Sivas teorisi
Belediyespor'un, Fenerbahçe'ye iki maçı zehir eden aklı, Efe ve Tjikuzu'lu merkezde idi... Efe cezalı olunca Avcı, sistemini değiştirmiş, İlyas'ı Tjikuzu'nun yanına çekip, forveti İbrahim'le ikilemiş. İbrahim, top ayağındayken bir hareket getirdiyse de Efe'nin yokluğu olumsuz etkiledi Belediyespor'u...
Sivasspor da, tüm deplasman maçlarında olduğu gibi kabuğuna çekilip hücuma hızlı çıkabileceği uygun ânı bekledi. Akın topu oyuna biraz daha iyi sokabilse ya da Bülent Uygun, Hayrettin'in yerine Mahmut Hanefi'yi kullanıp klasik orta dörtlüsünü bozmasa, belki skoru artırabilirlerdi. Sivas'ın 3 puandan daha önemli kazancı ise Balili kadar iyi bir kontratak oyuncusu olmamasına rağmen takıma farklı artılar kazandıran değerli bir forvet: Cvetkov...
Diğer tarafta, lider takımın hocası, sürekli takımlarına yardım toplandığından, otobüs almak istediklerinden bahsediyor. Maç hasılatınız yok kabul edelim, bir Süper Lig kulübünün yayın ve bahisten elde ettiği yıllık gelir 10 milyon doları buluyor... Bu para doğru yönetildiğinde bir Bulgar kulübü UEFA'da yarı final oynuyor! Aynı antrenör, "Bizi şampiyon yapmazlar", yönetici, "Şampiyonluğumuz engellenmeye çalışılıyor" diyor... Maçta da aleyhlerine çalınan ilk düdükte tribünler "Şampiyon olmamız engellenemez" diye inliyor. Bir dil, komplo teorileri üretince, on bin dil tekrar ediyor. Oysa, şampiyon yapılma penceresine değil, sadece şampiyon olmaya konsantre olmak lazım. İşin özü bu...
Dostum Saffet...
Uzun yıllardır Türkiye'de yerli hocalara haksızlık yapıldığından dem vurulur. Kısmen doğrudur, özellikle 80'ler ve 90'larda bu ülke, dönem dönem niteliksiz/işsiz yabancı hoca çöplüğüne döndü... Lâkin son 10 yılda çark tersine işliyor, çok başarılı birkaç yerli hoca, yenilerin de önünü açtı ve bugünkü sağlıklı ve gurur verici tablo ortaya çıktı: Süper Lig'de mücadele eden 18 takımın 15'i, Türk teknik adamlara emanet... Rizespor'sa, ligde yabancı teknik direktöre sahip 3 takımdan biri... CV'sinde Yugoslavya Milli Takımı ile Avrupa ve Dünya Futbol Şampiyonaları, Cannes'la başarılı bir UEFA Kupası macerası olan, İstanbulspor, Ankaragücü ve Konyaspor'a da açık ve istikrarlı bir futbol oynatan Boşnak Saffet Susiç, son 2 sezonda ikinci kez Rizespor'un başında...
Geçen sezon 6'ncı haftada 2 puanla devraldığı takımı, Kayseri, Galatasaray ve Trabzon'u da yenerek devrenin sonunda düşme potasının dışına taşımış ama kış tatilinde görevine son verilmişti. Bu yıl da 4'üncü haftada 0 puan ve -10 averajla aldığı Rizespor, 15 maçta 21 puan topladı ve Susiç'li dilim göz önüne alındığında ligin yedincisi...
Geçen haftaki Galatasaray maçına kadar 5 haftadır yenilgisizlerdi, Türkiye Kupası'nda da Beşiktaş, Ankaraspor ve Ankaragücü'nün olduğu grupta namağlup çeyrek final yolundalar.
Bu arada Susiç'in 18 resmi maçta 8 galibiyet ve 4 beraberlik kazandığı takım da, "transfermarkt.de" verilerine göre ligin (Oftaş ve Kasımpaşa ile birlikte) en ucuza kurulmuş üçüncü ekibi. Üstelik sezon başında transferleri yapan da Susiç değil, Samet Aybaba...
Galatasaray karşısına çıkan Rizespor on biri, tam bir kaybedenler kulübü: Büyük takımlarda şans bulamamış 4 eski Galatasaraylı, 2 eski Beşiktaşlı ve 1 eski Fenerbahçeli! Onların yanına da 3 sıradan Brezilyalı'yı ekleyin... Ve şimdi Galatasaray'a yenildikleri maç gecesi, Türkiye'nin en etkin spor programlarında sorulan soruyu, bir kez de bu veriler ışığında dinleyin: "Ey Saffet Susiç! Sen nasıl teknik direktörsün? Kaç yıldır Türkiye'de takım çalıştırıyorsun! Hâlâ Servet'i Fahri ile durduramayacağını bilmiyor musun?"...
Susiç susuyor
Saffet Susiç, muhtemelen bu programları izlemiyordur. İzliyorsa da, "Bu hâkir üslupla, bu mesnetsiz saldırganlıkla, bu ayrımcı anlayışla Toshack baş edemedi. Löw baş edemedi, Del Bosque, Lucescu, Tigana baş edemedi... Ben de edemeyeceğim" diyor ve susuyor. "Aslında harika bir takım teslim aldım, dördüncü haftada 0 puandaydı ama kadromda aynı anda Servet, Hakan, Nonda ve Arda'yı kontrol edebilecek 4 tane Rio Ferdinand vardı. Haklısınız, ben istifa edeyim de bu takımı (ve benzerlerini) daha önce defalarca küme düşürmüş ama şimdi televizyonda beni eleştiren teknik direktörler göreve gelsin" deyip susuyor.Aynı şekilde Fenerbahçe'ye tarihinin en başarılı dönemini yaşatan "stajyer" Zico da susuyor. 9 hafta sonunda 10'uncu sıradayken, (herhalde şampiyonluk potasından koptuğu için) Ankaragücü'nden gönderilen Briegel de... Her oynadığı maçta iyi işler yaptığı halde, muhtemelen yerine transfer edilecek oyuncudan kazanılacak komisyon geciktiği için müstehzi bir biçimde eleştirilen Carrusca da...
Bu futbolculara ve hocaları susturan fütursuz üslup, yerlilere karşı doğrultulabilir mi sizce? Bir yerli hocaya da, aynen Susiç'e söylendiği gibi, "Sen nasıl hocasın?" demeye kimse yeltenebilir mi?
Peki bu ikili hâli, bu tavır farkını hangi kelimelerle tanımlayabiliriz? Sadece tribünde maymun taklidi yapmak mı ayrımcılıktır, ırkçılıktır? Saffet Susiç, Arthur Zico veya Hans Peter Briegel nasıl hissediyorlardır bu üslubu görünce, televizyon karşısında? Tedirgin mi? "Bir güvercinin ruh tedirginliği içinde mi yoksa?"
Dostum Saffet... Dostum Arthur... Dostum Hans... Rahat olunuz. Bu ülkede insanlar, güvercinlere dokunmaz...
Santrforun rüyası
Ben artık gençlik yıllarını geride bırakmış bir forvetim. Ama inanın, taraftarlar kadar açık yürekliyim. Bir Ronaldo'nun, bir Şevçenko'nun veya bir Ronaldinho futboluna aklım ermiyor. Hatta Klose veya Yıldıray bile bana çok uzak. Ben klasik varyasyonları öğrendim:
"Rakibi çalımlayıp geçmek",
"Rakibe bir sağ bir sol göstermek",
"Topun üstüne basıp geriye çekerek rakibi çalımlamak",
"Beşlik atmak" ve diğerleri. Yaklaşık 1510 maça çıktım, yani bana acemi diyenin alnını karışlarım.
...
Eğer insanlar bir deparın, bir çalımın, eli yüzü düzgün bir driplingin ardında ne cefalar, ne insanüstü çabalar yattığını bilselerdi, bir futbolcunun yaşamı hakkında kesinlikle daha farklı düşünürlerdi. Sıfıra kadar iniyorsun, mükemmel bir orta yapıyorsun, tamam, itiraf edelim ki büyük bir marifet değil bu, ama yine de o ortanın içinde ne kadar kişisel altüst oluş, ne kadar keder, ne kadar umutsuzluk yatıyor! İnsanlar bunu bir şekilde hissetmeliler! Daha güçlü, daha güzel, daha zengin olmak için spor yapılmaz. Bu bir yanılgı, meşrulaştırmak için yanlış bir neden, yırtıklarla dolu yan ağlar gibi bir şey.
...
Tüm bunları neden mi anlatıyorum?
Sezonun son maçında, rakip ceza sahasının içinde düşürüldüm. Bu düşüş öyle de böyle de değerlendirilebilecek bir pozisyondu, bu kez hakem takdirini penaltıdan yana kullandı. Penaltıyı kendim atacaktım. Topu kireçle boyalı yuvarlağa titizlikle yerleştirmiştim ki, kaleci, laf aramızda cana yakın biriydi, üzerime gelip kulağıma şunları fısıldadı:
"Sen yaşlı forvet, beni iyi dinle,
sakın gol atayım deme,
senin için artık o kadar önemli değil,
zaten öndesiniz, maçı zaten kazandınız,
ama benim hayatım bu penaltıya bağlı.
Sakın gol atayım deme ulan" dedi ve görev yerine döndü. Şimdiye kadar hiç görmediğim bir bakışla baktı bana. Galiba gözlerindeki yaşlar bile parlıyordu.
Umarım, bu mektup neye karar verdiğimi, sporun ve futbolun anlamı üzerinde düşüncelerimi açık bir dille ortaya koyar.
(Laszlo Darvasi'den Santrforun rüyası, İletişim'den Fikret Doğan'ın çevirisi ile çıkmış. Mutlaka edinmelisiniz, en azından bu penaltının neticesinin ne olduğunu anlamak için...)
umeleke@milliyet.com.tr

Cafe