
Kadri GÜRSEL
Dış politikadaki rejim değişikliği
Amerikan Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi "Ermeni soykırımı tasarısı"nı genel kurula getirmekten şimdilik caydırıldı. Önünde zaman var; uygun anı kollayıp yeniden gündeme getirecektir.
Bu, 2000'den bu yana beşinci "soykırım tasarısı". Türkiye önceki tasarıları önlemek için ne şimdiki kadar enerji harcamak zorunda kalmış ne de Türk-Amerikan ilişkileri bugünkü kadar "inceldiği yerden kopacak" hale gelmişti.
O tasarıların neden Türkiye'yi bugünküne kıyasla daha az meşgul etmiş olduğu, sadece, zamanın Temsilciler Meclisi Başkanı Dennis Hastert'ın Amerikan başkanlarının sözünü dinleyerek oynadığı olumlu rol ile açıklanamaz.
Pelosi yüzünden mi?
Bugün Türkiye'nin tasarıyı durdurmak için neden daha fazla enerji, zaman ve belki de daha çok para harcıyor olduğunu da, sadece, şimdi Hastert'ın yerinde oturan Nancy Pelosi'nin Ermeni davasına verdiği inatçı destekle açıklamak mümkün değildir.
Mesele, "Türkiye" adının, Ermeni lobisinin harekete geçirdiği dinamikleri durdurmak için eskisi kadar güçlü bir etki yaratmamasıyla ilgilidir. O güç, Türkiye ve ABD'nin arasındaki, şimdi mazide kalan ittifak ilişkisinden ileri geliyordu.
İttifakın sonu
1 Mart 2003'te tezkereye "hayır" diyen AKP'liler, büyük bir ihtimalle, bir devri sona erdirecek zincirleme reaksiyonları da başlattıklarının farkında değillerdi.
O gün "hayır" oyu verip tarihe kaza yaptıran AKP'lilerin önemli bir kısmı İslamcı içgüdüleriyle hareket etmişlerdi belki ama, partilerinin sonradan "Türkiye'nin yeni dış politikası" olarak ilan edeceği "komşularla sıfır sorun" düsturuna da, ironik biçimde tamı tamına uygun davranmışlardı.
AKP, son seçim beyannamesinde, telif hakkı Başbakan Erdoğan'ın danışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu'na ait olan "komşularla sıfır problem" politikası çerçevesinde Suriye ve İran'la yakın ilişkiler kurulduğunu belirtmektedir ki, bu doğrudur.
Davutoğlu'nun kitabı "Stratejik Derinlik"te belirttiği gibi, Türkiye'nin yakın komşularıyla arasındaki güven bunalımını aşması, bunlarla rasyonel ilişkiler kurabilmesi ve sınır ötesi ittifaklarla da bölgesel etkinliğini artırabilmesi tabii ki gerekmektedir. Ancak, bu yakın komşular, izole olmuş bir Suriye ile bir "önleyici vuruş"la yüz yüze yaşayan İran olunca iş değişiyor. Suriye ve İran'la kurulan sıkı ilişkilerde bir rasyonellik varsa, bunun, "sınır ötesi"ndeki Batı ittifakı nezdinde kabul görmesi ve bu yolla "bölgesel etkinliğin artırılması" bize pek mümkün görünmüyor.
"Sıfır sorun"un "çok boyutluluğu" içerdiği söyleniyor. Kastedilen boyutlardan biri de Batı ittifakı ise, bu, Suriye-İran ekseniyle çatışma halindedir ve Türkiye'nin bunlardan biriyle "sıfır sorun"u olması, ötekiyle sorunlar yaşaması anlamına gelir.
Ötekilerle birçok sorun
Bu komşularla "sıfır sorun" demek, ABD'yle, AB'yle ve İsrail'le "birçok sorun" demektir.
Politikaların Batı ittifakıyla dengeleri gözeten ince bir beceri ile uygulanması icap ederken, AKP'nin Ortadoğu politikası, icraat ve söylemiyle "züccaciye dükkanına dalmış fil" görüntüsü vermektedir.
Hamas şefi Halid Meşal'in Ankara'ya davet edilmesi; ya da AKP'li Mehmet Elkatmış'ın, Felluce'de ABD'nin El Kaide'ye karşı düzenlediği operasyonu "soykırım" olarak nitelemesi, bu tavrın unutulmaz örnekleridir. Meşal'in ziyareti, soykırım tasarılarına karşı çıkmış olan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Tom Lantos'un saf değiştirmesine neden olmuştur.
Kim kazançlı?
"Sıfır sorun"dan esas kazançlı çıkan İran ve Suriye'dir. Türkiye, Batı ittifakı ile ayrışmayı artırma pahasına bu iki ülkeye, üzerlerindeki kuşatma ve izolasyonu hafifletme imkânı vermiştir. Karşılığında ne aldığı tartışılır.
AKP'nin dış politikası Türkiye'yi dengesiz biçimde Ortadoğu rejimlerine yaklaştırmıştır ki, bu politikada "çok sorun" vardır. Ermeni sorununu taşımak, Türk dış politikasındaki "Batı ittifakı" boyutu zemin kaybetmeye başladığı için zorlaşmıştır. Türk dış politikasındaki bir "rejim değişikliği" sancısız olamaz.
kgursel@milliyet.com.tr

Cafe