
Meral TAMER
Habertürk'teki meydan muharebesi!
Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Melih Meriç'in her zaman ilgiyle izlediğim Basın Kulübü programına, uzun bir aradan sonra önceki akşam yine konuk oldum. Taksim'de Ciner Holding'in yeni televizyon stüdyolarından yapılan bu ilk Basın Kulübü, "türbanın ateşiyle" hararetin giderek yükseldiği, gerginliğin perde perde arttığı bir program oldu.
Dün beni telefonla arayan dostlarım ve e-posta gönderen okurlarımın mesajlarından anlayabildiğim kadarıyla, bizim gerginlik aynen izleyicilere de yansımış, gece yarısını geçe biten programı ısrarla sonuna kadar izlemişler, ardından da kimisi sabaha kadar uyuyamamış.
Bu yeni stüdyoda böyle bir başlangıcın, -belki bu kadar gerilimli değil- ama bu kadar hararetli biçimde devamını diliyorum.
Meydan muharebesi
İzleyenlerin "meydan muharebesi gibiydi" diye tanımladıkları programda son reklam arası verildiğinde, Canan Barlas, Melih Meriç'e, "Son bölümü hepimizin üzerinde anlaşabileceği bir mesajla, ortak noktada buluşarak bitirelim" önerisinde bulundu. Meriç ise son söz olarak hepimizden, kendi durduğumuz noktadan bakarak, Türkiye'nin geleceğini nasıl gördüğümüzü sordu. Çok da isabet etti.
Ne var ki bana göre sonunda, Barlas'ın istediği de gerçekleşmiş oldu. AKP hükümetinin bu 2. iktidar döneminde, Türkiye'nin "laik hukuk devleti" tanımından adım adım uzaklaşacağını -kimimiz endişelerimizi dile getirerek, kimimiz özgürlükler bunu gerektirir diyerek de olsa- teslim etmiş olduk.
Örneğin programın tek başörtülü konuğu avukat Fatma Benli, başörtülü kadınların üniversitelerin ardından kamu kurumlarında çalışmalarının sağlanması gerektiğini, gün boyu dışarıdaysalar namaz vakti geldiğinde bir mağazada izin isteyip namaza durmalarının da artık sık sık karşılaşabileceğimiz görüntülerden olabileceğini anlattı.
Ortak noktada buluştuk!
Özetle, gerek kendisi ve gerekse başını örten kadınlar için Müslümanlığın bütün gereklerini, günlük hayatlarında yerine getirmeye ve aynı zamanda da devletin her kademesinde çalışmaya diğer vatandaşlar gibi kendilerinin de hakkı olduğunu anlattı.
Ben Fatma Hanım'a ısrarla "Bu anlattıklarınız Türkiye laik bir hukuk devletidir" tanımıyla bağdaşıyor mu? diye sordum; ama yanıt alamadım. Dinini özgürce yaşamanın bir insan hakkı ve özgürlüğü olduğunu tekrarladı ısrarla.
Oysa laiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Devletin bütün dinlere eşit mesafede durmasıdır; zaten bunu sağlamak için sınırlamalar getirir. Laiklik, bir özgürlük ilkesi değil, yasaklama ilkesidir. Kamu görevi yapanların dini simgeler kullanamaması da bu kısıtlardan biridir.
Laiklikten uzaklaşma
Canan Barlas ve Suna Vidinli de Türkiye'de başörtülü kadınların kamudan belediyelere her alanda çalışabilecekleri noktaya mutlaka gelineceğini belirttiler. Türkiye'nin hızlı bir dönüşüm içinde olduğu, bu dönüşümün laikliği de "dönüştürebileceği" mesajını verdiler.
Nilgün Cerrahoğlu, Christine Şenol ve ben ise bu gidişattan endişe duyduğumuzu, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik demokratik hukuk devleti tanımından laiklik ayağının ciddi tehdit altında olduğunu dile getirdik.
Gördüğünüz gibi, laiklikten uzaklaşılmakta olduğu konusunda tamamen görüş birliği içindeyiz! Tek farkımız, bir tarafın bunu kadınların özgürleşmesi ve modernleşmesi, diğer tarafın ise mevcut rejime tehdit olarak görmesi...
mtamer@milliyet.com.tr

Cafe