Çok üzgünüm, bu ülkede hiç kimse Haydarpaşa Garı'ndaki yangının gerçekten kaza olduğuna, elden gelenin kesinlikle yapıldığına inanacak saflıkta değil artık
Beynimde yer etmiş onlarca Türk filmi sahnesinden birini bulmayı çok istedim. 'Gurbet Kuşları'ndan meşhur bir kare buldum sonunda, azıcık görünüyor ama Haydarpaşa Garı o kadarından bile tanınacak bir binadır.
Bu şehirde doğup büyüdüğüm halde bu görkemli binayı ben de pek çok Türk çocuğu gibi bir filmde gör-müştüm, ilk kez. İstanbul denince aklıma gelen ilk fotoğraftı: O kapıdan çıkılır, sayısız olduğuna inandığım merdivenlerin başında durulup manzaraya bakılırdı... Tabii tabii, elde bir tahta bavul olurdu, kuşkusuz. Ve koca şehre meydan okunurdu: "İstanbul dedikleri bu muymuş?" Evet, İstanbul dedikleri buydu.
Birkaç yıl önce başladı "Haydarpaşa Garı otel ve alışveriş merkezi olacak" söylentileri, otele ve alışveriş merkezine doyamayan topraklarımızda. Bütün tarihi binalar yerle bir olup yerine AVM dikilene kadar da doyulamayacak, belli ki.
II. Abdülhamit tarafından yaptırılan, inşaatına 1906'da başlanıp iki yıl gibi kısa bir sürede hizmete açılan şahane gar binası, I. Dünya Savaşı'nda deposundaki cephaneliğe düzenlenen sabotajdan, 1925'te işgal kuvvetlerinin elinden, 1979'da patlayan Indepente tankerinin verdiği hasardan öyle veya böyle kurtuldu, ama korkarım insanın 'daha çok para' hırsından kurtulamayacak.
Çok üzgünüm, bu ülkede hiç kimse Haydarpaşa Garı'ndaki yangının gerçekten kaza olduğuna, elden gelenin kesinlikle yapıldığına inanacak saflıkta değil artık. Saflığı son derece olumlu anlamda kullanıyorum, 'aptal' demek istemiyorum, 'kirlenmemiş' demek istiyorum. Değil, her yıl onlarca örneğini göre göre aklımız sadece 'fesatlığa' işler oldu. İnternetteki paylaşım sitelerine bakınız, herkesin 'yak - işlet - devret' modelinden söz ettiğini göreceksiniz... İnsanlar öfkeli, ümitsiz, güvensiz. Haksızlar mı?
Nasıl 'tadilat çalışmaları' Mimarlar Odası'nın suç duyurusuyla Cumhuriyet Savcılığı tarafından birçok kez durdurulduğu halde izinsiz olarak devam edebiliyorsa, bundan Kadıköy Belediyesi'nin bile haberi olmayabiliyorsa, izolasyonda yanıcı madde kullanılıveriyorsa, yangına helikopterle müdahaleye 'gerek duyulmuyorsa' Haydarpaşa Oteli'nin de bir gün sessiz sedasız 'açılıvermesinden' korkuyor bu şehrin insanları. Bir kere olsun şaşırsalar - şaşırsak keşke...

YAK-iŞLET-DEVRET


Bu perde hİç mİ kapanmaz?
Çok düşündüm bu konudaki fikirlerimi yazmakla - yazmamak arasında. Kimseyi incitmek istemem, acının - yasın nasıl yaşanacağı konusunda akıl vermek de haddim değil. Nedim Saban'ın da kendi tiyatrosunda oynanan "Leyla'nın Evi"nin oyuncularından Onur Bayraktar'ın ani, acı, yersiz, zamansız, 'hiç olmadı' dedirten kaybına çok üzüldüğünden hiç kuşkum yok. Tabii ki acısı sonsuzdur.
Ancak, Onur Bayraktar 26 Kasım'da aramızdan ayrılıp 27'sinde toprağa verilmişken, cenazenin ertesi günü onun oynadığı oyunun perde açmasını ben pek kabul edemiyorum. Çok erken. Onur'un yerine yönetmen yardımcısı arkadaşı oynamış, herkes için çok üzücü. Tiyatro bu derece trajik bir şey olmak zorunda mı gerçekten? Ben seyirci olsam asla izleyemezdim o oyunu, açıkça söylüyorum.
Bu 'kutsallık' meselesinin biraz abartıldığını düşünmüyor musunuz? İnsan hayatından da daha mı kutsal? Tiyatrocular da insan değil mi? Bu kadar 'ölümcül' bir durum değil ki bu. Tabii ki oyun devam etsin, Onur'un anısı da yaşatılsın, hiç itirazım yok. Ama 1-2 gün beklenebilir sanki.
Biliyorum, Nedim Bey kızacak bana. Twitter'da benzeri şeyler söyleyen bir gazeteciye "Siz öldüğünüz gün gazete çıkmayacak mı?" diye sormuş. Ben bana sorulmuş gibi cevap vereyim: Çıkacak, kuşkusuz. Ama benim köşemi başka biri yazmayacak çok şükür.