DEREDEN TEPEDEN  BİR YAZI…Uzun zamandır fazla televizyon izlemeye zaman bulamıyordum, bu hafta sonu grip beni eve bağlayınca ve de ülkemizin üç tarafında toz fırtınaları, kasırgalar, seller, afetler ve ölümler vuku bulunca, gayriihtiyari iyi bir izleyici oldum. Tabii bu arada çok sevemediğim telefonumun WhatsApp gruplarına da “Geçmiş olsun” mesajları
çekip durdum.
Düşündüm de, çocukluğumda bunlar oluyor muydu diye... O yıllarda doğru dürüst televizyon ve sosyal medya yoktu, en önemli haber kaynağımız evde çıt bile çıkmayacak şekilde annemin talimatıyla çatal bıçak oynatmayarak dinlediğimiz saat 13.00 ve 19.00 haber bültenleriydi.
O zamanki tabirle, ajanslar...
Bakıyorum da son günlerde bu tip olaylar küresel ısınma denilen global hastalığın belli tezahürleri
gibi oldu.
Eskiyi özledik
DEREDEN TEPEDEN  BİR YAZI…Tekrar dönelim İstanbul’a, okul yıllarında en büyük derdimiz lodostu, zira estiğinde hem sevinirdik okula gidemediğimiz için meşru bir mazeretimiz oluştuğuna hem de üzülürdük bir sürü bekleme sefaleti çekeceğimiz için...
Hadi evin bulunduğu yaka neyse de karşıda kaldığımız zamanlar için annemin cüzdanın bir köşesine koyduğu yedek parayı harcamak da ayrı bir zevkti.
Belki şimdi imkanlarımız arttı, konfor seviyemiz yükseldi, evlerimiz daha lüks hale geldi ama pek çok şey değişti. Mesela halkın büyük bir bölümünün arabası olması, trafiği felaket hale getirdi. Eski İstanbul’u çok özler olduk.
Karaköy’deki vapur iskelesini, çay satılan vapurları, lüks mevki içinden geçmeyi, Haydarpaşa-Kadıköy arasındaki sandalları, Haydarpaşa garından en çok da kara trenle Suadiye’ye gitmeyi, gişeden bilet alıp görevliye deldirtmeyi, soğuk kış geceleri ve akşamları evin önünden geçen bozacıyı beklemeyi bile özledim.
Mahalle anlam yitirdi
Çocukluğumdan hatırladığım en enteresan iklim olayıysa, ilkokul yıllarında Boğaz’ı ve Marmara’yı kaplayan buz tepeleriydi. Kadıköy rıhtımda onlarla çekilmiş fotoğrafımı ne yazık ki bulamıyorum. Orhan Boran ve Yuki ile ‘İpana 21’ soru programı radyodaki favorilerimdendi, o gün ve saatte ailece radyo başında toplanır ve dinlerdik. Derken ‘Kara Kutu’ hayatımıza girdi. Benim televizyonu sevme sebebim, önce perşembeleri daha sonra her gün eve dostlarımızın gelmesi ve programı hep beraber seyretmemizdendi. Şimdi ne o ev misafirlikleri kaldı, ne de o mahalle dostlukları... Zira artık herkesin birbirini tanıdığı mahalle ve konu komşu kavramları da yok zaten. Oturduğum apartmanda aynı kattaki komşuları bile tanımıyorum.
Ah o gençlik yılları!
Lisenin son yıllarında gittiğimiz limonata-bisküvi verilen öğrenci çaylarında dans etme, göz göze gelme, tanışma, ‘çıkma teklifi’ ne hoş adetlerdi! Şimdilerde çirkin ama faydalı bir otopark olan Site Sineması’nın üzerindeki İlham Gencer’in çalıp Ayten Alpman’ın şarkılar söylediği Çatı Kulüp... Bir cumartesi öğleden sonra, yaşımız 18 değil diye Şişli Polis Merkezi’ne götürülüp iyi bir zılgıt yediğimiz ve ailemize teslim edilmemiz sonucu artık gidemediğimiz bir adres. Bugün içimden geçenleri sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum. Haftaya buluşmak üzere, sevgiyle kalın.