Tutmayın, Maradona olacak!
Bu memlekette birçok şeye şaşırmıyoruz artık, lâkin hâlâ insanı hayrete düşürecek acaiplikler de olmuyor değil: Beşiktaş'ın yeni transferi Higuain'i, havaalanında yüzlerce kişi tezahüratlarla karşılıyor, karga tulumba omuzlara alıyor! Hayır, ismine aldanıp, öbür Higuain'le karıştırdılar diyeceğiz ama yok olamaz, Ronaldo ve Cisse transferlerinden de tecrübeliler... Atatürk Havalimanı'na inen futbolcu kim olursa olsun, bu olağan üstü karşılamayı görünce afallıyor zaten, Arabistan Ligi'ne falan geldiğini sanıyor, hemen "Dünyayı Kurtaran Adam" hislerine gark olup önüne uzatılan 300-350 mikrofona bomba açıklamaları yapıştırıyor. Higuain'in ilk demecinden anlaşılan da bu: "Türkiye'nin Maradona'sı olacağım!"...
Lincoln'ün karşılaması da abartılı idi. Tamam, Lincoln, daha kariyerli ve heyecan verici bir transferdi, ama neticede bir futbolcunun karşılama töreninin biber gazıyla sonuçlanması, olayla ilgisi olmayan bir vatandaşımızın kalp krizi geçirmesi, akıl alır şeyler değil... Siz adamları bu şekilde karşıladığınız zaman -dakika 1- kimyası bozuluyor zaten... Bu futbolcu buraya transfer oluyorsa, saygın bir lig olduğu için, harika bir şehir olduğu için, Şampiyonlar Ligi'nde UEFA Kupası'nda boy göstereceği için geliyor... Parasını da fazlasıyla alıyor, rica üzerine gelmiyor yani... Ama burada kendisine sunulan son derece abartılı karşılama, son derece yapay ilgi, 20-25 yaşındaki adamı da, ister Alman, ister Papua Yeni Gineli olsun, şımartıyor... Maneviyatını bozuyor.. Lüzumsuz havaya sokuyor... Lincoln, Manisa karşısında 5-6 kez NBA pası atmaya kalkıyor. Tamam yeteneklisin de, her pas da, sağa bakılıp, sola atılmaz ki! Delgado ve Alex, 10 maçın 9'unu saçlar bozulmadan veya forma kirlenmeden tamamlıyorlar. 1 sezon neredeyse hiçbir şey yapmamış Delgado'yu, İsviçre'den iyi tanıdığı rakibe attığı 3 gol, bir sezon daha götürecek muhtemelen... Higuain de birinci günden, Türkiye'nin Maradonası oluyor işte... Hele oturun bi soluklanın yiğenim...
***
Vialli'nin aktardığı hoş bir anekdot var: "Hangi futbolcuya sorsanız, gazete okumadıklarını söylerler... Doğru, pek bir şey okumazlar, ama ben, pazartesi sabahları hepsinin gazetelerde deli gibi kaç yıldız aldıklarına baktıklarını biliyorum"... Bu omuzlara aldığımız, bu putlaştırıp duvarlara resimlerini astığımız adamlar da etten kemikten insan işte... Aynı bizimkiler gibi... Üstelik de daha çok gençler, çoğu okul falan da bitirmemiş, hayattaki en büyük başarısı da, evlenip, bir de çocuk yapmak belki...
Kezman küsmüş medyaya... Küser tabii... Uçakta gelirken "20 gol atarım herhalde" diyordu, havaalanına inince "Yok yok, 35 gol garanti" dedi... Şimdi 15'i göremeyince, önce hocaya sulandı biraz, defansif mesansif oynuyoruz diye... Zico duymazdan gelince, medyaya çevirdi rotayı... E niye tutuyorsunuz bu çocukları, tutmayın kardeşim, bırakın, Türkiye'nin Maradonası olacaklar!
Kiki Musampa
Ajax'ın Seedorf'lu, Davids'li altın jenerasyonundan... Bordeaux, Malaga, Atletico Madrid ve Manchester City'den sonra 29 yaşındayken sessiz-sedasız geldi Trabzon'a... Bir türlü 2-3 maç üst üste izleyemedik... Muhtemelen Trabzonspor'un yıldızlarla dolu kadrosunda yer bulamıyor ve Ocak'ta Eller'le Marcelinho gibi daha küçük bir takıma gidecek. Başarılar şimdiden...
Getafe, Beşhastnik, Salman Rushdie
Roger Ljung gitmişti de rahatlamıştık... Galatasaray'ın eski futbolcusu şimdi de Linderoth'un menajeri olarak tekrar ortaya çıkınca, yine başladık telaffuz taklalarına... Lung mu, Yung mu, Cung mu ben hâlâ öğrenemedim bu adamın adının okunuşunu... Neyse o benim cehaletim diyelim...
Her hafta sonu televizyonda 6 lig yayınlanıyor, 6 ayrı dile sahip, 6 ayrı ülkeden... Şampiyonlar Ligi, UEFA Kupası hatta Copa Libertadores'i falan da hesaba katarsanız, yüzden fazla ülkeden on binlerce futbolcu giriyor evlerimize, maçlar yoluyla... Hepsinin adı ayrı bir dilden, hepsinin soyadı bir garip... Bırakın futbolcuları, takımların adlarını bile tam öğrenememişiz daha... Getafe'nin (Hetafe midir, Etafe midir her neyse) okunuşunu daha yeni öğreniyoruz NTV spikeri arkadaşlarımızdan... Geçende Sabri (Ugan) mevzuyu açınca kafam biraz daha karıştı: "Yahu, Getafe Hetafe ise, Zaragoza da Zarahoza mı o zaman? Eğer öyleyse, München'a neden Münih diyoruz?"...
* * *
Sadece telaffuzda yaşamıyoruz kargaşayı, şimdi bir de yazım kargaşası girdi hayatımıza... München'a Münih, London'a Londra dememiz doğal tabii ama, Washington da Vaşington oldu mesela son dönemde... Birkaç ay önce Hürriyet gazetesinin kapağında Beschastnykh'in "Beşhastnik" şeklinde yazıldığını görünce herhalde artık bütün yabancı isimleri duyduğumuz gibi yazacağız diye düşünmüştüm... Sonra Milliyet'in kapağında günlerce "Salman Rushdie" çıktı! Başa döndük yine...
Bu iş tabii dilbilimcilerin karar vereceği bir konu ama, bizim naçizane önerimiz, Beschastnykh'e, Szymkowiak'a falan dokunmamaları... Her gün yeni bir ülkeden, yeni bir sporcu giriyor hayatımıza... Londra Londra'dır, veya Vaşington Vaşington'dur, yer ismidir, bir kez karar verirsiniz, biter... Ama kişi ismi bitmiyor ki... Bariçello mu yazacaksınız, Barikello mu? Hatta Kezman mı, Kejman mı?
umeleke@milliyet.com.tr

Cafe