Bu yıl 13’üncü kez düzenlenen Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali’ne konuk olarak katıldım

Bunca yıldır çeşitli şehirlerde tiyatro izlerim, ilk kez yolum Adana Tiyatro Festivali’ne düştü ve gerçekten hem şaşırdım, hem çok mutlu oldum. Önce tam adını yazalım: Devlet Tiyatroları - Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali. Bu yıl tam 13’üncü kez düzenleniyor, basbayağı kurumsallaşmış durumda yani. Ve muhtelif illerimizde örneklerini gördüğümüz gibi, iki tane Türki Cumhuriyet tiyatrosuyla, 4-5 DT oyununu bir araya getirip ‘uluslararası’ titrini almış bir festival değil. Bir aya yayılıyor ve hem yurt içinden hem yurt dışından çeşitli toplulukların katıldığı gayet zengin bir program sunuyor izleyicilere.
Bugüne kadar İspanya’dan İrlanda’ya, Fransa’dan Yunanistan’a, İngiltere’den Mısır’a, dünyanın dört bir yanından konukları olmuş. Bu yıl da festival, bir süredir olduğu gibi 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde, Seyhan Nehri üzerindeki Taş Köprü’de başlamış. İtalyan topluluk Studio Festi’nin gösterisiyle... Ve 28 Nisan’a kadar 10’u yerli, 17’si yabancı tam 17 tiyatro grubu gelip geçmiş olacak Adana sahnesinden. Onu da tam adıyla söylemek isterim: Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi sahnesinden. Çünkü bu sahne, Adanalıların gurur kaynağından biri... Bir yerden bir yere giderken yollarını bahçesinden geçirdikleri, son derece benimsedikleri, her izledikleri oyunda Sabancı Ailesi’ni saygıyla andıkları bir tür mabet.

Biletler üç günde tükendi

Festival de bütün yıl heyecanla beklenen bir tür ayin adeta. Başka türlü, bir aylık programın biletlerinin satışa çıktıktan üç saat sonra tükenmesi nasıl açıklanabilir? Bir oyun öncesinde konuk sanatçıların halini hatrını soran teyze, hafif bir sitemle giriyor söze, “Ne iyi ettiniz de geldiniz ama bilet bulup izleyemiyoruz ki...” Sonra ama, tatlı tatlı devam ediyor... “Adanamız” diyor, “bağnaz ama, bakın ne kadar güzel bir salonumuz var. Her gün dua ediyorum ona.” “Kime?” diye sormuyoruz, Sakıp Sabancı’dan söz ettiği belli. Gözleri doluyor ciddi ciddi... “Burayı yaşatmak bizim görevimiz...”
Aynı saatlerde İstanbul’da Emek Sineması için savaşıyor insanlar. Onu teslim etmemek için. AKM’nin, Taksim Sahnesi’nin ışıkları söneli çok oldu.
Halbuki olay çok basit aslında. Sen bu dünyadan göçüp gidiyorsun. Ne kadar zengin olsan, ülkenin yarısına sahip olsan da gidiyorsun. Ve aradan yıllar geçiyor, hayatında tanışmadığın, hiç yüz yüze gelmediğin biri, gözleri yaşararak hem de, senin için dua ediyor. O şehre bir tiyatro salonu bıraktığın için... Orada birileri gelip oyun oynayabildiği için.
Peki siz, “Ne iyi etti de şehrin her metre karesine bir alışveriş merkezi dikti” diye hayırla anılan birini duydunuz mu hiç?

Seks otobüsü!

Her gün yeniden fark edip üzülüyorum, ne kadar genç sevmez bir millet olduk. Gençliğe dair ne varsa lanetli. Gezmesinler, tozmasınlar, gülüşüp konuşmasınlar. Aşık olmak, öpüşüp koklaşmak akıllarının ucundan bile geçmesin. O ayıp, bu günah, şu yasak... Herkes de ahlak bekçisi maşallah.
Tabii başta, gücünü ‘mevkiinden’ alan zabıtalarımız, otobüs şoförlerimiz. Onların hepsi kendini yüksek rütbeli muhafız sanıyor. Hasbelkader İETT otobüsünü kullanıyor ya, içindekilerin hal ve gidişi de ondan sorulabilir. Tahminim o ki, artık milli sporumuz sayılabilecek ‘fortçuluk’ görev kapsamlarına girmiyor. Zira belediye otobüsleriyle haşır neşir olan her Türk kadını bilir ki, taciz edildiğinde sesini çıkartman para etmez, kimse sana sahip çıkmaz, hele hele şoför oralı bile olmaz, ilk durakta kendini aşağıya atmaktır tek çaren.
Ama iki genç kol kola girmeye, el ele tutuşmaya filan kalkmasın, hop görev başına. Gelsin pis bakışlar, ‘cıkcık’lar ve son Taksim-Sarıyer hattında yaşananın benzeri saldırılar...
Otobüs şoförünün kol kola oturdukları için “İnin lan aşağıya, burası seks otobüsü değil” deme cüretini gösterdiği iki üniversite öğrencisi ve onlara sahip çıkan diğer yolcu, hakarete uğrayıp itilip kakıldıktan sonra susmayıp şikayet etmişler durumu.
Şimdi sıra İETT’de. Ama bu ülkeye dair tecrübelerim ne yazık ki o cepheden hayırlı bir cevap beklememi engelliyor. Keşke yanılsam, keşke...