
Güneri CIVAOĞLU
Bugün
Teröre karşı din
Samsun Protestan Agape Kilisesi Pastörü Orhan Pıçaklar'a saldırılar, tehditler... Onun kaçırılışı, çocuğunun kaçırılma girişimi, evinin taşlanması... Ne yazık ki, güvenliğinin sağlanamaması, ayrıntılarıyla Milliyet'te yayımlanan bir dehşet dizisi.
Laik Türkiye'nin hiç hak etmediği bir kimlik kartı oluşuyor.
Önce... Hıristiyan dünyasının en büyük din adamı Papa, bir Türk tarafından kurşunlandı.
Türkiye'nin üzerine bir soru işareti çizildi.
Son yıllarda bir papaz öldürüldü. Bir papaz kaçırıldı. Bir papaz bıçaklandı. Bir papazı öldürme girişimi son anda engellendi.
Bütün bu çirkinlikler, dünya medyasına yansımakta.
11 Eylül'den sonra "İslam-terör" örtüşmesi iddiasını bir önyargı halinde yansıtanlara arayıp da bulamadıkları malzeme sunulmaktadır.
Ne hazindir ki, bu birkaç olay, doğrudan Hıristiyan din adamlarına odaklandığı için Arap, Pakistan, Afganistan, İran kökenli "anonim" terör saldırılarından daha fazla önemsenmekte, vitrine konmakta.
Prof. Samuel Huntington'un "Uygarlıklar Çatışması" başlığıyla, Hıristiyanlar ve Müslümanları karşı karşıya getiren teorisi için sanki "kanıt dosyası" bu saldırılar...
Clinton'un 3 dine çağrısı
Oysa... Yerkürenin aydınları, "dinin önemini" vurgulayarak, "terörün, 3 semavi din olan Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Museviliğin ortak noktaları üzerinde durulmasını" öneriyorlar.
Böylece "her 3 dinden insanların birbirlerine yaklaştırılması" formülünü işliyorlar.
3 semavi din, ayrılıklardan çok, benzerlikler taşımaktadır. Her biri saygı, hayırseverlik, tevazu ve sevgi çağrısında bulunmaktadır. Liderlerin aşırı uçların üstesinden gelmek ve terörizm desteklerini kurutmak için ortak noktalarımızı temel almaları ve bunu lehimize çevirmeleri gerekir.
İnsanlar, "ortak insanlığı" kabul ettiklerinde, birbirlerini canavarlaştırmaları ya da yok etmeleri daha da zorlaşacaktır.
Clinton, "ötekiler" kavramının ortadan kaldırılması, "onlar" yerine, sadece "biz" gereğine işaret ediyor. Şöyle yazıyor:
Bakınız... "Onlardan" biriyle uzlaşmaktansa, "bizden" biriyle ilkeli olarak uzlaşma yolu aramak çok daha kolay ve anlamlı olacaktır. Dini inançlarımız çağlar boyu devam eden bölücü çizgiyi ortadan kaldırmamıza yardım edecektir. Hiçbir mesele bundan daha önemli değildir.
(New York, Şubat 2006.)
FİKRİYE VE LATİFE "MUSTAFA KEMAL'İ SEVDİM" adlı oyunun bendeki izlenim başlığı bu.
Önce, çok ilginç bir yaklaşım ve yaratım olduğunu söylemeliyim.
Fikriye ve Latife'yi tek başına bir kadının oynaması, bu iki çok farklı kadının aynı sahnede, aynı bedende, aynı adama aşklarının kesişmesi ilginç.
Oynayan; Dilruba Saatçi...
"Agora Meyhanesi, Arım Balım Peteğim, Han Duvarları" gibi şarkıların bestecisi İsmet Nedim'in kızı.
Dilruba, sesi, beden dili, vurgularıyla tek perdelik ama uzun oyunu bir solukta izletti.
Dilruba, ilkokuldan itibaren eğitimini önce Almanya'da almış, sonra Viyana'da Müzik ve Görsel Sanatlar Yüksekokulu'nu bitirmiş. Ayrıca şarkı söylüyor ve dans ediyor.
Oyunlarda başrol oynamış, TV dizilerinde roller almış, Almanya Devlet Tiyatrosu olan Theater Carrousel'de oynarken "Neden bir Türk tiyatrosu yapmıyorum?" diye kendini sorgulamış.
Kütüphaneye gitmiş. Raflardan aldığı ilk kitaplar -bir tesadüf- "Latife ve Fikriye" konularında yazılmış.
O anda kararını vermiş. Bu iki kadına ve cumhuriyetin ilk yıllarına yoğunlaşan bir araştırmaya odaklanmış.
Perde kapanırken, "Fikriye ve Latife gibi Mustafa Kemal'i ben de sevdim" diye seslenmesi nasıl da bir alkışı tetikledi.
gunericivaoglu@milliyet.com.tr

Cafe