Pazar

  • »
  • Pazar »
  • Haber »
  • İshak Alaton’dan “Niyeti nedir?” diye soranlara cevap: ‘Geçmişimizle yüzleşmekten başka bir niyetim yok’
16.09.2012 - 02:30 | Son Güncelleme: 16.09.2012-2:30

İshak Alaton’dan “Niyeti nedir?” diye soranlara cevap: ‘Geçmişimizle yüzleşmekten başka bir niyetim yok’

Struma olayı Türkiye tarihinin loş köşelerinde kalmıştı bunca zaman. Zülfü Livaneli’nin “Seranad” romanı ve olayın 70. yıldönümünde İshak Alaton’un çabalarıyla gündeme geldi...

Sitene Ekle

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL/zeynep.ozkartal@milliyet.com.tr

Geldi gelmesine de Struma’da neler yaşandığıyla ilgili kaynaklar kısıtlıydı. Ne akademisyenler ne de edebiyatçılar ilgi göstermişti bu konuya. Akademisyen ve yazar Halit Kakınç, Struma’yı yazan az sayıdaki yazardan biri oldu. Kitabın önsözünü ise İshak Alaton kaleme aldı. Kakınç’ın söyleşi başlamadan önceki notunu ileteyim, üzerimde kalmasın: “İshak Alaton bu kitabın sponsoru değil!”

 * Struma olayıyla ilgilenmeye nasıl başladınız?

Halit Kakınç: Bir dönem senaryolar yazıyordum. Yönetmen arkadaşım Veli Çelik bana “İstanbul’da 1941-42 yıllarında, o casusluk günlerinde geçen bir aşk hikayesi yaz” dedi. Ben de incelemeye başladım. O yıllarda Struma diye bir gemi var. Duydum ama derinine bilgi sahibi değilim. İnceledim inceledim, Allah, bu ne biçim hikaye... Ama proje kabul görmedi.

* Kaç yıl önceydi bu?

Halit K.: Yedi-sekiz yıl önce. Proje düşünce ben de tamamen Struma üzerine çalışmaya karar verdim. Genişledi, genişledi, bir araştırma kitabı yazmaya oturdum. O sırada eşim bir mikropluk yaptı, bana “Artık bir roman yaz, zamanı geldi” dedi. Tamam ama ne yazayım? “Tabii ki Struma’yı”.

* Struma pek konuşulan, üzerine yazılan bir olay değildir. Olayın 70. yılında bu bir özür kitabı mı?

Halit K.: Hayır değil. Özür dilemeye kalkılırsa her toplumun dileyeceği birçok özür var. Türkiye’nin de uzak ve yakın tarihte birtakım yanlışları olmuştur. Eksikleri olmuştur. Bunların çetelesini tutma ya da özür dileme görevi bana düşmez. Kapımızın önünde birtakım birikintiler, pislikler var. O pisliklerin bir kısmını süpürmek tesadüfen bana düştüyse, bu bir misyon oldu. İyi de oldu.

* Devletin Struma ile ilgili özür dilemesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Halit K.: Türkiye birçok olayı hassasiyetle ele alıyor. Bazı olaylar, mesela tehcir Osmanlı döneminde yapılmasına rağmen sanki kendi yapmış gibi hassas. Artık Dersim olayı, şu, bu telaffuz ediliyor. Bu olayla ilgili T.C. “Birtakım yanlışlar olmuştur, o zamanki hükümetin hatasıdır” dese ne kaybeder? Özür dilemesi şart olmayabilir; ama bunu söylerse T.C. benim gözümde daha çok büyür.


Halit Kakınç’ın kitabının önsözünü İshak Alaton kaleme aldı.


“Gemiden sağ kurtulan tek kişiyi İsmet Ay’ın babası kurtardı”

* Olayın “tüm gerçekleriyle dünyada ilk kez” yayımlandığını söylüyorsunuz. Neler ilk?

Halit K.: Birincisi, Romanya tarafı ilk. Romanya’da işin çok dramatik tarafı var. Bir ikili, dolandırıcılık yapıyor, zavallı insanlardan bin dolardan 10 bin dolara kadar para topluyorlar. Onlara Struma diye transatlantiklerin fotoğraflarını gösteriyorlar. İşin acı tarafı, bu dolandırıcılardan biri Musevi. Diğeri Yunanlı. İkisi paraları alıp Amerika’ya tüyüyorlar. Bu, ilk defa çok açıklıkla burada yazıldı. İkincisi, biz Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak bazı konularda susarız. Gelibolu, Çanakkale, Edirne’de birçok dram yaşandı, anti-semitist hareketler oldu. İşyerleri basıldı, haham kızının ırzına geçildi. Bilmeyiz bunları. Bunları aktardım. Bir de yıllar yılı tartışıldı; Almanlar mı batırdı, İngilizler mi batırdı diye. Yahu Sovyet denizaltısı batırmış, dört-beş yıl önce açığa çıktı. Belgeleriyle koydum buraya.

* Kitapta görüyoruz ki 1940’ta yine Köstence’den yola çıkan Salvador gemisi de Türkiye tarafından yoluna devam etmeye zorlanıyor.
Silivri’de bir fırtınaya yakalanıyor, batıyor ve 219 kişi ölüyor. Niye Salvador’dan da bahsetmiyoruz?


Halit K.: Struma’da ölen sayısı daha fazla, İstanbul’da herkesin gözü önünde oluyor. Ayrıca çok fazla kaynak yoksa da kulaktan kulağa fısıldanan, daha çok haberdar olduğumuz bir olay Struma.
İshak Alaton: Ben önemli bir faktör daha ilave edeceğim. Salvador, Allah’ın bir afetiyle, fırtınada batıyor. İnsan faktörü yok. Burada düpedüz bir cinayet var. “İshak Bey’in niyeti ne?” diyorlar ya, niyetim cinayeti açığa çıkarmak, katillerin kim olduğunu kamuoyuna bildirmek.

* Patlamadan sağ kurtulan tek kişi, David Stoliar hayatta mı? Konuştunuz mu?

İshak A.: Evet, ben buldum Amerika’da ve davet ettim.
2001’de Türkiye’ye geldi. Şile’ye götürdük, onu kurtaran balıkçılardan ikisiyle buluştu.
Halit K.: Kurtaran balıkçılardan birisi kimin babasıdır biliyor musunuz? Ki o küçük çocuk da kurtarılmaya şahit olmuştur. İsmet Ay.

* Kurtulan sadece David diyoruz ama başkaları da var. Mesela hamile olduğu için, patlamadan önce Or Ahayim Hastanesi’ne kaldırılan Medea... Onun akıbetini biliyor musunuz?

İshak A.: İngiltere üzerinden Amerika’ya gitti.

* Bir de Segal ailesi var...

İshak A.: O, Vehbi Koç’un kara listeden çıkma manevrası.
Halit K.: Martin Segal Standart Oil Company’nin Romanya genel müdürü. Şirketin İstanbul temsilcisi, ki aynı zamanda bir ABD ajanı Archibald Walker, Martin Segal’i ve ailesini kurtarmak için Vehbi Koç’a başvuruyor. Koç grubu Almanya’ya krom ihracatı yaptığı için İngilizler onları kara listeye aldı. Ve bu kara listenin kaldırılması karşılığında Vehbi Koç dönemin emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’den yardım istiyor. Ve sonunda İçişleri Bakanı Faik Öztrak’ın onayıyla Segal ailesi Struma’dan çıkarıldı.

 

Struma’da çekilmiş birkaç kare kitapta yer alıyor (üstte). Kitabın raflara çıktığı gün Halit Kakınç ve İshak Alaton bir toplantı yaptılar ve ölenlerin anısına denize içinde kitabın da bulunduğu siyah çelenk bıraktılar (altta).



“Ne yaptınız diye soran olmadı”

* İshak Bey, siz Vehbi Koç ile hiç bu konuyu konuştunuz mu?

İshak A.: Hayır, ne o ne ben dokunduk. Bir ortaklık kurmuştuk, bir iş ilişkimiz vardı. Mesafeliydi ilişkimiz. Aklıma bile gelmedi bu konuyu konuşmak.

* Bu kitap Struma’nın batışıyla bitiyor. Peki ya sonrası? Türkiye’deki Yahudi cemaati Struma olayını nasıl yaşadı?

İshak A.: Büyük bir hüsran, büyük bir acı, çaresizlik. Ama korkuyla büyütülen bir toplum olarak sesimiz çıkmadı. Hiç “Ne yaptınız?” diyen olmadı.
Halit K.: Türkiye’deki Musevi cemaatinin belirli bir alışkanlığı oluşmuş. Pogromlar, soykırımlar, İspanyalar, sonra Almanya felaketi ister istemez pasifleştirmiş onları. Aman fazla karışmayalım, problem çıkartmayalım, huzur içerisinde yaşayalım diye düşünmüşler. Korkak oldukları için değil; o kadar acılar, eza, cefa yaşamışlar ki susmaya alışmışlar.
İshak A.: Kendi aralarında bir atasözü geliştirdiler: “Pour vivre heureux vivons cache”. Yani, “Mutlu yaşamak istiyorsan saklı yaşa”. Korkunç bir şey!

İshak Alaton: “15 yaşındaydım, gemiye çuvallarla ekmek taşıdım”

* İshak Bey siz birebir şahit oldunuz Struma olayına. Neler hatırlıyorsunuz?

15 yaşındaydım ve Şişli Terakki 8. sınıf öğrencisiydim. Babam Hayim Alaton yardım komitesinin içinde yer aldı. Buradaki Yahudi cemaati bunu bir görev bildi. Babam komitenin gıda grubundaydı. Ben de onunla beraber her akşam Azapkapı’daki iki fırına gider, ekmekleri alırdım. Üstelik o zamanlar ekmek karneyle veriliyordu. Buna rağmen biraz rüşvet, biraz farklı fiyatla temin ediyorduk ve ekmek dolu çuvalları fırından mavnaya taşıyorduk. Sonra mavnaya binip kürek kuvvetiyle Sarayburnu açığında demirli Struma’ya gidiyorduk.

* Nasıl bir görüntü var hafızanızda?

Tahtadan yapılma, devasa bir gemi. Aslında bir kömür taşıma mavnası bu. Denize göre de değil, nehir mavnası. Motoru da bozuldu, Haliç’e çekildi. 72 gün boyunca teknenin motoru temin edilemedi. Asıl felaket o zaman yaşandı, çünkü teknenin hareket edemediği bilinerek oradan alındı ve römorkörle çekilip Şile açıklarında, milletlerarası sularda terk edildi. Motorsuz, susuz, gıdasız... 769 kişi bilinçli bir şekilde ölmeye götürüldü. Bunun emrini de Ankara’daki hükümet verdi.

* Neden bu emri verdiklerini düşünüyorsunuz?

Kurtulmak istediler. Yeni gemiler gelmesin dediler. Biraz da Naziler’e, Hitler rejimine selam çakmak istediler. Bakın, Hitler rejimine selam çakmanın gerisinde ticari bir düşünce var.
O zamanlar Ankara, Naziler’den krom ihracatı karşılığı büyük para alıyordu. Üstelik bu zihniyet sadece Yahudilere tatbik edilmedi. 1945’te başka bir olay oldu.

“Biz korkak bir toplumuz”

* Nedir o?

1945’in mayısında savaş bitti. Sovyetler Almanlar’ı yendikleri için sağa sola saldırmaya başladılar ve Azerbaycan’a da girdiler. 146 Azeri Türkiye’ye iltica etti. Bunu da geçen hafta Başbakan medyaya anlattı, geçmişteki günahlarımızın ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Iğdır’da bunlar yaşanırken Ankara’dan bir emir geliyor. İnönü hükümeti, Iğdır karakol komutanına “Bu Azerileri Sovyet kuvvetlerine teslim edin” diyor. Komutan buna inanamıyor, teyit istiyor. Teyit başbakandan da geliyor.
Ve o 146 kişi Aras nehri üzerinden Sovyet makamlarına teslim ediliyorlar. Bir duvarın önünde makineli tüfekle kurşuna diziliyorlar. Bunun üzerine Iğdır’daki komutan bu olaya
sebep olduğu için intihar ediyor. Bu da yeni yeni, Başbakan’ın söylemesiyle Türk kamuoyuna bildiriliyor. Halit Kakınç’ın yaptığı da bu. Geçmişteki cinayetlerimizi bilmenin, öğrenmenin, arınmanın ve geçmişimizle barışmanın başka
bir yolunu ben göremiyorum.

* Devletten özür mü bekliyorsunuz?

Özür ikinci derecede önemli bence. Birinci derecede önemli olan, toplumun geçmişimizdeki günahlarımızla yüzleşme cesareti. Bugüne kadar bu cesaretten yoksunduk. Biz korkak bir toplumuz. Bunu söylemekten utanmıyorum. Çünkü bize korku verildi, biz hayat boyu korkutulduk. Bizim yönetim sistemimiz korku üzerine. Bunu değiştirmemiz lazım. Bunun yolu da geçmişimizle yüzleşmekte.

* Sizinle ne zaman söyleşi yapsam “İshak Bey’in niyeti ne?” mailleri geliyor. Niyetiniz nedir?

Arınmak. Geçmişimizle barışmak ve huzura ermek. Başka bir niyetim yok.

Struma’da 769 Yahudi Karadeniz’e gömüldü

Romanya’nın Köstence limanından kalkan Struma gemisinin yolcuları, Nazi rejiminden kaçan Romanya Yahudileriydi. 1910 yapımı ve berbat koşullardaki gemiyle Filistin’e gitmeye çalışıyorlardı. 1941 yılının
15 Aralık’ında Sarayburnu açıklarına demirlediler. Geminin motoru bozuktu, Haliç tersanesine çekildi. Gemideki yolculara karaya çıkma izni verilmedi.
İlk gerekçe karantinaydı. Çünkü Nazi Almanyası’nın İstanbul Başkonsolosluğu gemi İstanbul’a varmadan liman idaresini arayıp gemide dizanteri salgını olduğunu bildirmişti. İkinci gerekçe ise Filistin’i kontrolünde tutan İngiliz hükümetinin vize işlemlerini onaylamasının beklendiğiydi.
Struma tam 72 gün kaldı Sarayburnu açıklarında. Yiyecek ve sularını Türkiye’deki Yahudi cemaati temin etti. Gemide buldukları kırmızı boyalarla, o bitince kanlarıyla yazdıkları “SOS” yazıları ve gemiden yükselen “Bizi kurtarın” çığlıkları o günleri yaşayanların hâlâ hafızalarında.
20 Ocak 1942’de yapılan Wannsee Konferansı’nın ardından Türkiye tarafsızlığına halel gelmesinden çok korktu. Struma’yı kendi kara sularından çıkarmaya karar verdi. Ve 23 Şubat 1942 akşamı saat 17.00’de Alemdar adındaki römorkör, içinde hâlâ motoru bulunmayan Struma’yı Karadeniz’e doğru çekmeye başladı. Alemdar, saat 22.00’de Struma’yı Karadeniz’de kıyının üç mil açığında bırakıp gitti.
Ertesi sabah Sovyet denizaltısı ShCh-213 Struma’yla karşılaştı. Stalin’in kesin emri vardı, “Faşist ülkelerden Filistin’e göçmen taşıma bahanesiyle düşman ülkelerin ajanlarını barındıran gemiler mutlaka batırılacaktı”. Denizaltı görevini yaptı, torpili ateşledi. Struma batarken tek kurtulan David Stoliar oldu, 769 kişi öldü.


Etiketler: ABD
©Copyright 2012 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.