Pazar

03.11.2013 - 02:30

Istranca bağları sürprizlere gebe

Sitene Ekle
Şişedeki balık  |  Mehmet Yalçın myalcin@tnn.net Tüm Yazıları »

Antik çağın önemli bağ bölgelerinden Kırklareli, yeni yatırımcılar sayesinde bağcılıkta atağa kalktı. Istranca Dağları eteklerindeki serin iklimli bağlar, sürpriz beyaz ve kırmızı şaraplara imza atıyor

Bütün ülkenin bu yıl daha farklı bir coşkuyla kutladığı Cumhuriyet Bayramı’nda, kentlerdeki kutlamaları
belki ıskalıyoruz ama Cumhuriyet’in bir başka kazamınını, Türkiye’nin yeni kuşak şaraplarından bir bölümünü tadarak kadehlerimizi 90’ıncı yıla kaldırıyoruz. Güneşin yüzümüzü yalayarak hafif hafif yaktığı ikindi vakti, Lüleburgaz’daki bir kır lokantasındayız. Masamız adeta bir şölen yeri.  Yemeklerin yanında genç bağların “adam olacak çocuk” izlenimi veren şarapları...
Davet sahibimiz Mustafa Çamlıca ile 90’lı yıllarda tanışmıştım. Uluslararası Danışmanlık şirketi Ernest&Young’da yöneticiydi ve yurt dışı seyahatlerinde kaliteli şarapların tadına varmıştı. Tutkusunu giderek beslemiş, hem sıkı bir kav yaparak Bordo, Burgonya ve Yeni Dünya şaraplarından geniş bir koleksiyon oluşturmuş hem de “Grand Cru” şarapların uluslararası ticaretine el atmıştı. Bulgar göçmeni bir aileden gelen ve Kırklareli’nin bağlarında büyüyen Çamlıca, denetim şirketi yöneticilerine borsada yatırım yasağı gelince birikimlerini bağcılıkta değerlendirmeye karar vermişti. Soyadını verdiği bir şarap firması kurarak iyi bildiği memleketinde bağlar dikti, iki yıl önce ilk şaraplarını da çıkardı. Böylece turizmci Gürkan Arca’nın kurduğu ve iddialı şaraplar ürettiği Arcadia bağlarından sonra Kırklareli’nin ikinci bağ yatırımcısı oldu.

Papazkarası’nı canlandırmaya uğraşıyor
Halen Ernest&Young’ın Türkiye başkanı olan Çamlıca’yla, dere tepe tırmanarak bağlarını geziyoruz. Sabahın dokuzunda ilk uğradığımız parsel,
5 dönümlük bir Papazkarası bağı. Meşe ormanlarının arasına gizlenmiş küçük parselde, köylü kadınlar hâlâ bağbozumu yapıyor. Bir siyah üzümün hasadının
29 Ekim’e kadar uzaması, Türkiye’de sık rastlamadığımız bir görüntü. Çamlıca, “Papazkarası ‘geççi’ bir üzüm. Ama bu sayede aromaları zengin, gövdesi de dolgun oluyor” diyor 1980’lere kadar Türk şarapçılığının yıldızlarından olan
bu üzüm için: “Bugünün bilgi ve teknikleriyle Papazkarası’nın potansiyelini ortaya koymaya çalışıyoruz. İlk örneklerden çok umutluyum.”
Adeta bir jeoloji öğrencisi gibi ders çalışan ve bölgesindeki arazileri bir bir araştıran Çamlıca, bağ kurduğu bölgelerin topraklarına ilân-ı aşk ediyor. Eski bir maden ocağı sahasında oyulmuş toprağın kesitini gösteriyor: “Bakın toprağın üst tabakası demir oksitli ama yarım metre altta kireç kayalarını görüyorsunuz. Burası ideal bir Cabernet toprağı. Tıpkı Avustralya’nın efsanevi Cabernet Sauvignon’larının çıktığı Coonawarra gibi.”
Mustafa Çamlıca bağlarını bir araya toplamaya çalışmamış, farklı üzümlere uygun ideal parseller yakalamaya gayret etmiş. Bu yüzden de 900 dönüm bağında 18 üzüm ve tam 65 de parsel var. Parsellerin çoğu da birbirinden birkaç kilometre uzakta. Bağların bakımı ve hasadı zahmetli olsa da, “Kalite için
bu eziyete katlanmak şart” diyor.
Killi Narince bağını, kızıl topraklı ama kireç taşlı Kalecik Karası bağını ve dimdik yamaçlardaki Riesling bağını da geziyoruz. Ve ayaklarımıza kara sular inerken, Çamlık Restaurant’daki soframıza kuruluyoruz.
Fransız önolog Antoine de Bastard’dan danışmanlık alan Çamlıca, şaraplarında zorunlu olmadıkça kupajlardan
kaçınıyor, fıçı dinlendirmelerini de olabildiğince kısa yaptırıyor. Bu sayede üzümlerin tadı öne çıkıyor.

“Şarabı içenler taşı çiğner gibi olsun istiyoruz”
Tattığımız şişelenmemiş 2013 kırmızıları henüz ham olsa da çoğunda meyvemsi ve baharlı tonların yanında çiçeksi nüansları da hissetmek keyifli. Beyazlar ise serin iklimin beyaza verdiği asidite sayesinde bugün içime hazır durumda. Çamlıca beyazların asiditesinin yanında mineralitesine de dikkat çekiyor: “Bu taşlık bağların şaraplarını içenler adeta taşı hissetsin, taşı çiğner gibi olsun istiyoruz. Rahat içimli olmasın şarap, içen biraz uğraşsın...”
Narince, Chardonnay, Viognier, Merlot, Cabernet, Malbec, Petit Verdot ve Papazkarası gibi şarapları tattıktan sonra asıl sürpriz geliyor. Hayatımda
ilk kez tattığım “Caladoc” şarabı, Çamlıca’nın değil, bölgedeki bir başka arkadaşının bağından. Fransa’ya çok sık gidip gelen arkadaşı, sıcak iklimli Güney Fransa’da 1958’de Grenache ile Malbec üzümlerinden melezlenen bu ilginç üzümü keşfetmiş ve Trakya bağlarında yetiştirmeyi başarmış. Caladoc’un henüz fermantasyonu devam eden ve belki iki yıl sonra piyasaya verilebilecek şarabı, Napolyon kiraz ile mürdüm eriğini andıran, vanilyanın da hissedildiği yoğun aromaları ve güçlü tanenleriyle şarap dünyamıza renk katacak gibi gözüküyor.
Gün batıp Trakya sonbaharının ayazı hafi hafif ısırmaya başlarken, Türkiye’nin iyice kuzeyindeki bağlara da veda ediyoruz. Yolda “Şarabın en masum tanıtımını bile sınırlayan kanunlar varken bu emeklerin sonuçları nasıl karşılığını bulacak acaba?” diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. n

©Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.