20.02.2018 01:30 | Son Güncelleme:
Nil Kural

‘Çocukluğumdan yola çıktım’

68. Berlin Film Festivali’nin Generation bölümünde bugün prömiyerini yapacak olan ‘Güvercin’i yönetmeni Banu Sıvacı anlattı

Kısa filmleriyle tanınan Banu Sıvacı’nın ilk uzun metrajlı filmi ‘Güvercin’, dünya prömiyerini bugün Berlin Film Festivali’nin Generation bölümünde gerçekleştirecek. Adana’daki abi ve ablasıyla yaşayan, abisinin itirazlarına rağmen evlerinin çatısında güvercin besleyen Yusuf adlı gence ve onun yaşadığı güçlüklere odaklanan filmi, Berlin Film Festivali’nde yönetmeni Banu Sıvacı’dan dinledik. 

- Kısa metrajlardan uzun metraja geçişiniz nasıl oldu?
Sinema atölyelerinde dersler alıyordum. O sıralarda önce kısa filmler çektim. Sonra setlere girmeye karar verdim. Sinema filmlerinden yardımcı yönetmenlik yaptım. Bir uzun metrajın yardımcı yönetmeni olduğunuzda dinamiklerini görüyorsunuz. ‘Güvercin’ için bakanlık desteği, yaklaşık 4- 5 sene yardımcı yönetmenlik yaptıktan sonra geldiği için set problemlerine hazırdım. 

- Filmin başrolünde Yusuf’u canlandıran Kemal Burak Alper’i seçme sürecinizden bahsedebilir misiniz?
Filmin fikri 2010’da oluştu. 2011’de çekmeye karar verdiğimizde önceden demo, kısa film gibi bir şey çekmek istemiştik ama oyuncuyu bulamıyordum. Aslında ben daha esmer birini ararken bir oyunda Kemal’i (Burak Alper) gördüm. Oyunda izlerken ışığın yüzünü çok fazla parçaladığını fark ettim. Çünkü çok kemikli bir yüze sahipti. Rolü Kemal’e teklif ettim. 2011’de ilk demoyu birlikte çektik.

- Filmin çıkış noktası nedir?
Filmin içeriği benim çocukluğumdan geliyor. Ben tam da filmdeki gibi bir mahallede doğdum. Çok fazla kalmadık ama benim aklımda yer etti oranın insanları; özellikle de kuşçuları. Çok sosyal tipler değiller. Gökle, kuşlarla ilişki kuruyorlar, aileleriyle araları bozuk. Genellikle parasal problemler yaşıyorlar. Sonradan şunu fark etmiştim: Hayallerin, arzuların ekonomik engellere yenik düşmesiyle birlikte insanlar başka tutku yolları üretmeye, özgürlük alanları açmaya, hobiler edinmeye çalışıyor. Kuşçuluk bunlardan bir tanesi. Adana’daki kuşların özelliği çok hızlı bir şekilde dalışa geçmeleri... O yüzden de çok tutkulu oradaki insanlar. Ben bile kuş beslemeye karar verecektim, o kadar güzel bir his.

- Yusuf’u yaratmanızda özellikle etkili biri var mıydı?
Evet, Yusuf gerçek birine dayanıyor. Adana’da üst katta yaşayan genç bir çocuğun hatıralarından yola çıktım. Ama ben bununla sınırlı kalmadım. Kuşçularla tanışıp onların hikâyelerini, aileleriyle yaşadıklarını dinledim. Filmin içindeki tüm anekdotlar benim kuşçulardan dinlediğim anekdotlara dayanıyor. Onları senaryoya uyarladım. 

- Yusuf, erkekliğin çok ön planda olduğu ve sert bir dünyada yaşayan hassas bir karakter. 
Toplumda yer etmemiş, alışılmadık tutkular dışlanıyor. Gelişemiyor. Yusuf’un kuşlara olan tutkusuyla benim sinemaya olan tutkum aynı muameleyi görüyor. Ailem de etrafımdakiler de “Boş işler bunlar, uğraşma” veya “Maaş nerede?” gibi sorular sordular. Bunlarla mücadele ettim. Kuşlar alışılmadık tüm tutkuları temsil ediyor. Toplumun genel olarak yapmaya alışık olmadığı tüm işleri, hayalleri... Ayrıca Yusuf’un büyük sevgi duyduğu Maverdi adında dişi bir güvercini var. Normalde kuşçular bile erkek güvercinleri daha değerli bulur. Ama Yusuf ağzından besleyerek büyüttüğü için dişi güvercinini özel bir yere koyuyor. Dişil enerjisi olan bir çocuk. Tipik bir erkek değil, futbol taraftarları yanından geçerken de öylece kalıyor. Tipik bir erkek olmamanın bedelini sürekli ödüyor, hep dışlanıyor.

- Hep dışlanıyor ama tutkusu söz konusu olduğunda onun arkasında durmakta tereddüt etmiyor. 
Evet, ben de tereddüt etmedim çünkü. Kendi yaşadıklarımla da bağdaştırdım. Ben resim okudum, öncelikle sanat yapmaya karar verdiğinde de toplum beni “Boş iş” diyerek suçladı. Sinema yapmaya karar verdiğimde de... Hepsi eğer zenginsen, hayalperestsen bunlar yapacağın şeylermiş gibi davrandı. “Sen başka bir yerden bir maaş kazanabileceksen bunları yapmamalısın” gibi bir baskıya hep maruz kaldım. Hâlâ da soruluyor. Berlin Film Festivali’ne geldik. “Neredesin, ne yapıyorsun?” orada diye soruyorlar. Anladım ki bu tip tutkular anlaşılmıyor. Herkes birbiriyle aynı olsun isteniyor. Yusuf da buna karşı çıkan biri.

‘Kuşlarla çalışmak zor’

- Maverdi ile Yusuf’un sahnelerini çekmek zor oldu mu? 
Kuşlarla çalışmak çok zor. Kuşlar kameradan korkuyorlar, özellikle de güvercinler çok hassas hayvanlar. O yüzden kadrajda tutmak bile problem. Ön hazırlık sürecimiz uzun sürdü, 4-5 ay... O süreçte güvercinleri kameraya alıştırmaya çalıştık. Arada gidip ekiple vakit geçirerek kendimizi alıştırdık. Maverdi’nin daha özel bir durumu var: Filmde omuzda durması, ağızdan yemek yemesi gibi sahneler... Bunlar da Kemal’in Maverdi’yi yavruluktan yetiştirmesi sonucunda oldu. Bir belgeselin kamera arkasını izlemiştim, doğal görünen bazı kuşlar, ekiple büyüdüğü için öyle davranıyorlarmış. Ondan sonra biz de böyle bir şey yapalım dedik. Maverdi tüyleri çıktıktan sonra annesinden ayrıldı ve Kemal’e gitti. Kemal onu her gün eliyle besledi, Maverdi’yle çok iyi arkadaşlar. Yoksa omuzda durması filan pek olağan değil. Ancak beraber büyürse öyle oluyormuş. 

- Finalinde de bir umut veriyorsunuz, karakterinize.
Evet, finalde aslında umutsuz bir şeyin içinde bir umut var. Zaten ayağı kalkılan yer de orasıdır. En kötü haldeyken ayağa kalkarsınız. Final insana iyi hisler vermiyor ama umut veriyor. 

‘Böyle bir hayat mı varmış dedirtirsek ne âlâ’

- Filmin Berlin Film Festivali’ne seçilmesi sizde nasıl duygular yarattı?
İnanılmaz sevindim. Çünkü o sürece kadar birkaç festivalden ret yanıtı gelmişti. O yüzden artık beklemiyorduk. Ama önce Rotterdam sonra Berlin’den kabul haberi geldi. Biz Berlin’i ilk gösterim için seçtik. Çok heyecanlandım. Türkiye’nin de çok iyi bilmediği bir konuyu, Alman seyircisine dünya seyircisine taşımak benim için mutluluk ve heyecan oldu. Buradakiler ne tepki verecek merak ediyorum. “Böyle bir hayat mı varmış” dedirtebilirsek ne âlâ. 

Bu habere ifade bırak
  • 1Mutluyum
  • 1Şaşkınım
  • 1Kararsızım
  • 1Kızgınım
  • 1Üzgünüm
Toplam Oy5