlıkta sanat giriyor kolumuza... Bilmenin acısıyla baş etmemizi sağlayacak satırlar, sekanslar, fırça darbeleri sunuyor; kitapta, perdede, tuvalde...
Antonioni'nin böyle sağaltıcı bir etkisi vardı benim üzerimde...
***
Talihsiz bir tesadüfle Antonioni ile aynı gün dünyaya veda eden bir başka büyük sinemacı, Ingmar Bergman, "Yaşlanmak dağa tırmanmaya benzer" demişti;
"Tırmandıkça soluğunuz kesilir, ama bakış açınız genişler."
89 yıldır tırmandığı dağı aştı geçen hafta...
Geride, zirveden gördüklerini bıraktı.
Onun da gördüğü, yeryüzünün güneşli vadileri değil, içimizin karanlık dehlizleriydi; ürperten yalnızlıklar... İkili ilişkilerdeki iletişimsizlikler... "Dağın öte yanı"na dair tahayyüller...
Filmleri, dipdiri bir solukla dağı yeni tırmanmaya koyulan yamaçtaki "yolcu"lar için biraz hayal kırıcı olabilir.
Ama hem dünyevi hem bünyevi yolculuğunu onlarla yapmış olan neslim adına diyebilirim ki, "dağı onların kılavuzluğunda tırmanmanın harikulade bir tadı var".
Zirveden uzattıkları film şeritlerine tutunup soluğumuz kesile kesile, gözbağlarımız çözüle çözüle, tırmandık aynı dağa biz de...
can.dundar@e-kolay.net

Cafe