
Ece TEMELKURAN
Kıyıdan
Mıymıntı sanatın sonu!
Memleketin hali son aylarda bende fena bir karın ağrısı yapıyor. Metafor olarak karın ağrısı değil, bildiğiniz, sıradan karın ağrısı. Jakoben Kemalistler bir yanda, -her nasılsa- jakoben olan liberaller diğer tarafta. Ben ve birkaç kişi daha tam ortada, karın ağrımızla duruyoruz. Herkes pek bir jakoben olduğu için "tek başına düşünmek" gibi son derece trajik bir durum içinde debelenip duruyoruz.
Solun pozitif eylem üretmedeki sıkıntısı, sağ muhafazakâr entelektüellerin ve gazetecilerin seçimden sonra AKP'nin gençlik kollarıymışçasına yaşadığı iştahlı coşku, memleketin ekmek ve yoksulluk meselesinin türban sorunu ile Kürt sorunu arasında bir yerlerde birkaç gram konuşulması... Bütün sosyal adalet sistemi çökerken bu sistemi çökertenlerin en "adil iktidar" olarak algılanması...
En revaçta genç ve sivil hareketin becerebildiği tek muhalefetin Converse ayakkabıyla muktedire ev gezmesine gitmek oluşu...
Bunlardan bahsedince faşist ilan edilmek, herkesin herkesi kendine benzetmeyi ölümüne istemesi vesaire gibi sebeplerden karnım ağrıyor velhasıl.
Elin küratörü anlamış!
Böyle karın ağrılarının tek bir hal çaresi vardır, o da fikri akrabalarınızla karşılaşmak. Benim akrabamın adı Hou Hanru. Kendisi 10. Uluslararası İstanbul Bienali'nin kavramsal çerçevesini çizen güzel şahıstır.
Kendisini tanımam, fakat ilk kez bu kadar politik, kolektif ve apaçık söylemek gerekirse devrimci olan İstanbul Bienali'nin manifestosunu, şunları yazdığı için karnımın ağrısını biraz olsun geçirmiştir:
"... (Türkiye'de) milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun 'taban'ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar. (...)
Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir."
Mıymıntı sanat!
Bu sözlerin kerteriz olduğu bienal işlerinde yoksulluk ve savaş var. Tüm dünyanın ezilmişlerini anlatan ve onlar için yapılmış işler. Müthiş! İstanbullular için söylüyorum, özellikle Antrepo'daki işler pek efervesan!
Sanat, hayattan başka bir şey değildir. Bugün sadece küresel siyasi gelişmelerden dolayı değil, aynı zamanda küresel doğa olaylarından (ki her iki sorun da birbirini üretir) dolayı hayatımızı politikleştirmek zorundayız. Sanat, hayatın cümlesi olduğu için o da artık politikleşmek zorunda.
Türkiye'de politik sanat deyince kalem kâğıtla değil de kazma kürekle yazılmışa benzeyen kötü şiirler, acısını henüz yerli yerine oturtamadığı için sayıklamaya benzeyen yas edebiyatı, anlatacakları karşısında şaşkına dönüp çok konuşan makale benzeri şarkılar anlaşıldı yıllarca.
Politikayı, daha önemlisi devrimci politikayı estetize edebilecek araç gerece, genç beyinlere henüz yeni sıra geldi. Oysa küresel savaş çağında, neoliberal ekonomi politikaları karşısında insan olanın söyleyecek sözü varsa sanat bu sözün söyleneceği yerlerden en önemlisidir.
Bienalde de görülüyor ki artık, kimsenin canını yakmayan, etliye sütlüye bulaşmadan kokteyline bakan "mıymıntı sanat" bitmiş, politik sanat yeniden ve hiç olmadığı kadar canlı bir biçimde yürümeye başlamıştır. Gerçek yürüyüşe geçince, bilirsiniz, önünde kimse duramaz.
Bununla birlikte, sanatın ve bienalin sorması gereken ve sorduğunu görmediğim bir soru daha vardır:
Sanatı ve politik sanatı, sermaye gruplarının sponsorluğundan kurtaracak "birikim" nasıl üretilir?
ecetem@hotmail.com

Cafe