SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Ahmet Türk’ün üç hali

.

Milliyet Haber


Sahne 1:

12 Eylül’den önce milletvekiliydi. Milletvekili ağabeyi öldürülünce siyasete girmişti.
Darbeden sonra tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’ne nakledildi.
Kapıda dayakla karşılandı.
20 gün hücrede tutuldu.
İşkencede 56 marş ezberletildi.
Yaşadıklarının bir kısmını, 78’liler Vakfı’nın sözlü tarih çalışmasında şöyle anlattı:
“Havalandırmada hepimizi cop ve kalasla döverlerdi. Ortalık kan gölüne döner, bizi orada sürüklerlerdi. Foseptik çukurunda, pisliği alıp üstümüze sürmeye zorlarlardı. Üstünde az pislik olan daha fazla dayak yerdi. O yüzden insanlar daha çok pisliğe bulanmak için birbirleriyle yarışırdı.
“Mahkemeye giderken ring arabasında bir asker sırtıma oturur, dizini üzerime koyar, salona kadar sırtımda giderdi. Dönerken yine ring arabasında etrafımızda halka oluşturup ‘Yürüyerek marş söyleyin. Birbirinize çarparsanız dayağı yersiniz’ diye küfür ederlerdi. Tabii ellerim arkadan bağlı halde marş söyleyip yürürken dengem bozuluyor; birisine çarptığım zaman coplar kafama inerdi.
“Bir gün mahkemeye girerken birisine ‘Merhaba’ dediğimi Esat Oktay’a ihbar etmişler. O, 300 askeri büyük salonda toplamış. Çırılçıplak soydu beni, külotumu da çıkardı. Copunu aldı. Bütün vücudumu dövdü. Sonra askerlere, ‘Yok mu bunu becerecek kimse’ diye bağırdı.
“Yıkadığımız bulaşıkların pis suyunu içirirlerdi bize... Bazı insanlara pislik yedirildi. O insanlar gözümüzün önünde işkencede öldürüldü. O dayak ve işkenceden 35’e yakın insan yaşamını yitirdi Diyarbakır Cezaevi’nde...
“Bir kinin, bir nefretin gelişmesinin nedeni oldu orası... Eğer Diyarbakır Cezaevi’ndeki o uygulamalar olmasa, belki bu kadar insan silahını alıp dağa çıkmazdı.”
* * *


Sahne 2:

Ahmet Türk, Diyarbakır Cezaevi’nde 3 yıl yattı. Sonunda beraat etti.
1983’te çıktığında boynunu çeviremez haldeydi, sol kolu tutmuyordu, bağırsakları jiletlenmiş gibiydi. Kalbine yıllar sonra pil takılacaktı.
Yaşadıklarından kinlenmedi, dağa çıkmadı, yeniden siyasete girdi.
1993 Nevroz’unda, Öcalan sivilleri çekip ateşkes ilan ettiğinde ben de Bekaa’daydım. Onca acının içinden kalkıp gelmiş Ahmet Türk, orada yine barıştan, ille barıştan söz ediyordu.
Ama yetmedi, bitmedi.
2012 Nevroz’unda üniformalı bir polis yumrukladı milletvekili Ahmet Türk’ü... Yumruktan ağırı, köşe yazısı kılığına girmiş şovenizmin, yumruğu alkışlayan dili oldu.
Ama hastanede nefret kusanları yatıştıran yine oydu:
“Bu yol, aklın yolu değil. Sorunlar diyalogla çözülür” diyordu.
* * *


Sahne 3:

30 yıl önce Ahmet Türk’ü çırılçıplak soyup kalasla döven, foseptik çukurunda yüzdüren, bulaşık suyu içiren devlet, 30 yıl sonra “Ben kendi zulmümden bir nefret dağı yarattım. Baş edemiyorum. Gel sen görüş” diye yardıma çağırdı.
Onu çağırdı, (bugün utanması gereken ırkçıların dalga geçtiği gibi soyadı “Türk” olduğu için değil), çektiği onca eza, onu hala aklın yolundan, sağduyusundan, barış tutkusundan çeviremediği için...
“İmralı dönüşü gözleri parlıyordu” demişler onun için...
Dileyelim daim olsun.
Parıltı, en çok onun gözüne yaraşır çünkü...

Yazarın Diğer Yazıları

  1. En iyisi laiklik
  2. İhvan iktidara hazır değildi
  3. Mısır’da ne oldu?
  4. ‘Ordu bölünebilir’
  5. İşte vurulma anı
  6. Cuma gerginliği...
  7. İyiliğin dönüşü
  8. AB de gidiyor, barış süreci de...
  9. Polis devleti gibi
  10. REVİRE BİBER GAZI

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.