
Hasan CEMAL
Savaşın değil, barışın dili!
Soğuk Savaş yıllarını anımsıyorum Türkiye siyasetinde. 1960'ların sonları.
Turhan Feyzioğlu, Güven Partisi lideri, Meclis kürsüsünden kısa adı TİP olan Türkiye İşçi Partisi lideri Behice Boran'a bağırıyor:
"Konuş! Komünist misin, değil misin? Komünizm'e karşı mısın, değil misin? Önce bunu söyle!"
1970'lerin sonu.
Yine Feyzioğlu Meclis kürsüsünde; bu kez Ecevit hükümetinde bağımsız milletvekili olarak bakanlık sandalyesinde oturan Şerafettin Elçi'ye yükleniyor:
"Kürt müsün, Türk müsün?"
Geçen hafta sonu.
TBMM'de program tartışması.
Kürsüde Başbakan Erdoğan, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ü yüksek sesle eleştiriyor:
"Sen önce PKK terör örgütü mü, bu soruya cevap ver!"
Sorabilirsiniz, ilk ikisiyle Erdoğan'ın çıkışı aynı kaba konabilir mi diye. Bu sorunun makul yanı yok değil.
Benim için de PKK öteden beri şiddet ve terörü siyaset aracı olarak benimsemiş bir örgüttür. PKK'nın şiddetten vazgeçmesi ve silahı ebediyen toprağa gömmesi, barışa açılan yoldaki başlıca koşullardan biridir.
Fakat unutmayalım.
Siyaset siyah beyaz bir oyun değildir. Siyasette bazı şeyleri kesip atarak sonuç alınamaz.
Bir başka deyişle:
"PKK terör örgütüdür!" demekle iş bitmez.
Biteceğe de hiç benzemiyor.
Bunun gibi, siyasette en son söylenecek sözü en başta söylemek de çıkar yol değildir. Ağızdan çıkacak sözü kulağın duyması gerekir politikada.
Bu açıdan, Diyarbakır'ın DTP'li Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Başbakan Erdoğan'ı hedef alan son konuşmasıyla kantarın topuzunu iyice kaçırdı.
Ertesi günkü tevil çabası inandırıcı olmamıştır. Baydemir'in savaş kokulu üslubu yanlıştır.
Güneydoğu'da eğer diyalog ve barış yolları açılabilecekse, herkesin konuşmadan önce şöyle bir yutkunması, boğazın dokuz boğumdan oluştuğunu hatırlaması iyi olur.
Çünkü işler çok güç!
Kürt meselesi bu ülkenin en yakıcı sorunudur. Eğer barış gerçekten yakalanmak isteniyorsa, ilgili tüm tarafların barışa yönelik bu çabada sorumluluğu vardır.
Ama bu sorumlulukta en büyük pay hiç kuşkusuz siyasal iktidara, hükümete düşüyor. Başbakan Erdoğan yönetimidir sorunu çözüm rayına oturtmak durumda olan...
Burada akla takılan soru şu:
2003, 2004 yıllarında Kıbrıs'la ilgili olarak AKP hükümetinin (veya Erdoğan-Gül ikilisinin) sergilemiş olduğu siyasal cesaret ve kararlılık, acaba bu kez Kürt meselesinde yaşanabilecek mi?..
Gelen ilk sinyaller iyi. Ancak zamana ve sabıra ihtiyaç var, öyle anlaşılıyor.
Bu çerçevede DTP ne yapacak?
Bu da hayati bir soru.
Kendi içinde uyum ve tek sesliliği yakalayabilecek mi Ahmet Türk ve arkadaşları? DTP, siyaseten inandırıcı olabilmek -veya ille de Kandil ve İmralı(Apo) gölgesinde hareket etmediğini göstermek için- gerekeni yapabilecek mi?
Malum, DTP'yi etkisi altına alabilen Kandil ve İmralı esintileriyle ilgili olarak hükümet kanadında da bazı kuşkular var.
Derin PKK, İmralı'da devlet gölgesi gibi soru işaretlerinin çengellerinin hükümet kanadında uzayıp gittiği dikkati çekiyor.
DTP'nin anlaması lazım.
Kendilerini de ilgilendiren böylesi kuşkular ya da güven bunalımı eğer aşılamazsa, AKP hükümetinin Kürt sorunuyla ilgili manevra alanının genişlemesi uzak ihtimaldir.
Güneydoğu'da barış yolunun açılabilmesi için bu kuşkuları öncelikle gidermek durumunda olan da DTP'dir.
Hükümet, öyle anlaşılıyor ki, ilk aşamada önceliği Avrupa Birliği'ne dönük açılımlara verecek. Sivil anayasa ve bazı demokratikleşme hamleleri ön plana çıkacak.
Sıra zamanla Güneydoğu'ya gelecek.
Yinelemekte yarar var:
Barış eğer içtenlikle isteniyorsa, o zaman barışın dilini yakalamak lazım, Osman Baydemir'in yaptığı gibi 'savaşın dili'ni değil.
Barış eğer içtenlikle isteniyorsa, bunun yolu 'mayın döşemek'ten değil, silah ve şiddeti bırakmaktan geçiyor.
Barış eğer içtenlikle isteniyorsa, yumuşama ve diyalog ortamının bir an önce kurulması için elbirliği yapmak gerekiyor.
h.cemal@milliyet.com.tr

Cafe