Sinemada tekelleşme tehlikesi mi dediniz?

‘Tepenin Ardı’, gösterilecek salon bulamıyor. Gerçi son derece alışığız ödüllü filmlerin cezalandırılmasına. “Aman, ödülü mü var, uzak duralım” yaklaşımına... Ama artık bu kadarı da fazla değil mi?

Sinemada tekelleşme tehlikesi mi dediniz

Zamanında çok sayıda endişeli yazı çıkmıştı bu konuda. Olayı rakamlarla gayet net ortaya koyan Can Dündar’ın
14 Ağustos 2011 tarihli yazısından aktartalım: “Yurt genelinde 1841 sinema salonu var. Bunların 241’i (yüzde 13) Mars şirketinin Cinebonus’ları... İkinci sırada 200 salonla (yüzde 11) AFM’ler geliyor. Bu iki rakip birleşiyor. Mars’ın AFM’yi satın alması sonucu, her 4 salondan 1’i aynı grubun eline geçiyor. Eski sinemaların yerini, alışveriş merkezlerindekilerin alması eğilimine bakıldığında, tablo daha da ağırlaşıyor. Bu iki grup, ‘movieplex’lerin yüzde 71’ini kontrol ediyor. Birleşmeyle, bu sinemalarda gösterilecek filmlere, reklam ücretlerine, bilet fiyatlarına tek grup karar verecek.”
O yazı yayımlandığı sırada, top Rekabet Kurulu’ndaydı. Sektör temsilcilerinden görüş alarak, kimi ülkelerin dağıtım tekeli aleyhine aldıkları kararları inceleyerek, birleşmeyi onaylayıp onaylamamaya karar verecekti. Ve ne oldu, konuyla ilgisi olmayan herhangi bir kişinin bile duruma baktığında rahatlıkla görebileceği ‘tehlike’, Rekabet Kurulu’nu rahatsız etmedi, bu mutlu ‘evlilik’, “Sinemada dev bileşme” başlıklarıyla muştulandı.
Ve şu anda, dün gazetelerde yer aldığı gibi, Emin Alper’in Berlin’den Taipei’e, Karlovy Vary’den Saraybosna’ya muhtelif festivallerden 16 ödülle dönen, en son da geçen hafta Asya Pasifik Ödülü’nün sahibi olan filmi ‘Tepenin Ardı’, gösterilecek salon bulamıyor. 14 Aralık’ta gösterime girmesi beklenen filme, sadece yedi salon talip olmuş.
Eee, salonların büyük bölümünün aynı noktadan yönetildiğini düşünürsek, Cinemaximum yetkilisi onay vermediği zaman, baştan yenik başlayacağını anlamak zor değil!
Tabii ki biz son derece alışığız ödüllü filmlerin cezalandırılmasına. “Aman, ödülü mü var, uzak duralım” yaklaşımına... Ama artık bu kadarı da fazla değil mi? Dünyanın dört bir tarafında daha ilk filmiyle konuşulmaya başlamış genç bir yönetmen var karşımızda. Ve az filme nasip olacak kadar çok ödülü-övgüyü toplamış bir film. Onu göstermek bir prestij meselesi değil midir? Ayrıca emin olun, ‘Tepenin Ardı’nın vizyona girmesini bekleyen bir kitle var. O kitlenin sinemaya gitme hakkı yok mu artık?
Şu anki manzara: Hangi salona baksak ‘Moskova’nın Şifresi’, kafamızı çeviriyoruz ‘Dağ’. Onun dışında bol Amerikan aksiyonu... “Seyirci bunu izler” diye bizim adımıza karar veren televizyonlarımızdan farkı kalmadı sinema salonlarının da artık, çok şükür.
Tekelleşme tehlikesi (mi) var ne... Rekabet Kurulu ne düşünür acaba?

Ölüm oruçları sürecini anlamak için

Bu filmde starlar yok. Refik Ünal, Cafer Gürbüz, Çiğdem Kazan, Hüseyin Muharrem Gündüz, Aliekber Akkaya ve Delil İldan, ‘oyuncuları’. Parlak, tablo gibi görüntüler pek yok, gerçek o zaman ışıltılı olmuyor her zaman. Hele hele ‘Simurg’un yönetmeni Ruhi Karadağ, en karanlık gerçeklerden birine, ölüm oruçlarına çeviriyor kamerasını. İsimlerini saydıklarım, 1996 yılında ölüm oruçlarına katılmış altı mahkum. 69 günlük eylemden sonra Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmışlar, konuşma, yürüme, günlük hayatı sürdürme güçlükleri yaşıyorlar.
Kamera, bu altı kişiyle birlikte 2000 yılındaki ölüm oruçlarını gün gün takip ediyor. Biz bunu 12 yıl sonra, daha yeni aynı tür bir süreçten geçmişken izliyoruz.
Çok çarpıcı kareler var filmde, insanın belleğinden çıkmayacak türden. Filmde ‘rol aldıktan’ sonra ölmüş gencecik insanlar var. Etkileyici olduğu su götürmez. Bir de kurgudaki dağınıklık aşılabilse, kimi bölümlerden feragat edilip derlenip toparlansa, zaten konunun kendisi insanın içine olanca çıplaklığıyla otururken bir de kurguyla duygusallaştırma çabasına girilmese, unutulmaz olabilirmiş.
Ama bir belgeselin, hem de böyle bir belgeselin, sinemalarda gösterim şansı bulması önemli bir fırsattır, daha yeni geçirdiğimiz ölüm oruçları sürecine bir daha dönüp bakmak, düşünmek, anlamak için izlenmeli...