Geçen haftaki Katanya yazıma devam etmek istiyorum. Taormina’da ilk günü geçirip İtalyanlarla dost olunca iki adres çıktı karşımıza; Restorante Lincantro ve L’arco dei Cappuccini. Sicilya yemekleri konusunda en meşhur olanlar. Lincantro’da başlangıçlarda; hepsi açık mutfağın tezgahına dizilmiş iri yeşil zeytinin, baharat ve bazı yeşilliklerle yapılan zeytinyağlı yemeği, üçlü yumurtalı sardalya tava, peynirli salata, ahtapotlu yahni, zeytinyağlı türlü, pazı salatası, zeytinyağlı ebegümeci ve İtalyan tipi patlıcan salata, gittiğimiz günün menüsüydü.
Sıcaklar ise son derece zengindi. Deniz mahsullü pilav, karides ve midyeli linguine, biberli ve zeytinli spagetti, beyaz balık etli ravioli, kızartma ve ızgara olarak günün taze balıkları. Bu restoranda da ev şarabı çok önemliydi. Şişe şarap da var ama , “Sofra şarabımızı için” diyen Tunuslu servis elemanı Sofia’yı dinledik.
Taormina’da tercih edilen diğer bir restoran olan L’arco dei Cappuccini’nin küçüklüğü nedeniyle zor rezervasyon yaptırdık. Şef garson Simon’la ahbaplığımız sayesinde geç saatte de olsa bir masa bulup oturduk. Bizden başka yabancı yoktu desem yeridir. Mekan, şehrin tarihi kenar kısmında, tek katlı eski bir binanın girişinde yer alıyor. Balık tezgahından mutfağa ve tuvalete kadar her şey butik tarzda. Servis elemanları her işi gözünüzün önünde, minicik bir barın arkasında yapıyor. Onların arı gibi çalışmasını takip etmek bile güzeldi. Buranın sahibi iki ortak, aynı zamanda mutfağın da şefleri. Fiyatlar belli bir seviyede tutulmuş, aşırıya kaçılmamış. Şarap ve diğer içki fiyatları da buna paralel düzenlenmiş. Biz önce ızgara sebzeler, ahtapot, zeytinyağda marine edilmiş kalamar, kuru domates, bufalo peynirinden oluşan başlangıçları aldık. Arkasından hakikaten muhteşem bir deniz ürünlü risotto geldi. Son olarak günün balığı olan barbunya ızgarayı tercih ettik. Şefimiz Simon’un evin limoncellosunu tiramisu eşliğinde verme önerisini, paylaşmak kaydıyla kabul ettik. Doğru da yapmışız, çünkü porsiyon miktarları Amerika’daki gibi büyüktü.

Doyum olmayan şehir
İnsan burada lokantadan mutlu, mesut çıkıyor. Özellikle dikkat ettim; herkes bizim gibi teşekkür ederek mekanı terk etti. Ertesi gün Sicilya’nın en enterasan yerlerinden biri olan Aci Trezza’ya gitmek üzere yola koyulduk. Etna’nın püskürmeleri sonucu oluşan volkanik taşların kıyı boyunca şerit oluşturması, eşşiz bir manzara oluşturmuş. Muhteşem bir sahil, keyifli bir yürüme yolu, balıkçı köyü marinası ve şık restoranlar... Şehir çok enteresan; şarabı, denizi, güneşi, manzarası ve tarihi doyulmaz.
Bir noktada binalar ve sokaklar sizi istemesenizde 1940’lara götürüyor. Aşağı yukarı bütün yollar tek istikamet çünkü otomobiller yan yana geçemiyor. Buradaki öğle yemeğimizi sıradan bir balık restoranında yedik. Canlı günlük balık, muhteşem taze İskenderun tipi karidesler, ızgara kalamar ve limonlu granite.
Servis elemanıyla yaptığımız sohbet sonrası, dondurma yemeden gidilmez mesajını aldık. Doğruca bugüne kadar yediğim en güzel dondurma olan Eden dondurma barına yöneldik. Pastasıyla ve turtasıyla da muhteşem bir dondurmacı. İnsanın tekrar yiyesi geliyor. Alman edebiyatçı Goethe’nin söylediği gibi “Sicilya’yı görmeden İtalya’yı anlamak mümkün değildir” sözüyle
yazımı sonlandırmak istiyorum.