“Asıl mesele bir insanla aynı evi paylaşmak”

“Kocan Kadar Konuş: Diriliş”te ürkütücü bir babaanneyi oynayan Hümeyra: “Bugünkü aklım olsa evlilik düşünmem. Ama bir hayat arkadaşım olsun isterdim. Asıl mesele bir insanla aynı evi paylaşmak. İki insanın bir evde oturması da dünyanın en güç şeylerinden biri”

“Asıl mesele bir insanla  aynı evi paylaşmak”

Otuz yaşını geçip hâlâ evlenemediği için ailesinin bin türlü baskısına maruz kalan Efsun’un hikayesini anlatan “Kocan Kadar Konuş” filminin (tabii öncelikle Şebnem Burcuoğlu imzalı romanın) ikincisinde evlere şenlik bir karakter ortaya çıktı: Beyaz atlı prensimizin servetinin tek hakimi olan babaannesi Cavide hanım. Efsun’a asıl kaynanasının çektirmediği çileyi çektirecek bu ürkütücü hanımefendiyiyse Hümeyra oynuyor.

Kıvanç Baruönü’nün yönettiği film gösterime girmeden önce, kendisi beş kez nikah masasına oturmuş olan Hümeyra’yla yeni taşındığı evinde evlilikleri, ilişkileri ve de taktikleri konuşmak üzere buluştuk. Ama Hümeyra bu, ondaki konu çeşitliliği kimsede yok. Tam da neslinin tükendiğinden yakındığımız gibi, “ayağımızı altımıza alıp” yaptığımız bir muhabbet oldu.

-En son Bodrum’a gitmiştiniz yeni bir düzen kurmak için. Ne oldu, geri mi döndünüz?

Olmadı, o işi beceremedim. Hayal ettiğim gibi olmadı, onun için yol yakınken döneyim dedim. Zaten burada hiçbir şeyi bozmamıştım. Yaşımın da geçmiş olduğunu düşündüm. Daha önceden ayarlasaydım böyle bir şeyi, şimdiye alışmış olacaktım. Çok şehir alışkanlığım var. Benim istediğim kendi başıma ve sessiz bir yerde olayım ama çıktığım zaman dünya elimin altında olsun. Şu anda bulunduğum yer tamamen öyle. Cihangir de öyleydi ama Cihangir’in şekli değişti. Restoranlar, barlar ve insanların gürültücü keyifleri açıkçası beni uyutmaz oldu geceleri.

“Asıl mesele bir insanla  aynı evi paylaşmak”

Hümeyra romantik komedi “Kocan Kadar Konuş: Diriliş”te canlandırdığı karakteri, tanıdığı bazı kadınlara benzettiğini söylüyor.

“Bu kadar antipatik bir kadını oynamadım”

-“Kocan Kadar Konuş”un kadrosuna nasıl katıldınız?

Yönetmen düşünmüş beni; Kıvanç Baruönü. Ben bilmiyordum Kıvanç’ın bu kadar zarif bir beyefendi olduğunu. Geldi, çok güzel bir konuşma yaptı benle. “Ben size filmi de getirdim, kitabı da getirdim. Siz bakın” dedi: “Ruhunuz isterse ben çok isterim çalışmayı sizinle.” İlk filmi valla yüzümde tebessümle seyrettim. Güler yüzlü, çok doğru bir iş olmuş. Abartıya kaçmadan, bel altına inmeden, tatlı bir komedi. Kitaptan da Cavide rolüne baktım, çizdim hemen altını, nasıl bir şey çıkartabilirim diye, sanki yapabilirim gibi geldi. Onlar da çok sevindiler, çok da güzel karşıladılar, BKM de öyle. Anlaşmış bir ekibin içine yeni karakter olarak girmek zordur ama beni çok güzel kabul ettiler. Özellikle Ezgi çok yardımcı oldu.

-Cavide’yi ilk okuduğunuzda nasıl bir kadın düşündünüz?

Valla arıza bir kadın düşündüm tabii. Ama anlaşılmayacak bir tarafı yok, torununu kimselere vermeye kıyamıyor, en doğrusunu kendisi biliyor, büyük bir servet var elinde, yegane torunu bu, sülaleyi devam ettirecek başka kimse yok. Kadının kendi normları var, o normların dışında hiçbir şeyi beğenmiyor. Torununu kendi kasabasında oturan varlıklı ailelerden birinin kızıyla evlendirmek, yani servetle serveti birleştirmek ve bir hanedan kurmak peşinde. Bir de küçümseyen bir kadın. Bildiğim bir kadın yani, buralarda çok var onlardan.

-Ama pek oynamadınız böyle birini.

Hayır, bu kadar antipatik bir kadını oynamadım.

-Hoşunuza gitti mi peki?

Gitti tabii. Nevra’yla (Serezli) çekişmeleri hele. Nevra bıcır bıcır, daha bir alaturka ama en sonunda onun da boynu kırık çünkü Cavide’nin çok parası var. Bir yerden sonra susmak zorunda kalıyor. Çekişmeli sahnelerimiz vardı, onlar çok keyifli. Kadının her lafı arıza. Sürekli mini mini bombalar atıyor evin içine.

-“Tek yol düğün” sonucu çıkıyor neticede ortaya... Mutluluğun tek yolu nikah masası mı?

Filme göre öyle. Ben öyle düşünmüyorum. Ama benim gibi
100 kere evlenmiş bir kadının “Ben öyle düşünmüyorum” demesi çok
garip tabii. Benim bugünkü aklım olsa evlilik düşünmem. Ama bir hayat arkadaşım olsun isterdim. Asıl mesele bir insanla aynı evi paylaşmak. Yani çıkıp gittiği zaman başka evi yok gidecek. Asıl karar o. İki insanın bir evde oturması da dünyanın en güç şeylerinden biri. Bir süre sonra sabah kalkıyorsun o, akşam yatıyorsun o. İyi günü var insanın, kötü günü var. Zor, çok zor.

-“Sürdürseymişim keşke evliliklerimden birini” demiyorsunuz yani...

Yok. Ama candan bir dost isterdim. Aynı yaşlarda, benim ne yaşadığımı bilen. Aynı evde değil ama. Tiyatroya, sinemaya giderken de kavalyelik yapacak, hoş olabilirdi o. İstediği zaman arayabilen, ben de öyle, vıdı vıdı etmeyen... Sevgili istemiyorum ama. Dünyaya öyle bakmıyorum artık.
O an bana erken geldi herhalde, epeydir böyleyim, o duygu bir yerde bitti bende. Benim giyinme nedenim hep derli toplu gözükmek istediğim için, yoksa bir erkek beni beğensin diye değil.

-Şarkılar, filmler hep aşk üzerine. Dönüp bakıca “Zaman kaybıymış” diyor musunuz?

Yok, çok keyifliydi. Şeyi özlüyorum; sen bana mesela kendi hayatından bir şey anlatıyorsun, sonra bir yere gidiyoruz, beni tanıştırıyorsun onla, benim aklımda bir adam kalıyor. Bir-iki ay görüşmüyoruz, sonra aradığında “Ay, bırak” diyorsun mesela, “Olmadı, şöyle oldu, hatırlıyor musun yanında o gece bir kız vardı, onla aldattı beni” diyorsun. Bunlar olurken alıp altımıza ayağımızı, muhabbet etmeyi çok özledim. Aydemir Akbaş’ın karısı Beyhan mesela, benim çok yakın arkadaşımdı, saatlerce konuşurduk. Benim sürekli bir kalp ağrım vardı, işte “Telefonda şöyle dedi, arayacağım dedi aramadı, evde onu bekliyorum, belki arar diye”. Her bir kelime ayrı konuşulur, söyleme tonuna kadar...

-Yazılı mesaj yok tabii o sırada... Biz şimdi mesajlar üzerinde çalışıyoruz.

Öyleymiş. Cevap verdin, bir türlü, vermedin bir türlü. Onu yeni keşfettim, WhatsApp’ta mavi işaretliyse mesajı görmüş demekmiş. Kaçta görmüş? 2.18’de. Eee? 2.20, hâlâ cevap gelmedi. Sizinki daha da şizoid bir şey yani. Teknolojiyle iş kolaylaştı dediler, bence zorlaştı. Herkes noktasını virgülünü doğru yere koymadığı için karşındakinin sitem ettiğini bile anlamıyorsun bazen. Muhabbet kayboldu artık aramızda.

-Sizin zamanınızda kızların üstünde evlilik baskısı var mıydı?

Tabii. Daha birinci dakika, “Nereye gidiyorsun?” “Ahmet’le buluşacağım, şurada bir kahve içeceğiz.” “Eeee?” Böyle tuhaf bir “Eeee?”, annemden, teyzemden, akrabalardan. Ben parti seviyordum. Bir şeyin eğlencesi olsun istiyordum. Ne yapalım? Hadi evlenelim. Ama benim hiçbir düğünüm “Kocan Kadar Konuş”taki gibi olmadı. Zaten gelinlik giymedim.

“Richard Dawkins’i niye daha evvel okumamışım?”

-İlk evliliğiniz sürse belki müziğe başlamayacaktınız, bambaşka bir hayatınız olacaktı...

Evet, dört çocuğum, 17 torunum olabilirdi. Ama pişman değilim. Sadece şuna pişmanım; dünyayla ilgili yeterince öğrenmemişim, okumamışım, araştırmamışım. Benim ilgimi çekmeyen şeyleri de araştırmam lazımmış. Yani bu evrenin durumunu, niye mesela Richard Dawkins’i daha evvel okumamışım da şimdi okuyorum... Daha kültürlü olmalıydım. Ondan sonra o şarkıları yapayım gene.Hem Oxford okuyup hem müzik yapabilirdim.

-Yıllardır müzik yapmıyorsunuz ama aklınıza ilk gelen gene “Müzik yapabilirdim” oldu...

Sanata ilk bulaşmam müzikle çünkü. Ben kafamda müziği hiç bırakmadım. Müzik benim bazım. Kendim yapmayı bıraktım çünkü benim müzik yapmam yaşadığımla çok ilgiliydi. O zamanki yaşadığım hayat, çevrem beni o kanala doğru götürdü. Eve Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu falan gelirken ben “Karabiberim” diye şarkı söyleyemezdim. Ama şimdi dersen “Gel bir şarkı yapalım, bir şiir seçelim”, lay lay lomun ötesine geçemeyeceğiz. Şimdi söylersem ancak şu anda yaşadıklarım, Türkiye’nin durumu, bununla ilgili şeyler söylemem lazım. Ülkedeki durumu görmezden gelip 68 yaşında aşk şarkıları mı söyleyeyim?

“Kendime sofra kurar, mum yakarım”

-Dizi yapmayı düşünüyor musunuz?

Valla öyle günde 15-16 saat çalışamayacağım artık. Ama bu İstanbul içi yaşamımı sürdürebilmek için de bir yerden bir akara ihtiyacım var tabii ki. Acelem yok, haftada en fazla iki gün çalışacağım, beni gıdıklayan bir rol olursa oynayabilirim.

-Sizi neler mutlu ediyor?

Benim çarem çok. Kitap, dergi, resimle ilgili şeyler... Bir an bile sıkılmıyorum, hâlâ acelem var bir şeyleri öğrenmeye. Beni mutsuz eden şeyler iletişim kuramayacağım insanlardan dolayı olur. İletişimi yakaladıktan sonra çok zor sıkılırım. Her şeye musallat olabilirim. Şimdi mutfağım büyük diye yıllardır yapmadığım yemekleri yapıyorum. Kendime üstelik, kimseye de değil. Kendime sofra kurarım, şarabımı alır otururum oraya, mum da yakarım.

Çocukken hiç oyuncağı olmadı,dolmuşunu oyuncakla donattıOsmaniye’de çocukken hiç oyuncağı olmayan halk otobüsü şoförü 28 yaşında ki Fatih Çokan, çocuklar için otobüsü oyuncaklarla doldurdu. Çokan, otobüsündeki oyuncaklarla hem oynuyor hem de otobüse binen çocuklara hediye ediyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber