Doğa bize uymayacak, biz ona uyacağız

19 Ağustos 2019

17 Ağustos, unutmadığımızı her yıl dönümünde tekrarladığımız Marmara depreminin 20. yılıydı. 20 yıl geçmişti yaşayan kimsenin hafızasından silinemeyen o saniyelerin üstünden. 20 yıldır göremiyordu sevdiklerini o enkazların altında bırakanlar.

Andık gene, kayıplarımızı andık. Tek tek isimlerini yazdık, fotoğraflarına baktık, çiçekler koyduk hatıralarına. Unutmadık, dedik.

Peki, aramızda iç rahatlığıyla “Bitti geçti çok şükür, çok kötüydü, korkunçtu ama neyse ki bir daha yaşanmayacak” diyebilen oldu mu? Hepimiz biliyoruz değil mi gene yaşanacağını? Uzmanların bizi durduk yere korkutmaya çalışmadığını? Muhtelif ülkelerden araştırma yapıp Marmara denizindeki hareketliliğe dair bulgular aktaran bilim adamlarının bizi dehşete kaptırmayı misyon edinmiş düşmanlar olmadığını?

Gelecek yani. Ve biz aradan 20 - 25 - 30 yıl geçmişken daha hazırlıklı yakalanmayacağız depreme. Gene bir takım binalar dimdik ayakta dururken bazıları yıkılacak, yıkılacağı çoğunlukla baştan bilinenler yıkılacak. Bu sürpriz olmayacak. Kendimizi atıp canımızı kurtaracağımız daha da az toplanma alanımız olacak. Bir alışveriş merkezi daha bizi korumayacak olası bir felaketten.

Belki evimizde bile almamız gereken önlemleri almadığımızdan gelecek başımıza ne gelecekse. Bu yüzden hiç değilse Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün internet sitesine girip Afet Hazırlık Eğitimi Birimi’nin çalışmalarına göz atmanızı öneririm.   

Bunları yazıyor olmaktan da nefret ediyorum çünkü ben de depremden söz edildiğinde “elimizden bir şey gelmeyeceğine göre düşünüp dertlenmenin bir anlamı yok” diye kaçma eğilimi gösteren-lerdenim. Ama aklı insana rahat vermiyor ki. 

“Ne yapalım, doğal afet, deprem bölgesinde yaşıyoruz, bunu değiştirmek elimizde değil, her gün korkuyla mı yaşayalım?”. Evet, elbette bunu değiştirmek elimizde değil ama doğayla kazanamayacağımız baştan belli bir savaşa girmemek elimizde. Yani çoktan girmişiz de ateşkes ilan edip geri çekilmek hala elimizde.

Deprem bize uymayacak, biz depreme uyacağız. Tıpkı bizzat kendi elimizle alt üst ettiğimiz iklimler, yok ettiğimiz ormanlar ve çoğalttığımız betonlar sonucu her yıl birkaç kez İstanbul’u felç eden yağmurların bize uymayacağı gibi. Bence mistik bir mesaj arayacaksak burada arayabiliriz, cumartesi depremin 20. yıl dönümünde adeta gök delindi ve yine her yeri su bastı. Bir buçuk saatte 114 kilo yağmur düşmüş yere (keşke toprağa diyebilseydim, o zaman farklı bir noktada olurduk zaten, maalesef yere, betona), ne alt geçitler kalmış, ne çarşı pazar, ne vapur ne tramvay.

Yazının devamı...

Tadımlık doksanlar turu

15 Ağustos 2019




Bundan şikâyet edip burun bükmek de bir seçenek ama bence kabul edip barışmak daha gerçekçi: Doksanlar nostaljisi bitmiyor. Hâlâ İstanbul’da dans edip eğlenebileceğiniz birkaç kulüp var ve gecenin bir noktada Mustafa Sandal’lara, Reyhan Karaca’lara, Harun Kolçak’lara, Aşkın Nur Yengi’lere bağlanması kaçınılmaz. Tabii baştan sona doksanlara adanmış bir gece değilse.

Youtube, Spotify, bilumum dijital platform doksanlar izleme - dinleme listeleriyle dolu. Ve biz özellikle büyüme çağı o yıllara rastlayanlar bu bayramı doksanlara kilitlenerek geçirdik. Çünkü NTV’de Söz ve Müzik belgeselinin “90’lar” bölümleri vardı.

Suat Kavukluoğlu ile Handan Özsoy’un hazırladığı, Yavuz Hakan Tok’un metin yazarlığını ve danışmanlığını, Hakan Eren’in danışmanlığını üstlendiği belgesel, 2013’ten beri popüler müziğimizin farklı dönemlerine ışık tutan, farklı temalara odaklanan bölümlerle karşımıza çıkıveriyor. Böyle böyle 22 bölümü bulmuşlar ve bu bayram da çok geç kalınmış doksanlar bölümleriyle çıkageldiler. Biz de 1990 Ağustos’unda ilk özel televizyonumuz Magic Box Star 1’in açılmasıyla iyice hareketlenen meşhur pop patlamasının hikâyesine kaptırdık kendimizi.

Meğer 1990 Eurovision Türkiye elemeleri nasıl bir dalganın habercisiymiş. Sertab Erener’den Sibel Tüzün’e, birbirinden ayrı yarışan İzel, Çelik ve Ercan’dan Oya Küçümen’e, Candan Erçetin’e, Seden Gürel’e, Asya’ya kimi ararsan orada ve biz o sıralar hiçbirini tanımıyoruz. İki yıl içinde onların şarkılarıyla yatıp kalkmaya başlayacağız.

Yazının devamı...

Uzaylı gözüyle bayram

12 Ağustos 2019

Haber sitelerinde ve gazetelerde bayrama dair haberlere bakıyorum. Konuyla ilgili hiçbir fikri olmayan bir uzaylı aramıza katılıp yazılanlara çizilenlere baksa ne düşünürdü diye tahmin yürütmeye çalışarak.

Bildiklerimiz şunlar: Ülkede, özellikle büyük şehirlerde hayata 10 günlük bir ara veriliyor. Eczaneler, marketler, restoranlar, kafeler kapalı. İnsanlar topluca evlerini terk edip deniz olan bölgelere göçüyorlar.

Çok misafirperver sayılmaz oraların halkı; beklerken bütün fiyatları ikiye katlamışlar. Ulaşım desen zaten ateş pahası. Başka zaman alacağın uçak bileti 100 lira idiyse şimdi 500. Karayoluyla gidecekleri ise bekleyen ciddi tehlikeler olsa gerek ki, her mecradan uyarılar yapılıyor. “Sürat felakettir”den “kemer hayata bağlar”a türlü özlü söz sarmış her yanı.

Nitekim daha ilk günden başladı “bayram kaza bilanço”ları. Cuma mesai bitiminden arife günü olan cumartesi 17.00’ye kadar yurt genelinde 26 kaza olmuş, 9 kişi ölmüş, 112 kişi yaralanmıştı. Sadece ilk 24 saatte. Kim bilir kaça varacak sonunda. Her bayram adettendir bizde kaza raporu vermek. Ama uzaylı bilmediğinden anlamıyor tabii, insanlar neden ısrarla aynı tehlikenin kucağına atar kendini.

Uyarılar bununla da bitmiyor. Yine her mecrada doktorlar, diyetisyenler yazıyor, çiziyor, tekrarlıyor: “Bayram diye sağlığınızdan olmayın!” Ne demek bu tam olarak? Çılgınca ete yüklenmeyin, sağlığınıza faydadan çok zararı var, illa yediyseniz yanında bol salata olsun, diğer öğünlerde bari sebze yiyerek dengelemeye çalışın. Yaşanacak mide sorunlarına önlem olarak sindirim için maden suyu tüketin.

Ben demiyorum hiçbirini, uzmanların sözleri. Uzaylı muhtemelen birilerinin bizi 10 gün sürekli et yemeye zorladığını düşünürdü. Yoksa insan neden yapsın kendine bunu? Hem kendine hem hayvanlara hem doğaya.

Fakat uzaylı gözüyle bakmasanız da bu işte bir tuhaflık yok mu? Bayram dostlukların pekişmesi, küslerin barışması, akrabaların toplaşması için bir vesile, biz kalkıp uzak diyarlara kaçıyoruz, kimse kimseyi görmüyor.

Yoksullara yardım etmek, açları doyurmak gibi bir amacı var, biz kendimizi kavurmalara verip sağlığımızdan oluyoruz.

Yazının devamı...

Caretta yavruları ve çıkarlarımız

8 Ağustos 2019

Bir insan türü var, dünyadaki canlı cansız her şeyi; hayvanları, ağaçları, suyu, toprağı kendi emrine verilmiş zannediyor. Kendisi bu evrenin efendisi, diğer her şey de onun keyfi için var. Onu beslemek, onu giydirmek, onu eğlendirmek ve ona kazandırmak için. Yunusları parklara, flamingoları, kaplanları, timsahları kafeslere kapatırken, ormanları yakarken, havaya suya zehri salarken içi rahat bu yüzden. Nasıl olsa kendi malı. Kendisinden sonra tufan. 

Bir de bütün bunları kendine dert edinen, bu dünyada misafir olduğunu bilen, diğer canlılarla beraber bu misafirliği barış içinde geçirmek isteyen bir insan türü var. Bir bakıyorsunuz yanan orman için yürüyor, bir bakıyorsunuz nesli tükenen bir hayvanın yaşam hakkı için imza topluyor, bir bakıyorsunuz kuruma tehlikesi altında bir göl ya da dere için yollara düşmüş.

İlkinin ikincisini anlaması mümkün değil, çünkü bir çıkarı yok o insanın, o bitkiden, o hayvandan, o denizden, o gölden. Ne olabilir onu böyle canla başla harekete geçiren? O ormana, o göl kenarına, o deniz kıyısına ev mi dikecek? O yunusları toplayıp hayvanat bahçesi mi kuracak, ne yapacak?

Yüzlerce örnekten minicik bir tanesi, Antalya’nın Kemer ilçesinde Çıralı Kıyı Koruma Koordinasyon Komisyonu’nca kurulan Caretta Timi ve asıl hiçbir çıkarları olmadan onlarla birlikte nöbet tutan 10 gönüllü. Sahilde hava karardıktan sonra sabah 06.00’ya kadar bekliyor, insanların sahile girmesine engel oluyor, başlarına takılı kırmızı ışıklar yardımıyla yumurtadan çıkan yavruların sağ salim denize ulaşmasını sağlıyorlar.

Deli oldukları ya da o yavrulardan bir beklentileri olduğu için değil. Bir parçası oldukları bu doğadan, bu dünyadan kendilerini sorumlu hissettikleri için.

Anlamaya çalışmak hem ikinci tür insanların yükünü hafifletecek hem de bu dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirecektir. Bakın gene bir çıkarımız var üstelik. Nefes alınabilir, denizi, toprağı temiz bir dünya hepimize lazım.

“Ne güzel hikâyeler bıraktı bize”

Umur Bugay’ı kaybettiğimizi duyunca, çoğumuz gibi benim de gözümün önünden hayatımızdan uzunca bir döneme damga vuran “Bizimkiler” dizisi geçti. Birbirinden çok farklı ama bir mahallede, komşu evlerde kimse kimseyi incitmeden yaşayıp giden, zaman zaman itişse de gerektiğinde birbirinin yardımına koşan bütün o incelikli karakterleriyle.

Yazının devamı...

KADER Mİ DENİR ŞİMDİ BUNA?

5 Ağustos 2019

Bu cumartesi güne çok kara bir haberle başladık. Sinema yazarı arkadaşımız Cüneyt Cebenoyan’ı lanet olası bir trafik kazasında kaybetmiştik. Onu tanıyan herkesi isyan ettiren bir haberdi bu. Seven demiyorum, tanıyan diyorum çünkü bence tanıyanlar arasında sevmeyen pek yoktur Cüneyt’i. 

Dünyanın en uyumlu, karşısındakinin suyuna giden, herkesle iyi geçinen adamı olduğu için değil. Aksine, daha ziyade uyumsuz ve huysuz sayılabilecek ama sonuna kadar hakkı olan bu özelliklerini dürüstlüğü ve samimiyeti, en önemlisi de yapmacık olmayan zarafetiyle birleştiren, nadir bir insandı Cüneyt Cebenoyan, tanıdığım ve daha yakınlarından dinlediğim kadarıyla. Nadir rastlanacak belalar da 59 yıllık hayatı boyunca onu buldu maalesef. İsyan ettiren haber demem bu yüzden. “Ama bu çok fazla”dan başka söz gelmiyor insanın aklına ilk anda.

Dünden beri çok yazıldı çizildi, uzatmadan özetlersem; 1994 yılında ablası Yasemin Cebenoyan’ı PKK’nın The Marmara’ya düzenlediği bombalı saldırıda kaybetmişti Cüneyt. Eşi Ayşegül’le ölüme yaşamla cevap vermeye karar vermişler, oğulları Ali büyük bir tesadüf sonucu ablasının ölüm yıldönümü olan 30 Aralık’ta dünyaya gelmiş, Cebenoyan ailesini hayata bağlamıştı.

17 Ağustos depremi, kendini yeni yeni toparlamaya çalışan aileyi bir kez daha paramparça etti. Cüneyt, Yalova Yüksel Sitesi’ndeki yazlık evde minik oğulları Ali ile birlikte annesini ve babasını da kaybetti.

Bizim tanıdığımız Cüneyt o Cüneyt’ti. Daha sonra dünyaya gelen kızları Elif’in sevgisiyle hayata bir kez daha tutunmayı başarmış ama gülüşü hep biraz yarım. Bir tekini yaşayanın “Neden ben?” diye isyan edeceği kayıplardan defalarca geçmiş. Sevgisi de öfkesi de riyasız. Herhalde insanın yalana dolana vakti olmadığını iyi bildiğinden.

Artık şanssızlık kotasını doldurduğundan emin olduğumuz bir noktada hayattan bir çalım daha yemesini hazmetmek hepimiz için zor olacak. Bu dünyanın bir adaleti olduğuna bir gıdım inancımız kaldıysa onu da yok etti Cüneyt’in kaybı.

Öte yandan, 45 yıllık arkadaşı Hayri Kozanoğlu’nun BirGün’e yaptığı açıklamada dediği gibi, Cüneyt’i “bir kadersizlik abidesi” olarak hatırlamak da haksızlık. “Tüm bu kahredici koşullara rağmen yazılarını aksatmayan çok değerli bir sinema eleştirmeni, bir direniş, sabır ve kararlılık numunesi” olarak hatırlamalıyız onu. (Bütün Çocuklar Bizim Derneği’nin kurmaya karar verdiği “Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Fonu”na bağışta bulunmak da çok sevdiği iki şeyi birleştirerek onun adını yaşatmaya katkıda bulunmamızı sağlayacaktır.)   

Yazının devamı...

YAZILI OLMAYAN ADA KURALLARI

1 Ağustos 2019

Genel olarak İstanbul’un adaları, özel olarak da güzelim Burgazada işletmelerinde karşınıza çıkan tatsız muamelelere daha evvel değinmiştim. Maalesef insanlara ‘verili’ saatler arasında adayı ziyaret edip mahşer kalabalığında maksimum harcama yapmakla yükümlü turist rolü biçilmiş durumda.

Son vapurla cebinizi boşaltarak çıkıp gitmeniz, o arada da oranın kanunlarına uymanız bekleniyor. Hesaba itiraz etmek, efendim insanlara yürüyecek yol bırakmayan masalara ses çıkarmak falan ne haddinize? Biz hancıyız, siz yolcusunuz, yerinizi bilin. Bilmeyene bildiririz. 

Bu anlamda tam bir eşitlik olduğunu, Vedat Milor olsan sana istisna yapılmayacağını bu hafta öğrenmiş bulunuyoruz. Milor, 2014 yılında hakkında övgü dolu bir yazı yazdığı, dolayısıyla kişisel bir derdinin olmadığı açıkça görülen bir müessesede yaşadığı tatsız bir olaydan söz etti yazdı twitter hesabında. Mekânda masalar deniz kenarına o derece yayılmış ki, yayalara geçecek bir kişilik yer kalmış. Vedat Bey de garsonu uyarmış, aldığı karşılığı şöyle anlatıyor: “Sana ne lan, fazla konuşma, diyerek beni denize doğru itti. Düşmeme ramak kaldı.” 

Vedat Milor gibi tanınan ve 1 milyon takipçisi olan bir isim bu paylaşımı yaptığı için elbette konu çok ses getirdi. Mekân cephesinden gelen itiraz “O bizim çalışanımıza hakaret etti asıl” düzeyinde ki hem kullandığı üsluba hepimizin aşina olduğu Milor düşünülünce inandırıcı değil hem de gerçekten meselelerin aslını çarpıtmakta üstümüze yok.

Ortada halka ait olan sahil şeridinin masalarla kaplandığı gerçeği ve bu konuda belediyeyi göreve davet eden bir insan var, bizim sorunumuz hâlâ kim kime ne dedi, kim kimi itti. Garson, Vedat Milor’u denize doğru itmemiş olsa ne fark eder, orada yayaların yürüyemediği gerçeğini değiştiriyor mu bu? Kaldı ki “Mümkün değil itmemiştir” diyebilen var mı aramızda?

İki misli paraya helallik isteyen taksici

Hazır söz orman kanunlarından açılmışken, yolcunun değil kendi canlarının istediği yere giden taksilerle ilgili aldığım yazdığım yazıya gelen tepkilerden söz etmek istiyorum. Yara hepimize ait olduğundan tepki de çok oldu. “Havabus’un önünden de binemiyoruz, Eminönü’nden de” gibi birçok yeni mevki eklendi listeye. İki hikâyeyi kısaca paylaşmak istiyorum. İlki, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir konser çıkışında yaşanıyor ki nasıl unuturum, orası en çaresiz kalınan noktalardan biri. Yolcumuz Mecidiyeköy’e gidecek, taksi yok. Yanlış anlaşılmasın; taksiler var, dizi dizi ama onu alan yok. “Siz nereye gitmek istiyorsunuz?” diyor birine, “Levent” cevabını alıyor. “Mecidiyeköy olmaz mı?” “Olmaz”. “İki misli para versem?” “Olmaz, hak etmemiş olurum”. Bizim yolcu “Ben helal ediyorum” diyor ki daha fazla sokakta kalmasın. Ve başarıyor. Hak etmediği parayı helal ederek! 

İkinci olay bayram günü Eminönü’nde yaşanıyor. Gene taksiler boş, Arap turist beklemekte. Bizim ablamız da ki kendisi gayet dinç ve genç ruhlu olsa da seksen yaşında, hani yaşını almış insanlara hürmet ederiz ya biz. Çoğunlukla polislerden yardım istiyor bir taksi durdurmaları için, bu sefer polis de yok. En sonunda bir elli lira çıkarıp sallıyor havada, “Cihangir’e elli liraya kim götürür?” Ve helal etme şartı aranmadan birkaç misli para ödeyerek evine varıyor.

Yazının devamı...

Başka bir deniz bulunur mu?

29 Temmuz 2019

Beni mutsuz eden ama değiştirmek için elimden bir şey gelmeyen konularda gözümü başka yöne çevirmeye çalışmak gibi  bakış açısına göre  iyi ya da kötü kabul edilebilecek bir huyum var. Tanıdığım, sevdiğim arkadaşlarımın, komşularımın ya da sadece göz aşinalığıyla selamlaştığım insanların birer ikişer memleketten gidip kendilerine başka bir ülkede yeni bir hayat kurmaları bunlardan biri, epeydir.

En hafifinden yalnızlaşma hissediyor insan, daha ağırlarını sıralamak istemem, tam da ilk cümledeki sebepten. Üzerine konuşmak da istemiyor aslında. “O geride bırakılmak istenen ülkede ben yaşamaya devam ediyorum,” diyorsun. Nokta. “Hayır, B planım yok C hiç yok. Buradayım” diyenler birbirini tanıyor o suskunluktan.

Gelgelelim “Biz Kavafis ile büyüdük efendim, yeni bir ülke bulamazsın,” deyip başka yöne bakmak durumu değiştirmiyor; birileri artan sayılarla yeni bir ülke buluyor. (Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2017 Uluslararası Göç İstatistikleri’ne göre 2017’de Türkiye’den yurtdışına göç eden kişi sayısı 253 bin 640. Bir yıl öncesine göre yüzde 42.5’lik bir artış var.)

Peki, “Yeni bir hayat buluyorlar mı?” sorusunun edebiyata, sinemaya, tiyatroya ve de araştırma kitaplarına konu olması da kaçınılmaz. Hürriyet’ten ve de tiyatro oyunlarından arkadaşım, gazeteci Bahar Çuhadar, bu soruyu 10 ‘giden’ kişiye sorarak benim için kaçışı imkânsız kılan bir kitap yazdı: “Yeni Ülke Yeni Hayat”. Artemis’ten yayımlanan, “Türkiye’den Gidenlerin Hikâyeleri” alt başlıklı kitapta Freiburg, Vancouver, Kopenhag, Atina, Osaka, Londra, Pekin, Berlin, Bangkok ve Atlanta’da kurulan 10 yeni yaşam öyküsü var.

Bahar her bir hikâyenin sahibine 40 kadar soru yöneltmiş ve onlardan gelen yanıtları hikâyeleştirerek sunmuş. Kendisi soru soran olarak aradan çekiliyor, biz anlatanla baş başa kalıyoruz. O da gitme kararını nasıl verdiğini, karşısına o sırada çıkan imkânları nasıl değerlendirdiğini, yeni şehrinde nasıl karşılandığını, aradan şu kadar yıl geçmişken ne kadar oraya  ne kadar buraya ait olduğunu anlatıyor. O ülkedeki  çoğu gıpta edilesi  yaşam, eğitim, sağlık, çalışma koşullarını, belki biraz daha az gıpta edilesi arkadaşlık ilişkilerini de. Bu arada şunu da söylemek isterim, çoğu orada (ki bu Atina da olabilir Kopenhag da) insanların kendilerine çok daha dostça, sıcak davrandığını, birbirlerine gülümsediklerini anlatıyorlar tahmin edileceğinin aksine. “Cennet yurtdışı diye bir şey var mı gerçekten?” sorusuna da cevap çoğunlukla olumlu. Özlenenler arasında pırasa, beyaz peynir falan var.

“Yeni Ülke Yeni Hayat” yurtdışında bir hayat kurmak isteyenlere önemli ipuçları da sunan, sonunda manzarayı Bahçeşehir Üniversitesi Göç ve Kent Çalışmaları Merkezi’nin kurucusu Doç. Dr. Ulaş Sunata’nın çizdiği çerçeveye oturtan, titiz bir çalışmanın ürünü.

“Benim için özgür insan, vize kuyruklarında ikinci sınıf insan muamelesi görmeyen, çantasına pasaportunu atıp rahatça gezebilendir” cümlesini okurken elinde vize formu ve hesap dökümleri olan bir okur olarak içimin açıldığını söyleyemeyeceğim. Bahar’ın dediği gibi, “Çocuklarımızın ait oldukları topraklarda ‘en iyisi çekip gitmek’ diye hissetmeksizin” yaşamaları dileğiyle başlayalım okumaya.

Yazının devamı...

‘Bizi anlamalarını isterim ama anlamayacaklar’

25 Temmuz 2019

Gencecik bir kadın, 25 yaşında. Upuzun siyah saçları var, sürekli eli üstlerinde, belli ki çok memnun onlardan. Tişörtü kafasına geçirip saç gibi hayal ederek ayna karşısına geçtiği günlerin acısını çıkarıyor adeta. 2019 Trans Güzellik Kraliçesi seçilmiş, başında ışıltılı bir taç.

Didem Akay, altı ay önce Youtube kanalında Ozan Tanrıkulu’nun Sizlerin İyi ve Kasvetli Yorumları adlı programına konuk olmuş. Kraliçeliğini kutlamaya gelmiş sıcağı sıcağına. Ama halinde tavrında hiç öyle büyük bir coşku, gözlerinde ışıltı yok. Yere bakarak, kısık bir sesle konuşuyor, belli ki çekingen. Ya da kendisinden sırf varlığından ötürü nefret edenlerin olduğu bir dünyada çekingen olmak, fazla göze batmamak zorunda kalmış.

Sorular geliyor seyircilerden. “Durumunu” ne zaman anladı, trans olmaya nasıl karar verdi, ailesi ne tepki verdi... En çok merak edilen bu, hâlâ hayatta olduğuna göre ailesi ne dedi... Bu konuda çok şanslı olduğunu söylüyor, çok açık görüşlü bir ailesi varmış. On üç yaşında kendisini keşfedip önce dayısından, sonra babasından dayak yediğini anlatıyor sonra. Bakkala bile göndermedikleri için altı kere Kocaeli’ndeki evlerinden kaçıp İstanbul’a geldiğini, sokaklarda kaldığını, trafik kazası geçirince ailesinin onu kabul ettiğini. Şimdi başta “Büyüyünce seni öldüreceğim” diyen erkek kardeşi ona abla diyormuş, babası ona alışmış, çok şanslı.

İkinci bir soru var sürekli tekrarlanan: Sihirli değneği olsa ne dilerdi? Büyük olasılıkla asıl soru trans olmamayı ister miydi? Hiç kendisine dair bir şey istemiyor Didem. Herkes özgür olsun, kimse kimseye karışmasın istiyor. Usulca ekliyor sonra: “Translar da özgür olsun”. İkinci dileği, terör olayları bitsin, şehitlerimiz olmasın. Üçüncüsü ise anneler ölümsüz olsun: “Ben ölene kadar annem de benimle yaşasın. Onun ölümüne dayanamam.”

En son yaptığı çılgınlık ev arkadaşı Azra’yı su dökerek uyandırmakmış. “Sekiz yaşındaki bir çocuk ruhuna sahip” diyor Azra onun için. 14-15 yaşında tanışmışlar, yoldaş olmuşlar birbirlerine.

“Hayatında unutamadığın bir anı var mı?” diye soru geliyor bir izleyiciden. Nasıl bir anısı olur genç bir insanın? Okulu kırmıştır yakalanmıştır belki, hoşlandığı çocuk elini tutmuştur ya da ne bileyim 18 yaş doğum gününde çok eğlenmiştir. “En yakın arkadaşımın gözümün önünde vurulması” diyor Didem. Unutamadığı anısı bu.

Hande Kader ile 2015 Trans Onur Yürüyüşü’nde gaz yemelerinden söz ediyor sonra. 2016’da yakılarak öldürülen Hande. Peş peşe iki anı, iki öldürülmüş arkadaş.

Homofobik insanlara bir diyeceği var: “İlk baştan ön yargılarını kaldırmaları gerekiyor. Empatiyi deneseler, ‘Ben bunu yapıyorum ama bu insan neler çekti kim bilir hayatında’ deseler, trans cinayetleri de biter. Bizi anlamalarını isterim ama hiçbir zaman anlayamayacaklar. Adam zevk için trans kadını dövüyor. Yıllardır mücadele ediyoruz ama durduramayacağız. Bu böyle gider.”

Yazının devamı...