Dört hayat bir cenaze

Bir ölümün ardından sorgulanan ve şekillenen hayatları izlediğimiz “Yak Bunu” oyununda Anna karakterine hayat veren Büşra Develi “Bu kayıp kendilerinden bir şey bulmalarına sebep oluyor” derken, Pale’i canlandıran Hakan Kurtaş “Ölümle başlayan oyun hayatta kalmayı sorgulatıyor” diyor.

Dört hayat bir cenaze

 

Sezonun merakla beklenen oyunlarından “Yak Bunu” geçtiğimiz çarşamba günü prömiyerini yaptı. “Yak Bunu” asıl kahramanın yaşamadığı bir hikaye. Dört kişilik oyun yakın arkadaşları Robbie’nin bir kaza sonrası ölümünün değiştirdiği hayatlarla ve karakterlerin geçmişleriyle yüzleştiriyor. Lanford Wilson’un ‘86’da kaleme aldığı oyun Robbie’nin tercihleri üzerinden aileyle yabancılaşmaya mercek tutan tarafıyla da güncelliğini korumaya devam ediyor. Son dönemin başarılı isimleri olan, oyunun Pale’i Hakan Kurtaş ve Anna’sı Büşra Develi ile Mr. CAS Hotel’de bir araya geldik ölüm, aile ve tiyatroyu konuştuk.

Dört hayat bir cenaze

- Tek oda… 4 kişi ve hayatlarını sonsuza kadar değiştiren bir kesişim; ölüm! Ölüm hep kaybetmektir ya bu oyunda bir “bulmaya” tanık oluyoruz. Kendini bulmaya…

Hakan Kurtaş: Ölüm bulduruyor gibi görünse de aslında nasıl hayatta kaldıklarıyla ilgili bir yol bulmaya çalışıyor tüm karakterler. Bir acı ortak bir zeminde buluşmalarını sağlıyor ama bir yandan da “Ben nasıl hayatta kalıyorum,” “Beni hayatta tutan şeyler ne ve bunun için ne yapıyorum?” sorgulamasına giren karakterler görüyoruz. Ölümle başlayan bir şeyin hayatta kalmayla ilgili şeyleri sorgulatması, oyunun ‘86’da yazılmasına rağmen günümüzde de çok ufak değişikliklerle oynanabilmesini sağlıyor.

Büşra Develi: Bir boşluk açılıyor ve o boşluğun artık başka bir şeyle dolması gerekiyor ya… Çoğu zaman o boşlukla bir yere kadar yaşayabiliyorsunuz. Hepsi dolmasa bile bir kısmını herkes doldurmak zorunda kalıyor. Bu kayıp da kendilerinden bir şey bulmalarına sebep oluyor. Bu yüzden her karakter de ölümle birlikte başka bir dönüşüme giriyor. Belki cesaret edemedikleri belki de olması gereken. Genel resme baktığınız zaman hayatınızdan önemli biri gittiğinde elbette hiç gitmesin istersiniz ve çok acı çekerisiniz ama yıllar sonra dönüp bakınca onun gidişinin sizin üzerinizde nasıl bir etkisi olduğunu fark edersiniz. Bence olumlu denecek de bir etkisi oluyor süreç her ne kadar acı verici olsa da herkesin kendini bulması için bir adım atmasını sağlıyor.

- 30’larında kendini değiştirmeye karar vermek durumu daha sancılı hale getirmez mi?

H. K.: Bunu çok yaşla ilişkilendirmiyorum. Yaşanmışlıkla çok daha ilgili bence. Bu bence ne yaşadığınla ilgili. Kendilerine dönüp ne hissettikleriyle ilgili daha dürüst bir noktaya gelince, insan öyle telaşsız bir hale ulaşıyor. Telaştan vazgeçip artık bir şeyleri gerçekten çözmek üzerine düşünmek daha enteresan. Bu da bence yaşandıkça telaştan vazgeçmeyi sağlıyor. Kayıp, bir boşluk yaratıyor ama o boşluğun hiçbir zaman kapanmayacağını kabul edip o boşluğun varlığıyla devam etmek cesurca da bir şey.

B.D.: Yaşın bence şöyle bir önemi var en azından Anna adına, o bir dansçı ve otuz yaş bir geçiş dönemi onun için. Artık dans edemiyor koreografi yapması lazım ama bir şey yapamadığını anlayıp yazmaya başlaması gerektiğini düşünüyor. Anna onun sancısı içinde ve bir şeyleri garanti altına almak istiyor bir takım şeylerden de vazgeçmesi gerekiyor. Aslında hepsinin bir seçimi söz konusu.

- Gençken isteklerimiz konusunda oldukça tutkuluyuzdur. Zaman bize taviz vermeyi öğretir. Oyunun yaptığı yüzleştirmelerden biri de bu…

H. K.: Hayali gerçekleştirme bizde biraz yanlış tınlayan bir şey. Daha fazlasını iste sloganlarıyla büyümüş bir nesil olarak “hayalini kurduğun şeyi yap” falan zaten bunu yapmak için doğuyorsun. Hayal kurmayı çok zor yapılan bir şeymiş gibi düşünmezsek herkes daha kolay yapacak. Gülmek gibi bir şey. Kendini gerçekleştirmeyi kutsamayalım. Hayal etmeyi kutsayınca daha zorlaştırıyoruz ve sonunda daha büyük bir beklentiye giriyoruz. Bunu normalleştirirsek daha çok hayal kurup daha çok gerçekleştirebiliriz. Bu kadar uzaklaştırmayalım kendimizden, mesafe koymayalım.

B.D.: Hepsi bir noktada korkak hayallerini gerçekleştirmek konusunda. Hayal kurmak ve kendini gerçekleştirmek birbiriyle çok bağlantılı şeyler. Sanatla ya da zanaatla uğraşan insanların ortak bir noktaları var, çocuk yaştan merak etmeye başlıyorlar. Bu hayalin kendisiyle birlikte gelen bir şey. Hayallerini gerçekleştirmiş bir insan olarak bunun mitsel olmadığını söyleyebilirim.

Dört hayat bir cenaze

- Yazar bizleri içine doğduğumuz aile ile seçtiğimiz aile arasında sıkışan şehirli insanla da yüzleştiriyor...

H. K.: Bunun sorgusunu didaktik olmadan çok güzel bir şekilde yapıyor. En kötü diye bellediğimiz insanları da anlamak için onlarla empati kurmamız gerekiyor ya normalde… Ailede çocukluk çok önemli olduğu ve çocukken de aile çok önemli olduğu için doğduğumuz aile ne şekilde olursa olsun bizi şekillendiriyor. Sonrasında da şekillendirmeye devam ediyor.

B.D.: Aynı ailede büyümüş beş kardeşin, dördü bambaşkayken bir tanesi bambaşka olabiliyor. Kötü muamele görmüş bir çocuğun ailesinin onun üzerindeki etkisi çocuğu başka bir yaratıcılığa da sevk edebilir. Belki o çocuk daha sevgi dolu bir ortamda büyüseydi böyle bir ihtiyaç gelişmeyecekti ve bir şey üretemeyecekti. Her aile çok iyi olmalı, her çocuk iyi ailede büyümeyi hak ediyor gibi şeylerin insanları tekdüzeleştirdiğini düşünüyorum. Kötü bir ailede doğmak da bir şans olabilir. Belki psikolojik olarak daha zor bir süreçten geçiyorsun ama ulaştığın yer bence önemli olan. O yüzden herkes sevgi dolu büyüdüğünde daha iyi olmuyor. Her çocuk kendi kişiliğiyle de geliyor dünyaya… Her kişiliğin de ihtiyaçları farklı.

- Oyun yas, kaybetmek, tutku gibi insana dair pek çok kavrama değiniyor. Siz en çok nereden tutuldunuz bu oyuna?

H. K.: Karakterlerin hiçbiri ölmüyor ya da öldürmüyor ya kendini… Hayatta kalmak çok içgüdüsel bir hareket olduğu için “medeni” halimiz ne kadar artıyorsa aslında hayatta kalma içgüdümüz de o kadar köreliyor. Çok daha güvenlikli alanlarda, kendi konfor alanlarımızdan çıkmadan yaşadığımız için hayatta kalmak gibi bir içgüdümüz olmuyor. Her şey daha tasarlandığı, beklendiği gibi oluyor. Onu kaybedecek kadar medenileşmemek ama sadece vahşi bir hayvan gibi de hayatta kalmak zorunda hissetmeyecek bir medeniyetin arasında yaşamak enteresan bir durum.

B.D.: Refah seviyesinin yükselmesiyle hayatta kalmayı istemek ters orantılı bir şey. Diğer tarafta daha çok ümit varmış gibi geliyor. Hayatta kalma içgüdüsü türlere göre eşit verilmiş bir şey değil bana göre. Kimileri daha kolay vazgeçebilecek yapıyla doğuyorlar. Kimi daha depresyona meyilli, kimi daha rahat… Bu da çok seçilebilecek ya da yargılanabilecek bir şey değil. Bence hayatta kalma içgüdüsünün kuvvetli olduğu insanları izlemek daha ilgi çekici. Hayattan keyif alıyorum. Hiçbir zaman vazgeçmeyi düşünmedim.

- Anna “Biz hayata aynı pencereden bakıyoruz” diye açıklıyor Burton ile olma nedenini. Aşk, aynı pencereden bakmak mıdır?

B.D.: Bir noktada kesişmektir bence. Tamamen aynı olmak da değil ayrı olmak da… Bir yerde kesişmek diğer taraflarda tartışabilmek. Tartışma her zaman alevlendiren bir şeydir. İnsanlar değiştiği zaman ilişki de bitiyor. Oradan bakıyordun şimdi neden bakmıyorsun? Çünkü şimdi oradan bakmak istemiyorsun!

H. K.: Ben de katılıyorum. Metafordan gidersek pencerenin olduğunu bilmiyoruz ya aslında aşk yaşamadan önce… Bir çatlaktan bakmak gibi bence. Bir delikten öbür tarafı görmek gibi bir şey. Bir de tek bir delik olmak zorunda değil bence. Başka başka deliklerden de bakılabilir. Aynı pencere aşkı bir şeyin içine sıkıştırıyor.

Telefonlara bakmama saati

- Tiyatro oyunlarının çoğalması ve pek çok tanınmış ismin tiyatro yapmasını nasıl yorumluyorsunuz?

B.D.: Herkesin her şeyi ekranda izlemesi, ekranda görmesi, ekrana bakar bir şekilde yaşamasından sonra hiç telefonuna bakamadığın bir sürenin olması ve oturup bir şeyi izlemek güzel. İnsanlar için çok büyük bir değişiklik. Sürekli ekrana bakan bir nesil için büyük bir değişiklik. Ama asıl mesele o iki saatte ne izlediğin.

- H. K.: Tiyatro adına güzel bir şey. Aynı şeyi aynı şekilde defalarca yapmak yerine farklı bir deneyim yaşamak istiyor olabilir oyuncular. Tiyatro çok daha deneysel, çok daha riskli, canlı, o anda olan bir şey olduğu için de bunu deneyimlemek istediğimiz için yapıyoruz. Telefon ekranlarına bakarak yaşadığımız bir hayatta işten evine gidip, biletini alıp ya da gişeye gidip bilet var mı diye sorup oturup bir şey izleyip sonra tekrar eve dönmek aktive eden bir şey.

HTC Vive Cosmos denedik!HTC'nin yeni sanal gerçeklik gözlüğü Vive Cosmos'u denedik. Bir önceki nesle göre çok daha başarılı olan yeni sanal gerçeklik gözlüğü HTC Vive Cosmos, artık daha kompakt ve neredeyse iki kat daha fazla çözünürlük sunuyor. Bu sayede oyunların içindeyken dış dünyadan kendinizi tamamen soyutlayabiliyorsunuz.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber