
Çetin ALTAN
Şeytanın gör dediği
Yağmurlar altında ıssız sessiz bir Köyceğiz
İstanbul'un trafiğiyle eşdeğerde, politik ağırlıklı bir Ankara gündeminin; sürekli olarak bir kıl testeresi gibi, insanın sinirlerini testereleyip durmasından usanınca...
Uçları medya haberleriyle de sivriltilmiş, iğneli bir fıçının içinde çalkalanmak yerine; Türkiye'nin dışına çıkarcasına, uçuvermek Köyceğiz'e...
* * *
Atatürk Havalimanı'ndaki elektronik kontrol mekanizmalarıyla, kontrol kapısının önünde; bagaj yığınlarıyla birlikte uzayıp gitmiş bir kuyruk...
* * *
Kuyrukta aldık biz de yerimizi.
Önümüzde, kontrolden geçme sıralarını bekleyen 2 genç kadın vardı; biri başörtülü, öteki başı açık...
* * *
Yavaş yavaş öğrendik ki, Hatay'a gidecek olan başörtülü genç kadın, şimdiye dek hiç uçağa binmemiş; doğal olarak da hiç havalimanına gelmemiş. O nedenle de epey kaygılı, Hatay uçağına nereden, nasıl binileceğini bilmemekten.
Kendisini geçirmeye gelmiş olan başı açık arkadaşı da; ona yardımcı olmaya çalışıyor ama, kaygısını bir türlü yatıştıramıyor.
Nihayet Solmaz girdi devreye.
* * *
Bendenizin ise aklı, o sırada bambaşka bir soruya takılmıştı:
- Acaba Türkiye'de henüz hiç uçağa binmemişlerin nüfusa oranı, ne kadardı; ABD'de ne kadardı, AB üyesi ülkelerde ne kadardı?
* * *
Kafamda sorular, sorulara çengelleniyordu:
- Acaba Başbakan Tayyip Bey, uçağa ilk kez kaç yaşında binmişti; parlamenterler ve kabine üyeleri kaç yaşlarında binmişlerdi?
* * *
Ne kadar burjuvalaşıp, burjuvalaşamadığımızın barometresi; biraz da bu tür soruların yanıtlarında yatıyor gibiydi.
* * *
Uçak, Dalaman Havalimanı'na indiğinde, saat 20.30'u gösteriyordu.
Taner Aktop ile eşi Mireille, ta Fethiye'den kalkıp, bizi karşılamaya gelmişlerdi.
Havalimanının dış kapısından çıktığımızda, bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu.
Çantalarla mantalarla, şemsiye de açarak, koştura moştura nihayet bindik arabaya.
* * *
Sade Türkiye'den değil, Dünya'dan da kopmuş ve kendi dostluk galeksimizin kahkahalı uzayında buluşmuştuk.
* * *
Arabanın silecekleri durmadan çalışıyordu. Palmiyelerle de süslenmiş şıkıdım asfaltlarda, bir gece yağmurunun kırbaçları şaklıyordu ve arada sırada farlarını yakmış arabalar da geçmesine karşın; genel bir ıssızlığın kolları açılıyordu karanlıklar içinde.
* * *
Köyceğiz'deki evin dış lambaları yanıyordu. Açık bir mutfağı da kapsayan, 35 metrekarelik stüdyo-salona girdiğimizde; klima da çalışıyordu, şöminedeki kütüklerin düşsel alevleri de kıpırdaşıyordu.
Geleceğimizi bilen Feriştah, özenli bir ortam hazırlamıştı bizlere.
* * *
Solmaz, İstanbul'dan getirdiği "Chateau neuf du Pape"ı açıp kadehlere doldurdu; Mireille de harika bir nevale getirmişti; portakallı değişik lezzette bir "tart"tan, yüksük boyutundaki tüllü ve koyu kahverengi acayip bir nesneyi, bir bardak sıcak suya koyunca; ortasındaki miniskül kırmızı çiçekle birlikte, dal dal açılıveren bir Çin çayına kadar...
Hafiften, barok bir müzik çalıyordu CD çalarda.
* * *
500 yıllık bir dönemden süzülmüş ünlü eserlerden cımbızlanma, "esprili" sözlerle oynaşıyorduk:
- Erkeklerin bacakları yürümek için, kadınların bacakları yolunu bulmak içindir.
* * *
Bendeniz de Necip Fazıl'dan sevdiğim bir şiiri okuyordum:
Boynuma doladığım güzel putu görseler,
Öğrenirdi insanlar neye tapacağını.
Kör olsa da açılır gözüm ona sürseler,
İsa'nın eli diye bir kadın bacağını.
* * *
1500 yıldan bu yana sünnet operasyonundan geçmiş milyarlarca erkek çocuğun; yüzde kaç oranında sakatlanmış bir üreme organıyla hayata atıldığından da dem vurduğumuz oluyordu.
"Ananı avradını" diye kadınları sürekli bir küfür aracı olarak kullanmanın, bir nedeni de; yan bilinçaltında yatan "kadın libidosu"ndan korkma mıydı acaba?
Ve kadınlığın kutsallığı şerefine kalkıyordu kadehler.
* * *
Kapı tıkırdar gibi oldu.
Simsiyah radyom bakışlı Otello gelmişti. Ne tür bir radarla anlamıştı da geldiğimizi, hemen kapıyı patisiyle tıkırdatmaya başlamıştı?
* * *
Laf lafı açıyor, zamanı unutturan bir sohbet saltanatına, bir de "kediler" konusu ekleniyordu.
* * *
Taner'ler o gece bizde kaldılar. Ertesi gün de yağmurlar sürdü gitti. Bahçedeki limon ağacının üstündeki kandil kandil sarı limonlar; bir tabloya dönüşerek, Louvre Müzesi'ne yerleşmeye kalkma özleminin, çok dışındaydılar.
* * *
Dalyan yolunda "İki Tepe Arası"nın kuytu ve bataklığa dönüşmüş sokağında, -ki Muğla Valisi ile Ortaca Kaymakamı, yolu mutlaka düzelteceklerini açıklamışlardı- her müşterinin alınmadığı Kamer Hanım'ın özel motelciğinde, üst kalite özel bir öğle yemeği bekliyordu bizleri.
* * *
"Golden Retriever" cinsi sevecen bakışlı Şıra, kocamanca ayı oyuncağından hiç ayrılmıyor; ya ağzıyla oyuncak ayısını getirip teker teker hepimize gösteriyor, ya ön patilerinin arasına alıp yanımızda yere uzanıyordu.
* * *
Hava açılır, güneş çıkar gibi olunca, Köyceğiz Gölü'ne kadar yürüdüm. Kimsecikler yoktu ortalıkta.
Sadece uzaklardaki bir bahçe kapısının önünde, eski bir ahbap olan simsiyah bir inek duruyordu.
* * *
Ve sinirleri kıl testeresiyle testereleyen güncel gündemle, İstanbul trafiği de o kadar uzaklarda kalmıştı ki...
Şayet televizyonu açmasam, gazeteler de gelmese:
- Oh be, nihayet anlamsız debelenmelerden kurtulup, doğru dürüst yaşamaya başladık, diyesim gelecekti...
c.altan@prizma.net.tr

Cafe