Bir babanın kızıysanız, hele de o baba size yürürken başı dik olmayı, düşünürken özgür olmayı, haktan yana olmayı öğretmişse, o zaman başka baba kuzularının haykırışlarını ayrı bir dikkatle dinler oluyorsunuz.
O yüzden Ergenekon tutuklusu Tuncay Özkan’ın kızı Nazlıcan’ın her gün babasına mektup yazması, babasını görebilmek için okulunu bırakıp Silivri’ye taşınması bana dokundu. Çok dokundu.
Çetin Doğan’ın Harvard profesörü kızı Pınar’ın internette verdiği mücadele, Dursun Çiçek’in çiçeği burnunda avukat kızı İrem’in mahkeme mahkeme babasının davasının peşinde koşması da duygusal sayılabilir. Ama diyeceksiniz, o kızların babalarına olan tutkuları ne olursa olsun, en azından o davalardaki darbe iddiaları daha ciddi.
Burada öyle çok kuvvetli, çok ikna edici deliller de yok. Ortada her daim vatan-millet diye dolaşan, bu anlamda marjinal ulusalcı yayınlar yapan, köy köy kasaba kasaba ‘İlle de AK Parti’den kurtulalım’ diye dolaşan ve siyasetin uçlarında dolanan bir Tuncay Özkan figürü var. Kendini bir halk kahramanı gibi görüyor, sesinin tınısından memnun ve ülke sanki her an yeni bir Kemalist devrimin eşiğindeymiş gibi yaşıyor.
Ama bütün bunlar suç değil. Her ülkenin siyasi yelpazesinde bir Tuncay Özkan vardır.
Eeee, sonrası? Sonrası için Ergenekon iddianamesini okuyup kendiniz karar verin.
Ben okuduğumda, Tuncay Özkan ve Cumhuriyet Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’la ilgili de, ‘Bu adamların hâlâ hapiste olmasının hiçbir anlamı yok’ deyiverdim. Siyaseten farklı düşünsek de, yollarımız kesişmese de, büyük bir darbe girişiminin ayakları olduğuna ikna olmadım.
Kaldı ki, öyle olmuş olsalar bile, davanın asıl organizatörü olduğu iddia edilen komutanların ordu evlerinde demli çay içtikleri bir ortamda, kaçıp göçme ihtimali olmayan bu iki gazetecinin hâlâ içeride olmasını kabullenmek mümkün değil. İleri demokrasilerde kaçma şüphesi olmayan insanlar hapislerde çürütülmezler.
Biz ise artık tutuklamaların siyasi bir cezalandırmaya dönüştüğüne, gözaltılar ve insanların özel hayatını deşifre eden telefon dinlemelerin itibarsızlaştırmak amacıyla hoyratça kullanıldığına tanık oluyoruz. (Bu davalardaki iddianamelerin çelişkileri, Ergenekon davasının neden birbiriyle alakasız 3-4 ayrı olayı kapsayan bir ‘torba dava’ haline geldiği falan tartışmıyorum bile. )
Yakın zaman önce üst düzey bir hükümet yetkilisi, ‘Bu iddianamelerle Ergenekon ya da Balyoz davasından yargılanan insanların birçoğu, birkaç yıl içinde çıkar’ dedi. Suçsuzluklarına inandığı için değil, davaların seyrinden şüphe duyduğu için...
Ben ne Tuncay Özkan, ne de Mustafa Balbay’la aynı dünya görüşünü paylaşıyorum. Ne ortak dostumuz var, ne de rakı sofralarında oturup Türkiye’yi kurtarmışlığımız. Yarın özgürlüklerine kavuşurlarsa da bu durum değişmeyecek. Ben siyaseten nerede durduğumu iyi biliyorum.
Ama bugün Balbay ve Özkan’ın da hakkı hukuku olduğunu savunmak, yine biz demokratlara, liberallere düşüyor.
Mesele şu: çok daha vahim iddialarla suçlanan muvazzaf generallerin gözaltına alınması, Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ arasında bir anlaşmayla son dakikada engellenmişse, bizim darbe planında suyunun suyunun suyu olduğu iddia edilen gazeteci meslektaşlarımızın hâlâ hapiste olması kabul edilemez bir durum.
Sorun ne biliyor musunuz? Gerçekte hukuk, ‘kurunun yanında yaş yanmasın’ diye, haksız uygulamaları engellemek için, kolluk gücünün hoyratlığını törpülemek için vardır.
Bizde ise, siyasi bilek güreşinin tarafı olarak...


