Şehit ailesine galibiyet!
Gabar'ı bilir misiniz?..
Bilmediğinize sevinmelisiniz.
Günlük güneşlik bir havada, Bağdat Caddesi'nin asfaltını söken dörtçekerle bile zordur Gabar'dan geçmesi.
Kum saatinin boğumu kadar dar, iki numara küçük gömlek yakası kadar boğucu Kasrik Boğazı olmasa, Şırnak'tan Cizre'ye ancak helikopterle gidebilirsiniz.
Bir tek manzarası güzeldir Gabar'ın.
Bir tek suyu temizdir.
Doğa bile pusu kurmuş beklemektedir orada.
Yani ölmek için uygun yerdir. Bir de 20 yaşındaki gençlere niyetlenmese. Kahpe ve şehit farkını bilebilse.
Bu yüzden zerre kadar kuşkum yoktur sevgili meslektaşlarımın 13 şehidin alnını koyduğu kayalara kalbini bırakmasından... Asla şüphe duymam derin acılarından...
Kendimden biliyorum; spor yazarken utanıyor insan.
Ama sevgili meslektaşlar keşke oralara, daha önce gitseydiniz.
Kameralarınızın pusulası, facialar olmasaydı.
Zeki ve kıvrak kalemleriniz çözümler yazsaydı.
Şimdi Şırnak'ın kent merkezinde kendi muhabiriyle röportaj yaparak ve son hızla arabaya atlayıp korunaklı yayın merkezine dönerek anlayamazsınız oraları. Anlatamazsınız.
Denersiniz... Ama haber bülteninden sonra dansöz oynatan programınız kadar gayrıciddi olur yaptıklarınız.
Veya olası Moldova ve Yunanistan galibiyetlerini şehit ailelerine armağan eden milli futbolcularımızın tesellisi kadar absürd.
Ya da milli maçlara başka medeniyetlerin yas kıyafeti siyah formayla çıkma fikri kadar gardırop milliyetçiliği.
***
Sahi, kırmızı neyin rengi?
Şehitlerimizin bir asırdır kurumaya fırsat bulamayan kanı değil mi?
Avrupa'nın gözüne girmek için turkuvaz, yastayken siyah... 2008'e katılırsak sevinçten pembe giyelim bari.
Farklı bir görüntü yaratarak futbol üzerinden Dünya'ya acımızı anlatmak mı istiyorsunuz?.. Her futbolcunun formasına yazın bir şehidimizin ismini.
Belki birileri sorar "Bu nedir" diye... Anlatmak fırsatı çıkar.
Ahmet, Bayram, Tugay, Seyfi, Şükrü, Emrah, Sıtkı, Fetullah, Kasım, Mehmet, Mehmet, Mehmet, Mehmet.
Bunlar sadece Gabar'daki kırmızı formalar...
Geride 10 bine yakın kanlı forma var.
Veya forma markasının üzerine fotoğraflarını yapıştırın. Siyah beyaz birer vesikalık da yeter hani. Neyse sponsorun tazminatı öderiz milletçe.
***
Gelelim şu "galibiyeti şehit ailelerine armağan etme" meselesine...
"Patent" Hakan Şükür'ün yanılmıyorsam.
Faydası var mı?.. Sanmam.
Facia yaşayan ailelerin maçla ne ilgisi olabilir ki?
Zaten milli maçları geçin, amatör maçlar da dahil tüm galibiyetler yetmiyor şehit sayımıza.
Ayrıca... Bu vatana en büyük servetini, canını veren insanlara karşı bizim özverimize bakın.
Avutmamız galibiyet.
"Bizim elimizden bu gelir" demesin sevgili milli futbolcularımız sakın.
Şehitlik ziyareti yapamaz mı Milli Takım?
Taksim anıtına çelenk koyamaz mı?
Çavuş Ahmet'in veya bir Mehmet'in evini ziyaret edemez mi?
Sadece milli maç primlerinden ayıracakları küçük bir yüzdeyle yetim kalan birkaç çocuğun öğrenimini üstlenemez mi? 200 milyarların yüzde birleri yeter inanın.
Zaten görevleri Moldova ve Yunanistan galibiyeti... Bunun neresi armağan?
Bu nasıl bir megolomanidir ki, attığı golü oğlunu kaybeden ananın acısına merhem olacak kadar büyütebilir insan.
Biz söyleyebiliriz... Ama golü atan, galibiyeti alan söyleyince komik kaçıyor.
Teselli, acıyla orantılı olmalı.
Tevazu kokmalı.
***
Çuvaldızı kendimize batıralım:
Bu nasıl gazeteciliktir ki, ateş hattına gitmek yerine kalbini gönderiyor bazıları?
Çeyrek asırdır sürüyor bu felaket. Hani belgeseller, hani röportajlar, hani bölge insanı ile kurulan köprüler. Gazilere, şehitlere ilişkin öyküler nerede?
Bosna'da bile Güneydoğu'dan çok medya mensubumuz vardı inanın.
Hele spor... Güneydoğu'yu bırakın Kayseri'ye gitmesini konu yapan plaza kalemlerinin bölgedeki sorunlara futbol üzerinden çözümler üretmesi yok mu?..
Ve büyük katliamlarda, büyük duygusallıkları.
Olsa olsa vicdan azabı.
Bastır parayı al Ronaldinho'yu diyen diller, hamallık yaparak ailesine bakan ve Gabar'da şehit olan 20 yaşındaki yetimi görünce cümle kurmakta zorlanıyor tabi.
Bütün bu işler suluzırtlak popüler kültürün bir uzantısı.
Normal koşullarda alıştık. Lakin konu şehitlerse dayanamıyor insan.
Benim güzel memleketim
Fenerbahçe'ye "lazer" cezası...
Galatasaray'a "tişört" davası...
İki büyük kulübümüz hakkında yazılan bu haberleri bir yabancıya söyleseniz, elindeki işi gücü bırakıp size odaklanabilir ve konuyu açmanızı bekleyebilir.
Ama siz siz olun açmayın.
Lazer cezası öyle güvenlik için abartılı teknolojiden, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde kastı aşan girişimlerden, başarısız bir göz ameliyatından falan değil; Ankaragücü kalecisinin gözüne tutmaktan.
Dikkati dağılsın gol yesin!
Zeka lazer icat ediyor, kurnaz böyle kullanıp ceza yiyor.
Galatasaray'ın mahkemelik tişörtünde ise "Bir baba hindi, herkes haddini bildi" yazıyor.
Hayır, hayır... Onuruna dokunan veya argo olduğunu iddia eden biri tarafından dava açılmadı bu tişörte... Telif hakları nedeniyle!
Türkiye Musiki Eserleri Sahipleri Birliği'ne kayıtlı üç kişi tarafından...
"Bir Baba Hindi" içerikli bir şarkısı varmış Seha Erge diye bir vatandaşın ve Galatasaray bu mutena sanat eserinden apartma yapmış!
Konuyu anlattığınız yabancı tanıdığınız hâlâ karşınızda oturuyorsa, ondan 10 bin Euro borç isteyin hemen verecektir aptal.
Emre'nin bandajlarıEmre espri yapmış!
Basın tribününe "hareket çektiği" kolundaki bantları "Bir daha yapmamak için sardım" diye açıklamış.
Komik değil, acı...
Emre kafasını sarmalı.
Jones'u kim affedecek?
Marion Jones, mahkeme çıkışında bir yandan ağlıyormuş bir yandan da "Ülkemi, ailemi, hayranlarımı hayal kırıklığına uğrattım, beni affetmenizi istiyorum" diyormuş.
Dünya Şampiyonaları ve Olimpiyat amblemli 4'ü altın 11 madalya sahibi genç kadının mahkemede verdiği hesap, doping üzerine.
Mesela, Sidney 2000'de "the Clear" isimli doping kullandığı da bu itiraflar içinde.
Kimden özür diliyor Jones?
Ülkesinden, ailesinden, hayranlarından...
4'ü altın 11 madalyayı haksız bir şekilde ellerinden aldığı atletler ne oldu peki?
Onların yıllar boyu süren emekleri?
İnsana ve insanlığa karşı tamamen tükenen ümitleri?
Doping böylesine alçakça bir iş işte.
Biraz üstelesen "Ülkem, ailem, hayranlarım için yaptım" diyecek Marion Jones.
Sanki madalyayı kaybedenlerin ülkesi, ailesi hayranları yok gibi.
Doping ilaçlarının gelişmesinden ve çok zor tespit edilebilmesinden daha vahim olan bu "ailem, ülkem, hayranlarım" mazeretinin insanları bir yerinden yakalayarak "af" yolunu açmasıdır.
İstediği kadar güzel olsun, istediği kadar ağlasın, alçak alçak olarak kalmalıdır.
eguven@milliyet.com.tr
|
DİĞER HABERLER |
YAZARLAR |
|

Cafe