Futbol
Basketbol
Voleybol
Yazarlar

Çok Farklı Fenerbahçe

Geride bıraktığımız iki üç sezona nazaran Fenerbahçe’nin çok daha yetenekli ayaklara sahip bir takımı olduğunu söyleyebiliriz.
Hatta “Türkiye ortalaması” ölçeğinde bu takımın beyaz bayrak/ayna yapmasını da beklemek mümkündür.

Şöyle bakalım…
Başakşehir geçen sezonu şampiyonluğu kıl payı kaçıran bir takımdı; uzun zamandır bir arada oynayan bir oyuncu topluluğuna sahipti.
Fenerbahçe ise bırakın bir arada oynamayı hiçbir oyuncusu geçen sezon oynadığı mevkisinde bile olmayan bir takımdı.
Sağ kanat oyuncusu Dirar sol bek, orta sahada 8 numara oynayan Ozan sağ bek, 6 numara Jailson stoper, geçen sezonu neredeyse hiç oynamadan geçirmiş Zanka’yı da bu gruba eklediğimizde aslında 4 benzemezdi bir savunma dizilişi olduğunu görüyoruz.

Futbolda sonuç her şeydir dün Fenerbahçe sonuç da aldı ama Bayern Münih ve Real Madrid maçlarını da asla unutmak mümkün değil.

İşte bu nedenle özenle “Türkiye ortalaması” vurgusunu yapıyoruz.
Başakşehir biraz dikkatli biraz da şanslı olsa dün geceki Fenerbahçe savunmasını bir daha bir arada göremeyebilirdik.
Fenerbahçe inanmış bir ekip görüntüsü gösteriyor; ancak bir takım kurgusunda olduğunu söylemek çok zor.

Maç sonunda iki teknik direktörü dinledik; biri hamaset yaptı, diğeri oyunla ilgili teknik analiz.
Teknik analiz yapan Fenerbahçe’nin ilk golünü atan Vedat Muriqi’nin geçen sezonki performansını bugünlere getiren kişi olduğunu belirtmek gerekiyor.
Sahadaki hiçbir oyuncu hamaset yapan teknik direktörün çizdiği bir set oyunu ya da taktiği sahada sergilemedi; çünkü böyle bir şey zaten yoktu.

Oysa Başakşehir’in attığı gol Okan Buruk’un olmasa da önceki sezonlardan kalma çalışılmış bir taktik organizasyonun ürünüydü.
Dün Kruse sanki katkı vermeyen, etkisiz bir futbolcuymuş gibi göründü.

Gerçek bu mu?
Bizim ortalamamıza göre futbol böyle bir şey; ancak gerçekler böyle değil. Elbette Kruse de bize uyacak, öğrenecek. Bu işlerin takım kurgusu, oyun planı, düzenine göre değil, rastlantılara bağlı olduğunu anlayacak.

Oysa biz doğru bildiğimiz yanlışlarla zaman geçiriyoruz.
Kruse akordu olmayan takım içinde doğaçlama bir şeyler üretemediği için etkisiz göründü.
Hiç kuşkusuz Isla ve Moses ile başka, Ozan-Denizle bambaşka olacak. Bu Kruse’nin düzenini de bozacak.

Fenerbahçe’nin dün gece sol kanadında Rodrigues’in bu kadar etkisiz kalması, arkasında orijinal bir sol bek olmaması mı yoksa yukarıda yazdığım takım kurgusunun eksikliği mi bu ikisinin arasında cevaplamak kolay değil. Üçüncü şık da futbolcunun biraz da kendisiyle ilgili olabilir.

Galatasaray’da oynarken yaptığım yorumları elbette unutmadım; takım oyunlarında futbolcuların üç boyutlu düşünebilmeleri gerekiyor. Rodriguez’de sanki bir boyut eksiği var.

Mesela hem Tolga hem Ferdi hem de Zajc oyunu Rodriguez’e nazaran çok daha derinliği olacak şekilde görebiliyorlar. Üçüncü de bu özellikleri sayesinde dün geceye damga vurdular.

Fenerbahçe’nin yenik duruma düştüğü bir maçı çevirmesi hatta son dakika golüyle de kazanması önemli bir başarı.

Son dakika golleri, hele böyle takım kurgusunun henüz olmadığı bir zamanda olması da hayırlı bir sonun emaresidir.

O son dakika golünün camiaya etkisini dün gece gördük. O fotoğraflar çok önemli ve değerlidir.

Geçen sezondan çok farklı olacağı ortadadır.

En önemli detay takımın uzun yıllardır aradığı büyük bir gol ayağına sahip olduğudur.

Gelecek haftaki sınav çok daha zor geçecektir.

Yazının devamı...

Nasıl Başlarsa Öyle Devam Eder

Bu tip maçlar kış öncesi grip aşısı olmak gibidir.
Aşıyı bilirsiniz vücuda güçsüz ya da cansız mikrop verilir. Bedene giren yabancı unsurlara karşı bünye hemen reaksiyon gösterir. Savunma hücreleri çoğalır ve güçlenir, kısa sürede aşı ile verilen mikropları yok eder. Vücut artık zor günlere hazırdır.

Teşbihte hata aranmasın Gazişehir güçsüz ve etkisizdi; aşı olmaktan başka bir durumu da görünmüyordu.

Maç sonu istatistik veriler bunu destekliyor.
Toplam pas 723-226; topa sahip olma oranı %76’ya 24.
İsabetli şut sayısı 9-0 ve skor da zaten 5-0.
Bu sayılar farkı açık bir şekilde ortaya seriyor zaten.

Fenerbahçe maça çok istekli başladı. Zaten ligin ilk maçların sonucuna göre bütün camianın aklında tek bir skor ve amaç vardı; 4-0 kazanmak ve lider olmak!

Dile kolay geliyor olabilir ancak 123 hafta sonra gelecek bir liderlikti bu beklenilen; en son 3,6 sezon önce bu koltuğa oturmuş, ancak dönemin şartlarına göre tutunamamıştı.

Bu maç içinde de çok kritik pozisyonlar ve kararlar oldu. Penaltılar ve gollerin bir kısmı için VAR’ın devreye girmesi gerekti.

VAR’ın olmadığı dönemde tüm takımların kaybettikleri ve haksızca kazandıklarını düşündüğümüzde çok da adil olmayan bir oyun oynandığını da ister istemez düşünüyoruz. Buralarda konuşulacak çok malzeme var!

Küçük bir karar gibi gözüken lehte ve aleyhte bir kararın bir takımın oyununa olumlu ya da olumsuz nasıl etki ettiğine de bu maçtan daha güzel bir örnek olmazdı herhalde.

Nasıl başlarsa öyle devam eder. Biz bunu Fenerbahçe özelinde fazlasıyla tecrübe ettik.

Başta bir teşbihle başladım, oradan devam edeyim. Fenerbahçe’nin geçtiğimiz sezonlarda bir özgüven sorunu olduğu da ortadaydı.

“Yine mi olmayacak, bu da mı girmeyecek, bu da mı gol değil?” soruları futbolcuların ve tabii ki taraftarın iliklerine işlemişti. Aynı zamanda camiayı çok kırılgan, üstelik kendi içine doğru kırılan bir yapıya da dönüştürmüştü.
İşte bunun ortadan kaldırılması için hem bol gol hem özgüven veren bir futbol önemliydi.
Takıma kazandırılan futbolculardan başta Emre Belözoğlu tam da bunu sahada başaracak bir aktördü. Dünkü kırılımın öncüsü oldu.

Ancak Dirar faktörünü konuşmalıyız. Sahada orijinal pozisyonunda oynamayan tek oyuncu olarak, Daum’un Ümit Özat’ı gibi Ersun Yanal’ın sol beki olur mu, yokluktan bir cevher çıkar mı sorusunun cevabı yavaş yavaş şekillenir, sanki.

Oyun genelde bu kanattan kuruldu. Net bir şey söyleyeyim Dirar’ın sol ayağı sağ gibi olsaydı dün en az iki gol daha atardı.
Bu arada ileride birbirinin yerine dönerek oynayan Kruse ve Muruqi’nin de rakip savunmanın tüm yapısını darma dağın ettiğini de ekleyelim.

Vedat öyle bir gol attı ki Kadıköy’de en son böylesine gösterişli golü ne zaman izlemiştik, hatırlamak bile güç.
Vedat yukarıda söz ettiğim özgüven vurgusunun en kritik unsuru olacaktır!
Yıllar sonra Fenerbahçe ve rakibi bilecek ki Vedat var!

Buraya kadar güzelleme yeter mi?
Keyfini çıkardı mı Fenerbahçeli?
Kuşkusuz bir Kırlangıçla bahar gelmez. Bundan sonrası biraz daha dikkat istiyor.

Bir başka gerçek var ki 3-0 olduğu 24. Dakika ile 4. golün atıldığı 74 arasındaki bölüm öyle çok da üretken değildi.

Fenerbahçe’nin bir oyun kurgusundan söz etmek için de çok erken.
Sezon içinde sıklıkla bu konuyu gündeme getireceğim; futbol kuşkusuz yetenekli ve kaliteli futbolcularla güzelleşiyor ama bu artık yetmiyor. Mesele sadece futbolcunun sahada şapkadan tavşan çıkarmasına indirgenemez.

Gazişehir bir ölçü vermiyor; hatta bu bakış açısıyla çok da bilinen bir gerçek vardır hata da yaptırır.

Savunmada bir arada oynayan futbolcuların sert rakipler karşısında nasıl tepki vereceğini tecrübe etmeden bilmek zor.

Takım kurgusu artık savunmadan itibaren başlıyor.
Ama güzel bir galibiyet.
Ferdi’nin gol atması gecenin en özel anıydı.
Yıllar sonra Fenerbahçeli bunun keyfini çıkarsın, mutlu olsun.

Yazının devamı...

Futbolumuz Ne Kadar Eder?

Futbolumuz her yıl sportif anlamda bence bir kısırdöngü ile debelenirken, Kulüpler katlanarak büyüyen borç batağının içinden çıkmaya çalışıyor. Yakın vadede buradan bir kurtulma umudu olmadığı gibi ana gelir kapısı durumundaki “maç yayını” kaleminin yayıncı kuruluşun hesabı döndürememesi nedeniyle bir sonraki dönemde bu paraları verecek bir yapının olmama tehdidi de kapıda görünüyor.

Buralara neden geldik ve nasıl kurtuluruz?

Digiturk’un 2016’da toplam üye sayısı 3.150.000 adetken, 2018’in 4. Çeyreğinde bunun da 2.610.000 sayısına düşmesi ve yeni sezonda üç aşağı beş yukarı bu kadar abone ile yola devam edileceğinin beklenmesi yayıncı kuruluşun yükümlülüklerini yerine getirememesinin başlıca nedeni olmuştur. (**)

, sorusunun cevabını ararken elbette onun yayın içeriğini beslediği unsurların da burada etkili olduğunu söylemeden geçemeyiz. Ürünün hangi pazarlama araçlarıyla piyasada tüketiciye sunulacağı bir profesyonelliktir. Ülke gerçekleriyle pazarlama stratejilerinin birbirlerini etkileyen unsurlar olduğunu mutlaka akılda tutmak gerekir; ancak meseleye sadece ülke gerçekleri çerçevesinden bakmak da artık bugünü kurtaramıyor.

“Futbolun yorumu” dediğimiz unsurun ülkede magazinel bir olguya dönüştürülmesi onu değersizleştirmektedir.

Bugün ekranlarda yorumcu olarak oturan ve pastadan büyük paralar alan kişilerin işin teknik taktik boyutunun çok çok altında kalan karanlık tarafına odaklanarak yaptıkları değerlendirmeler ürünü satın alan kişi için artık bir anlam ifade etmemektedir.

Premier Lig ile Süper Lig kıyaslaması sadece bir tarafta büyük paraların getirdiği konfor sayesinde yetenekli teknik direktör, yıldız futbolcu bolluğu ile açıklanamayacak kadar artık karmaşık bir hal almıştır. Bu karmaşıklığı anlamaya, çözümlemeye, kritiğini yapmaya çalışan yorumdur ilginç olan.

Önceki yıllarda 20 yıl başkanlık yaptığı için artık bırakması gerektiği yönünde Aziz Yıldırım değerlendirmesi yapan medyadaki yorumcuların bir kısmının ironik bir şekilde eleştirdikleri kişiden iki misli süre görev başında olmaları bu ülkenin en trajikomik durumlarından biridir.

Üstelik onların neredeyse tamamının bu ülkede futbolun kalbine hançer saplayan olay olurken meslek sorumluluklarını yerine getirmek yerine operasyoncuların şak şakçısı konumunu kendilerine layık bulmaları aslında gazeteci, haberci etiketini de gerektiği gibi taşıyamadıklarının en güzel ispatıdır.

“3 Temmuz’da ne yaptınız?” sorusuna bir cevabı olamayanların kokmaz, bulaşmaz şekilde etrafta hala medya mensubu olarak dolaşmaları bugün futbolumuzun en temel sorunlarının başında gelmektedir, bu unutulmamalıdır.

Hiç kuşku yok ki futbolumuz için milat 3 Temmuz’dur. Futboldan anlamayan ve tamamen siyaseten bir amaç güdelerek gerçekleştirilen bu kumpas sonrasında sadece gelirler azalmadı futbola duyulan güven de yok oldu.

O tarihlerde futbolun bağırsaklarının temizliği olarak görülen operasyona özellikle futbol dünyamızdan alkış tutanların ne kadar sığ ve dar görüşlü olduklarını aradan geçen 8 senenin sonunda çok daha iyi anlayabiliyoruz.

3 Temmuz’un hemen bir kaç gün öncesinde dört büyük Kulübümüzün toplam piyasa değeri 2 milyar € mertebelerinde ve hızla büyüme trendi içindeydi. 2 yıl sonra bu tutar dörtte birine kadar gerilemişti. (*)

Bugün bırakın değerden konuşmayı borç batağında bir tablo ile karşı karşıyayız ve reelde böyle durumlardaki şirketleri normal şartlarda Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu ve Trabzon’daki herhangi bir çayocağı sahibine bedelsiz devredebilirsiniz.

Futbol etkisi çok büyük bir spor organizasyonudur. Eğer 3 Temmuz olmasaydı bugün büyük bir ihtimalle onun etrafındaki hemen tüm bileşenler de büyüyecekti.

3 Temmuz’dan hemen bir sene önce gerçekleştirilmiş yayın ihalesinin 321 milyon dolar gibi rekor bir teklifle sonuçlanmış olduğu unutulmamalıdır. O gün futbolumuzun karşılığı reelde onunla ölçülebilirdi.

Beş yıl sonra zorla ittire kaktıra 500 milyon dolara çıkması futbolumuzun değerinden değil, siyasetin yardımıyla olmuştur ki bunun 3,8 TL’ye sabitlenmiş dolar kuruyla ölçülmesinin ne kadar anlam taşıdığı da ayrı bir tartışma bahsidir.

Futbol, 3 Temmuz’dan bu yana güvenirliği olmayan bir duruma dönüşmüştür. 3 Temmuz yargısının aradan geçen 8 senenin sonunda hala ortada kafa bulandıran şekilde durması hiç kuşku yok ki futbol izleyicisinin durum karşısındaki tutumunda da belirleyici olmuştur.

Sorunu tarifleyemediğiniz ve üzerini örtmeye çalıştığınızda geriye kalan şaibe olur.

Tam da şuyuu vukuundan beterdir, sözünün karşılığıdır!

Zamanında 3 Temmuz’un büyük bir kumpas olduğunu net olarak ortaya koyabilmek gerekiyordu.

Yok eğer 3 Temmuz bir kumpas değilse o zaman en ağır şekilde cezalarının verilip, tüm paydaşlarının futboldan uzaklaştırılmalıydı.

Bugün ister istemez saha içinde ve dışındaki her olay 3 Temmuz miladıyla değerlendiriliyor.

Premier Lig’deki en sıradan tartışmalı bir pozisyona ülkemizde olmadık anlamlar veriliyor. Çünkü gerisinde ne olup bittiğini kimse bilinmiyor. Hiçbir şey yoksa bile o şuyuu’nun yarattığı bir kafa karışıklığı var. Herkes ister istemez bu zihin bulanıklığını yaşıyor.

3 Temmuz sezonunda saha içinde maç yöneten tüm hakemler sonrasında görev yapmaya devam ettiler.

Futbolcular sahadaydı. Yöneticiler de koltuklarında…

Bakın ne olduğunu bilerek yazıyorum, 3 Temmuz benim için neden ve kim tarafından yapıldığı ve sonuçlarından kimlerin nasıl nemalandığına kadar bilinen “net” bir olaydır. Yıllarca da bunu dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Ancak kamuoyu dediğimiz olgunun farklı bilgilenme, öğrenme yolları vardır ki bunlar daha çok anonim gelişir ve oluşur. Algı dediğimiz o büyülü fenomenin yarattığı önyargıyı ortadan kaldırmanız tek başınıza mümkün değildir. Bu aynı zamanda çok büyük bir deformasyon anlamına da geliyor.

Cüneyt Çakır’ın Türkiye’de başka Avrupa’da başka maç yönetiyormuş görüntüsü işte bu büyük algının sonucudur. Kafalar karışıktır. Daha bugün, sezon başlamadan MHK Başkanı hakkında oluşturulan da böyle bir şeydir. O bundan sıyralabilmek için geçen senelerin tartışmalı maçlar yöneten iki hakemini kurban olarak seçip, işine son veriyor. İkna edebiliyor mu? Yetiyor mu? Hayır! Aksine daha da kafaları karıştırıyor. Demek mesele sadece şuyuu değil, vukuunda da bir şeyler dönmüş diye düşünüyor insan. Kısır döngüyü görebiliyor musunuz?

Sıradan bir futbol izleyicisi Türkiye’deki oyunu temiz bulmuyor. Sahada olan biten her şeye karşı şüpheyle bakıyor. Üstelik bunu da besleyen, büyüten bir ortam var ki en başından beri anlatmaya çalıştığımız 3 Temmuz algısıyla birleştiğinde içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Bu artık aynı zamanda kendini bitiren, zehirleyen, yok eden bir canavardır.

Net olarak söylüyorum bugün sahnedeki aktörlerin hiçbiriyle daha değerli bir ortam yaratmanız mümkün değildir. Yetmez!

Hakemlikten gelme yorumcuların hakem kararlarını yorumlama formatına ve jargonuna bir bakın; en büyük ipucunu onlar veriyorlar bize. Adamın ciğerini bilirim diyor bir tanesi yıllardır. Bu bir empati yeteneğidir ve büyük bir ihtimalle o ciğer yıllar önce görevi aynı kafa karışıklığı ile icra etmiştir.

Faal olarak hakemlik yapanların görevlerinin sonlarına doğru gelecekte MHK içinde görev alma plan ve programıyla hareket ederek lobi oluşturduklarını dinliyoruz son bir kaç sezondur. Bu tuhaf ötesi, acayip bir durumdur.

MHK dışında kalan emekli hakemlerin bir süre medyada en keskin yorumu yaptıktan bir dönem sonra MHK’ye ya da Federasyon’da benzer bir göreve gelmesiyle başka bir şeye dönüşmesi de artık oldukça sıradan bir durum olmuştur.

Görevlerine son verilen Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar’ın bu sene medyada yorumcu olarak hakem hatalarını yorumlamaları beklenen bir son değil midir?

Bir sene sonra da MHK’da görev almaları işlerinin doğal sonucu değil midir?

İki sene sonra genç hakemlerin hocaları olmaları?

Üç sene sonra Bülent Yıldırım ve Serkan Çınar’ın nasıl maç yönettiklerini kim hatırlayacak?

2006 yılının şampiyonluğunun el değiştirdiği bir maç yönetmiş hakem yıllar sonra insanlara hodri meydan diyebiliyor. 13 yıl boyunca neden sustun da bugün bu cesareti gösteriyorsun?

Ama bu ülkenin gerçeğidir.

Tribünleri dolduran 20’li yaşlardaki taraftar bunu ne kadar bilebilir?

Konuşacak, yazacak, anlatacak o kadar çok detay var ki…

İşte deniz bitti. Su kalmadı, sığ, kokuşmuş bir birikintide herkes kendini kurtarma telaşına düşmüş durumda.

Yayıncı kuruluş zarar ediyor ve sözleşmeyi bozmak istiyor. Zorla güzellik olur mu olmaz mı, orta yol nasıl bulunur göreceğiz. Ancak hepimize burada bir sorumluluk düşüyor.

(*) http://www.milliyet.com.tr/skorer/uzay-gokerman/3-temmuz-un-maliyeti-2898595

(**)https://t24.com.tr/yazarlar/tugrul-aksar/digiturk-bu-yukun-altindan-kalkabilir-mi,22841

http://twitter.com/uzaygokerman

Yazının devamı...

3 Temmuz’un Maliyeti

3 Temmuz’un ne olduğu ve futbolumuza ne yaptığını biraz da finansal verilerle okuyalım. Malum günümüzde en temel belirleyici etken o oldu.

13.02.2009 tarihinde Hürriyet’te yayınlanan bir haberle başlayalım önce; okuyalım:

Fenerbahçe 3 Temmuz’un arifesinde Avrupa’nın ilk 20 büyük ekonomisine sahip kulübünden biri olmuştu ve her sene biraz daha büyüyordu. Belki bu birkaç sene içinde Şampiyonlar Ligi’nde daha büyük başarılara dönüşecek, Türkiye puanlar kazandıracak, lig ikincisinin de direkt katılım hakkı olacak hatta üçüncü takımı zorlayacaktı. Böylece Türkiye’nin UEFA’dan her sene önemli bir girdisi sağlanacaktı. 40-50 milyonları değil, 100-125 milyon euroları konuşuyor olacaktık.

Soruyu şöyle soralım.

Bu finansal büyüklük, Türkiye’ye dışarıdan para girişi sadece Fenerbahçe’yi mi büyütürdü yoksa bir kaç sene içinde bu girdi başka araçlara da yönelip, Türkiye içindeki rekabeti canlandırarak diğer kulüpleri de içine dahil eder miydi?

Bugün bu sorunun cevabını herkes rahatlıkla verebilecek durumdadır.

Şimdi de 27 Haziran 2013 tarihli bir gazete haberini okuyalım.

Alt alta yazalım daha belirgin hale gelsin. 3 Temmuz 2011 öncesinde finansal yapı neredeymiş onu hatırlıyoruz.

Bugünlerde paranın döviz karşılığını görmeden anlamak mümkün olmuyor, o halde çevirelim. 27 Haziran 2011 tarihli Merkez Bankası kuruna göre Euro paritesi 2.32 TL.

3 Temmuz’un futbolumuza ne yaptığının farkında mıyız? Bir başka gazete haberi daha okuyalım.

Şimdi de 5 Haziran 2014 tarihinde Milliyet Gazetesinde çıkan bir başka haberi okuyalım.

Fenerbahçe, söz konusu sezonun 23. haftasındaki Gençlerbirliği maçına üzerinde “Kulübümüz 2013 yılında 94 milyon TL vergi ödemiştir” yazan pankartla çıkmıştır. 94 milyon TL yaklaşık hesapla o günün kurlarına göre 40 milyon €’dur. 470 Milyon TL’nin önemli bir kısmının 2005’ten sonra ödendiğini varsayılır, kur da ortalama 2 TL kabul edilirse Fenerbahçe’nin devlete bu sürede 235 Milyon € vergi ödediği gibi sonuç çıkar. Birbirleriyle uyumlu ve orantılı tüm veriler Fenerbahçe’nin nereden nereye geldiğini bize bir kere daha göstermiyor mu?

Bugün futbol kulüplerimizin geldiği durum ortadadır. Fenerbahçe dahil hepsi borç batağına saplanmış durumdadır. Bir futbolcu transfer edebilmek için yöneticiler oturup çok bilinmeyenli bir denklemi çözebilmek için aynı sayıda denklemi kurmaya çalışmaktadırlar. Kuşkusuz yetmemektedir, işin içinden çıkılamamaktadır.

Spor medyasının durumu da ortadadır.

3 Temmuz’a alkış tutan, ilerisini görmekten aciz, günlük yaşayan, küçük beyinli gazeteci, haberci, yorumcu, radyocu, televizyoncu topluluğu her geçen gün daralan iş ortamında kendilerine tutunacak yer bulmak için bu sefer birbirinin ayağını kaydıracak noktaya gelmiştir.

3 Temmuz’un üzerinden bugün itibarıyla tam 8 sene geçti. Şimdilerde tribünleri dolduran ve 18 ile 24/25 yaşında olan gençler o yıllarda 10-16’ydı. Anlatabilmek, hatırlatmak gerekiyor.

Son olarak da düşünmek için küçük bir ipucu:

3 Temmuz döneminde TFF’de görev alan Lütfi Arıboğan’ın eşi akademisyen Deniz Ülkü Arıboğan’ın merhum babası, akademisyen, derin istihbaratçı Sn. Mahir Kaynak uzun yıllar önce bize şöyle bir anahtar vermişti.

Bugün biraz düşünün…

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/fenerbahce-111-milyon-euro-yla-dunya-zenginler-ligi-ne-sicradi-10991792

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/3-temmuz-3-milyar-tl-goturdu-23594375

[3] https://www.finansgundem.com/haber/sike-takimlari-eritti/387113

http://www.milliyet.com.tr/vergide-af-krizi-besiktas-galatasaray-fenerbahce-1892833-skorerhaber/

http://twitter.com/uzaygokerman

uzaygokerman@gmail.com

Yazının devamı...

Şampiyonluk Puanı

2018-19 sezonu geçtiğimiz hafta yapılan maçlarla tamamlandı. Galatasaray şampiyon oldu; Bursaspor, Erzurumspor ve Akhisar Süper Lig’den ayrıldılar.

Her sezon ortasında şampiyonluk mücadelesi devam ederken bir takım matematiksel hesaplar yapılır ve şu soru sorulur; “bu sene şampiyonluk puanı kaç olur?”

Şimdi bunu biraz daha derli toplu bir tabloda toplayalım.

3 Puanlı sisteme geçtiğimiz 1987/88’den sonra tam 32 sezonu geride bıraktık.

Ligimiz 1994/95 sezonundan itibaren 18 takımla 34 maç üzerinden oynanıyor. Öncesinde farklı yıllarda bu sayı artmış bir yıl 36, diğer yıl 38 olmuş ya da azalmış; 30 maçla tamamlanmış. Ancak maç başına ortalama puana bakıldığında takım sayısının etkisi büyük standart sapmalar yaratmıyor.

Tablodan da takip edileceği gibi 32 sezonun ortalama şampiyonluk puanı 77 yani maç başına 2,29 olmuş. Bu ne demek; bir takım 25 galibiyet veya eşdeği aldığında şampiyon oluyor diyebiliyoruz.

2010/11 sezonunu 82 puanla şampiyon tamamlayan Fenerbahçe geride bıraktığımız 10 yılda 80 puanı geçen tek takım özelliğiyle göze çarparken sezonu da 26 galibiyetle bitiriyordu.

Bu sezon Galatasaray uzun yıllar sonra ilk defa 70 puan barajının da altında kaldı. 16 takımla 30 maç üzerinden oynanan ve yine Galatasaray’ın 66 puan ile şampiyonluğa ulaştığı 1992/93 sezonundan ve yine 30 maç üzerinden oynanan 1990/91’den sonra 3 puanlı sistemde alınan en düşük toplam puan oldu. Ancak 1990/91 sezonnunda ulaşılan 2,20 ortalama puan 2018/19’daki 2,03’ten çok daha iyi bir sonuçtu.

Aşağıdaki tablo takımların en düşük puanla şampiyonluğundan yükseğe doğru sıralanmıştır.

32 yıl içinde maç başına en yüksek puan ortalamasını 2,58 ile Fenerbahçe almıştır. Bunun değerini biraz daha aşağıdaki Avrupa ortalamalarıyla kıyasladığımızda çok daha iyi anlayabiliyoruz.

Buradan bir başka veriye; takımların, 32 sezon ortalaması olan 77 puanın üzerinde kaç defa şampiyon olduğuna bakalım.

Tablodan da takip edileceği gibi takımlar 17 defa 77 puan barajı aşılarak şampiyon olmuş.

15 defa da 77 puan barajının altında şampiyon olmuşlar.

Durumumuzu bu sezon Avrupa’nın beş büyük ligindeki genel bir tabloyla da karşılaştıralım.

Geride bıraktığımız 2018/19 sezonunun en önemli polemiklerinden bir tanesi ligimizin kalitesi ve marka değeri oldu. Öncelikle kulüplerimizin içinde bulunduğu finansal sıkıntıların takım kurmada nasıl büyük zorluklar yaratıyor olduğunun bir tespiti yapalım.

Bununla birlikte Manchester United ve Real Madrid örnekleri çok para her zaman başarı, kalite, güzel futbolun karşılığı olmadığını da bize hatırlatıyor olmalıdır.

Hele bu sezon Ajax ve Tottenham’ın Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Liginde yaptıkları da bunu destekler niteliktedir.

Sonuçta biz sorunlarımızın da farkındayız ve kendimizi onlarla kıyasladığımızda gerçekler gün gibi ortaya çıkıveriyor.

Bu sezon VAR ile yeni boyut kazanan hakem kararları ve hataları konusu aslında kazananın da kaybedenlerin de en fazla tartıştığı konu oldu.

Yukarıdaki tablolardaki veriler de gösteriyor ki Süper Ligin 2018/19 sezonu tüm zamanların ve Avrupa’daki eşdeğer liglerin çok çok altında kaldı.

İngiltere, hem heyecan hem daha adil, kazanana daha fazla avantaj sağlaması adına 3 puanlı sisteme geçen ilk ülke olmuştu.

Çok basit bir örnek vereceğim;

Bu sezon küme düşen takımın 2 puanlı ve 3 puanlı sisteme göre nasıl değiştiğini görmek adına çok çarpıcıdır.

Ligin en fazla beraberlik alanan takımı olan Bursaspor 2 puan üzerinden hesaplama yapılmış olsaydı ligde kalacaktı.

Demek ki bazı özel koşullar ve kurallar futbolun kalitesini yükseltmek ve daha heyecanlı adil, rekabetçi bir lig için koyulabiliyor.

69 puan şampiyonluk için yeterli olmamalı bence ve bunu zorlayıcı, değiştirici başka kurallarla 70 puanın üzeri zorlanmalıdır.

Bu lig tablosu sadece şampiyonu değil, Avrupa Ligi’ni de yakından ilgilendiren sonuçlar içeriyor. 3. Beşiktaş, Galatasaray’ın çift kupa kazanması nedeniyle Avrupa maçlarına grup aşamalarından Eylül ayında başlarken Trabzonspor Temmuz sonunda eleme maçlarına çıkıyor.

70 puanının altında kalma durumu bu takımların kendi aralarında yapacakları bir Süper Final maçları şeklinde bir kurala dönüştürülebilir.

Bu konuyla ilgili ilk defa Twitter’dan öneride bulunduğumda yoğun olarak Galatasaraylılardan şampiyonluk kazanıldığı için Sivasspor maçına yedek ağırlıklı kadroyla çıkıldığı mazereti öne sürülmüştü. Kural devrede olsaydı belki Galatasaray bu maçı önemseyecek ve kazanacak, ligi de 72 puanla bitirmiş olacaktı.

Ayrıca 2006-07 sezonunda Fenerbahçe ligin tamamlanmasına iki hafta kala 64 puan ile şampiyonluğu garantilemiş olmasına karşın, bunlardan biri Galatasaray derbisi olmak üzere kalan iki maçını da kazanarak ligi 70 puan ile tamamlamıştı.

Bu tür ekstra kurallar ve bonuslar sezon içindeki hesapların farklı yapılmasını da sağlayacaktır.

Düşünülmesinde yarar var diyorum.

Veriler: Mackolik

http://twitter.com/uzaygokerman

Yazının devamı...

Yanal’ın Fenerbahçesi Nedir?

Fenerbahçe için bitse de gitsek haftalarının sondan ikincisinde, olabilecek en güzel mevsimde Erzurum deplasmanından kazanılan 3 puan son maçı 6. sırada tamamlama heyecanına taşıdı.

Hatırlarsanız Galatasaray’ın Erzurum deplasmanı ne tantanalı olmuştu. Yine ulusal bir mesele haline getirilmişti.
Neyse…

Fenerbahçe nasıl; hiç bildiğiniz gibi değil. Geçtiğimiz yıllardan söz ediyorum. Daha iyisi mümkün müydü, kuşkusuz son 17 maçta daha başka şeyler yapılabilirdi.
Zaten sezonun bu bölümü için Ersun Yanal’a en büyük eleştirilerimiz de burada yoğunlaşıyor.

Şöyle bakalım; ligin son sekiz haftasında izlediğimiz, o güne kadar çoktan şampiyon ilan edilen Başakşehir’in kadrosu çok mu kaliteli?

Bunu Beşiktaş ve Galatasaray maçlarının ikinci yarılarını hatırlayarak cevaplandırmaya çalışın.

Soruyu bir başka şekilde soralım; F4’un yarı finalinde Fenerbahçe potasını üçlük yağmuruna tutan Efes’in finalde CSKA’ya aynı şekilde yenilmesi Efes’in oyunu ve takımı hakkında bize nasıl bir fikir verir?
Kaybetmesine karşın Fenerbahçe Beko’yu Anadolu Efes’ten ayıran detay nedir?
Fenerbahçe’nin hiç Larkin gibi bir oyuncusu oldu mu?
Yarı finali bir kenara bırakalım, orada olmayanlar başkaydı ama hiç eksikliğini hissetti mi?
İşte haftalardır farklı cümlelerle ve örneklerle anlatmaya çalıştığımız temel gerçek budur.
Takım oyunları kısa vadede sonuç, uzun süreçte iyi oyun vadediyor olmalıdır.

Kasımpaşa, Akhisar ve Erzurumspor serisini elbette bir sonuç olarak değerlendirmek mümkün olabilir ama o zaman da devamlılık, birbirini tekrar eden bir oyun görmemiz gerekir.

Kasımpaşa’ya karşı başka, Akhisar’a başka, Erzurumspor’a bambaşka oynuyorsanız burada oyunu siz değil rakipleriniz belirliyor demektir.

Ben en azından küçük kırıntılarla da olsa Ersun Yanal’ın kafasındaki oyunu görmek, öğrenmek, fikir sahibi olmak istiyorum.

Ligdeki bir çok takım ve teknik adamın kendine has bir anlayışı var. Bunu iyi ya da kötü şeklinde ayırmıyorum.

Bir teknik adam için kimsenin şampiyonluk beklemediği şu 17 maçtan ve içinde bulunulan bu hedefsiz durumdan daha büyük bir şans olabilir miydi?

Al sana hazırlık kampı…

Bu yazıyı maç ile ilgili değil, Fenerbahçe’nin gelecek sezon planlaması için fikir vermesi adına yazıyorum.

Evet, Fenerbahçe’nin kadro kalitesi şampiyonluk için yeterli olmadığını bize gösterdi. Bazı futbolcuların bu takımla ilgileri bile yok. Bu hayatın içinde olan bir durum; Moses’in neden Premier Ligde değil de burada olduğu sorusunun cevabıdır.
Veya Valbuena’nın geçen sezon ile bu sezon istatistiklerinin neden bu kadar farklı olduğu…

Bu kadar laftan sonra belki gereksiz olacak ama bir merakımı da burada dile getirmek isterim; Ersun Yanal’ın maç boyunca yerinde durmaksızın sürekli oyuna müdahale ettiğini görüyoruz. Ne diyor acaba ve ne istiyor? Sonuca bakarak merak ediyorum. Bu heyecanın, telaşın karşılığı daha başka olması gerekmez miydi?

http://twitter.com/uzaygokerman

Yazının devamı...

Fenerbahçe’nin Doğru Oyunu

Sezonun belki de en doğru, en güzel ve en sonuç alıcı maçlarından birini oynadı Fenerbahçe.

Çok daha önemlisi kazanmasıydı; çünkü olmaması gereken bir yerde yaşadığı stres Erzurumspor’un ikindi maçında 3 puan almasıyla artmıştı. Üstelik iki hafta sonraki adres Erzurum’du. Kazanamasaydı; yine elde kağıt kalem hesaplar yapılacaktı.

Fenerbahçe bu hesapları neden yapmak zorunda kaldı; artık bugünün konusu değil. Konuşulması gereken başka şeyler var.

Önce doğru oyunu konuşalım.
İstasyon oyunu; sahanın ve pozisyonun durumuna göre küçük, orta ve büyük üçgenler kurarak rakip alanda geniş boşluklar yaratıp ceza sahasındaki oyuncuya en müsait gol vuruşu hazırlama ve asist yapma taktik düzeni olarak tanımlayabiliriz.

Fenerbahçe geçen sezon buna çalıştı. Ancak sıra dışı zincirleme talihsizlik yaşadı. Her talihsizlik puan kaybı, her puan kaybı stres yükledi takım üzerine.

O sıra dışı talihsizliklerden biri ve benzeri dün Harun’un yediği goldü. Böyle golleri bir büyük takım kaç sezonda bir yiyor? En son ne zamandı hatırlıyor musunuz? Bunun için bir sürü neden sayabilirsiniz ama netice itibarıyla talihsizdir.

Fenerbahçe maçın başından itibaren sağ kanattan Dirar, Isla, Eljif, Topal ve Jailson ile işte bu istasyon oyununu oynamaya çalıştı.
Sağdan yapılan ortalara da soldan gelecek boş oyuncular arandı durdu.
Büyük bir kısmı başarısız oldu. Zaten futbolda tekrarlarla öğreniyorsunuz.

İkinci yarının sonlarında ofsayt gerekçesiyle sayılmayan tam bir takım oyunu golüydü.
Pozisyon bana göre ofsayt değildi ancak VAR tam tersi karar verdi.
İlginç olan Eljif’in golünde Dirar’ın durduğu yere bayrak kaldırıp golü iptal etmeye çalışan yardımcının iptal edilen golde Soldado için o bayrağı kaldırmamasıydı.
Bu iki pozisyon standart sapmanın sapmasıdır.

Yardımcı sayılan golde bayrak kaldırırken müdahale etmemesi gereken bir pozisyona karışırken hatalıydı; oysa Soldado’nun pozisyonu için de en doğru kişiydi ve ona göre temizdi. VAR karıştı.

Burada çok ciddi bir sorun var. Bu çözülmeden hakem sorunu ortadan kalkamaz.

Hazır hakem konuşuyorken Veysel Sarı-Soldado ikilisinin mücadelesinde Veysel’in attığı yumruk/dirsek için Halis Özkahya hangi hafifletici nedenle sarı kartını gösterdi yine hakemlik açıklamasına ihtiyaç var.

Buralarda standartlar zorlanıyor ve hakeme, takıma göre değişkenlik gösteriyor. Kamuoyunun anlaması için böyle pozisyonların tartışılması gerekiyor. Hakem hatalı karar vermişse hakeme de anlatmak adına. Yarın benzer bir durumda aynı yumruğu Soldado atıp kırmızı kart gördüğünde ki daha kolay olabiliyor işte o zaman kıyamet kopuyor.

Soldado dün akşamın topsuz oyun kahramanıydı. Tam ve kusursuz bir santrafor örneği verdi.
Tüm gol pozisyonlarının içinde görünmese de vardı.
Valbuena’nın serbest vuruşunda barajdaki yeri, üzerine gelen topun geçmesi için boşluk yaratması da Fenerbahçe’nin bu maçı kazanmasını sağladı.
İleride Kasımpaşa savunmasıyla mücadelesi bu maçın kırılma pozisyonlarını sağladı. Mesele sadece gol atmak değildir. Bu maçı sadece Soldado’yu takip ederek bir kere daha izlemenizi öneririm.

İstasyon oyunu dedik, kuşkusuz en iyileri Dirar ve İsla’ydı.

Yine bir başka ezber; ceza sahasına şişirme ortalar yapmak yerine böylesi üçgenler kurup içeri girmek gerçek bir oyun planı ve alternatiftir.

Valbuena’nın bu anlamda rakip kaleci ve savunmalarını çalıştıran ortalarını örnek verebiliriz.

Fenerbahçe’nin kazanması çok önemliydi; ama oynadığı oyunu da önemseyenlerdenim.

http://twitter.com/uzaygokerman
uzaygokerman@gmail.com

Yazının devamı...

Fenerbahçe’nin Vizyonu…

Fenerbahçe’yi, tarihi, mazisi, forması ayakta tutuyor; yoksa bu oyunun, futbolun karşılığı çok daha beter yerlerdi; bunu yazarken daha beter neresi var diye de sormadan edemiyor insan.

Yazık!
Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor maçlarında hep aynı senaryo tekrar etti.
Rakipleri Fenerbahçe’nin adının büyüklüğünden ürktüler, hatta korktular.
On kişi kalan rakiplerinin üzerine gitmeye bile cesaret edemediler.

Evet; bu sözlerden alınması, düşünmesi ve içerlenmesi gereken birileri varsa bunlar da Fenerbahçe’nin idari, yönetimsel ve sportif anlamda gücü ellerinde bulunduranlar olmalıdır.
“” diye kendilerine soruyorlar mı, hiç sanmıyorum.

sorusunu daha sezonun onuncu haftasından itibaren sorduran ve bugün son dört haftaya girilmişken fikstür ve puan hesabı yaptıran bu mümessiller sanıyorlarsa “;” unutturulmaz!
Bu beceriksizlik, iş bilmezlik asla unutulmayacak, unutturulmayacak!

Fenerbahçe her geçen gün ürettiği, sahip olduğu değerleri tüketiyor.
Ne adına?
Şu günleri görmek yaşamak için mi?

Fenerbahçe’nin bir oyun planı olmaması teknik adamlık meselesidir.
Haftalardır bir çözüm üretmesini bekliyoruz Ersun Yanal’dan. Ne yapacağını kendisi biliyor mu?
Oyun planı nerede kurulur ve bir kaç taktik varyasyon ile pekiştirilir? Antrenmanlarda mı maçlarda mı?
Antrenmanlarda ne çalışıyor bu takım?
Fenerbahçe ceza sahasına duran toplar dahil kaç orta yaptı?
Birbirinden ayırt edici tek bir fark gördünüz mü?

Ortada bunların hiçbiri yokken Valbuena’nın sihirli dokunuşuyla çözüm üretmenin futboldaki karşılığı şapkadan tavşan çıkarmaktır. Bu dönemler bitti; sorunu takım halinde çözemiyorsanız günü kurtarıyorsunuz demektir.

Ersun Yanal bu takıma taktik çalıştırıyor mu?
Çalıştırıyorsa biz bunu neden görmüyoruz?
Sorun yine futbolcuların becerisi, kalitesi, niteliğiyle mi açıklanacak?
Fenerbahçe futbol takımında herhangi bir milli takımın formasını giymeyen kaç futbolcu var?

Bakın, futbolu böyle görmeye, takip etmeye devam ederseniz, başarısızlıktaki sorumlulardan olursunuz.

Fenerbahçe futbol takımı kendi haline bırakılmış, oyuncuların yapacaklarına kalmış bir şekilde oynuyor.
Bir bakıyorsunuz Soldado, Valbuena, Hasan Ali, üçü birden sol tarafta topu düzeltip orta yapmaya çalışıyor; ceza sahası içinde kim var ne var önemli değil, yeter ki o topu bir an önce gönderelim.
Orta yapılıyor, kaleci rahat bir şekilde topa sahip oluyor ve her şey yeniden başlıyor.
Yahu üçünüz aynı bölgedeyken topu ceza sahasına ortalamak, kaybetmek yerine oradan başka yöne çevirelim, ceza sahasına daha fazla adamla girelim, diyecek bir var mı? Bunu ben mi söylemeliyim?
Kaç boşa giden orta yapıldı?

Evet, Fenerbahçe böyle oynamamalı, oynatılmamalıdır. Bir futbol aklı olmalıdır.

Mutlak surette mücadele şarttır ancak meseleyi merkezine indirmemek gerekir.

Taraftar özellikle ikinci yarı önemli bir tepki, reaksiyon ve etki yarattı. Bu geçen sezonlarda olsaydı Fenerbahçe’nin kaybedilmiş sezonları yaşanmazdı diye düşünüyorum.

Beraberliğin önemli bir katkısı taraftardan geldi.
Rezil kırmızı karttan sonra özellikle hakeme yöneltilen tepki Cüneyt Çakır’ın kararlarını etkiledi.
Kırmızı karta neden olan iki sarı kart uygulaması da Cüneyt Çakır’ın kendi yorumuydu. Bir hakem benzer pozisyonlarda takıma göre karar veriyorsa orada sorun var demektir. Benim bildiğim 10 sezondur ortada büyük bir sorun var.

Fenerbahçe yönetimi maç sonunda yaptığı yeni tür vizyon anlayışıyla o kadar etki yaratmış olacak ki oynadığı büyük maçları hep on kişi oynuyor.

Bir önceki yönetim herkesle kavgalıydı, yapamıyordu; şimdikiler de Hazreti İsa’nın biri tokat atarsa diğer tarafını çevireceksin ilkesini uyguluyorlar. Böylece Fenerbahçe artık sürekli dayak yiyen, bunu alışkanlık haline getiren bir yapıya bürünüyor.

Ben sonunda Fenerbahçe’nin o bir türlü anlaşılamayan vizyonunu sanırım anlamaya başladım.

Gerçekten çok iyi oldu!

http://twitter.com/uzaygokerman

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.