Pazar

27.11.2016 - 02:30

Lezzetin yeni başkenti

Gastronomi dünyasının merkezi olma sıfatını Paris’ten alan Londra, mutfakta yeni akımların da öncülüğünü yapıyor. Türk şaraplarının çıkarmasını izlediğim kent şaşırtıcı restoranlarla dolu

Sitene Ekle
Şişedeki balık  |  Mehmet Yalçın myalcin@tnn.net Tüm Yazıları »

Londra’nın en şık bölgelerinden Knightsbridge’de, kentin en iddialı otellerinden Mandarin Oriental’ın üst katına çıkıyoruz. Fantastik döşeli, loş ışıklı bir salona alınıyoruz. Tavanda eski İngiliz kraliyet sembollerinden birinden esinlenmiş dev bir avize göze çarpıyor. Duvarlardaki opak cam aplikler, eski kek kalıpları biçiminde. Örtüsüz masalar, eski han masalarından sadece “bir tık” daha şık. Mehmet ismindeki garsonumuz, kendisine teslim olmamızı rica ederek şefin en özel yemeklerini sunmayı vâdediyor. “İngiliz mutfağının altın çocuğu” da denilen moleküler gastronominin öncülerinden Heston Blumenthal’in yeni mekanı, Dinner by Heston Blumenthal’deyiz.

İki Michelin yıldızlı restoranda ziyafet “et meyvesi” ile başlıyor. Ahşapların üzerinde kızarmış köy ekmeğinin yanında gelen “mandalina”, bıçağı vurunca ortadan ikiye ayrılıyor ve içinden enfes bir tavuk ciğeri patesi çıkıyor. Garsonumuz açıklıyor: “Ortaçağ’da İngiliz soyluları bu tür şaşırtmalı yemekler sunmayı hobi haline getirmişti. Bu o yıllardan kalma bir geleneğe gönderme.” Ardından rizottoyu andıran nefis bir pirinçli krema ve kemik iliği ile zenginleştirilmiş rüstik bir biftek yiyoruz. Finaldeki tatlıda da ortaçağın saatlerce ağır ateşte et kızartması geleneğinden yararlanılmış, bu kez kızartılan bir av hayvanı yerine ananas olmuş. 

Gastronomi dünyasının yeni mabedi olan Londra, böyle şaşırtıcı restoranlarla dolu. Alışıldık konseptler hızla eskiyor, kendini tekrarlayan restoranlar kapanıyor ve yeni modalar beliriyor. 

Şeflerden öze dönüş

Mey İçki’nin CEO’su Galip Yorgancıoğlu ile Türk şaraplarının Londra çıkarmasını yerinde izlemek için geldiğimiz Londra’da ertesi gün öğle yemeğini yediğimiz Edition Hotel’deki Berners Tavern ise bir başka uçta. Burada da Michelin yıldızlı bir İngiliz şef var ama Jasen Atherton Ortaçağ’a kadar gitmiyor, Londra’nın yakından gelen yerli malzemeleri kullanma ilkesine sadık kalıyor. Burada da hemen her gelen, önce İngiliz mutfağı klasiklerinden etli pay ısmarlıyor. Bir tür bol etli börek bu. Soğuk geliyor, üzerinde körpe sebzeler ve yanında turşularla güzel bir başlangıç oluyor. Salyangozlu patates çorbası, kızarmış geyik sırtı ve İskoç sığırı kıymasından burgerler de enfes.

Yeni restoranlarda, aşırı sade bir dekorda, dev bir tabakta minicik yiyeceklerin sunulduğu minimalizm modasının geçtiğini görüyoruz. Yeni mekanlar şatafatlı, ağır, süslü. Tabaklar da dolu dolu. Minimalizmin yerini maksimalizm almış, yemekler bol ve doyurucu. Bir akşam yemeğine gittiğimiz Park Chinois, bunun en uç örneklerinden. Hint bir yatırımcı grubu bu lüks Asya restoranını üç yılda yapmış. 1.5 yılda dekorasyon bitmiş, beğenmeyince yıkıp yeniden dekore ettirmişler. Tam 44 milyon pound’u bu restorana gömmüşler.

Tadıma Türk damgası

Epey Türk’ün çalıştığı bu Asya restoranında yemekler hafif bir Fransız dokunuşuyla geliyor. Kobe sığırı sotesi bir harika. Kuzu pirzola parmaklarınızı yediriyor, İngilizlerin pek övündükleri dil balığı ise nedense biraz yavan. Ama antika kristal karaflarda gelen şaraplar sıra dışı bir kalitede. 16 yıllık bir şarabı yudumluyor ve gençken sert ve tok içimli olan şarabın damakta eriştiği yumuşaklığa şaşırıyoruz.

Londra’ya gelişimizin asıl amacı olan Decanter dergisinin “Büyük Şaraplar Karşılaşması” tadımına da bir tam gün ayırıyoruz. Kentin en büyük otellerinden Landmark’ın dev salonları, dünyanın dört yanından seçilen birkaç düzine üreticiye ayrılmış. Türkiye’den de iki büyük firmamız bu tadıma katılmaya layık görülmüş. Sadece derginin seçtiği üreticilerin katılabildiği tadımda, her firma sekiz seçme şarabını tadıma sunmuş. Türk stantlarını gezen 

İngiliz şarapseverler, beyazlarda Narince üzümünden yapılanları, kırmızılarda da Kalecik Karası ve Öküzgözü’leri ilginç buluyorlar.

Londra bir süredir gastronominin de merkezi. Dünyanın en iyi şarapları, en uygun fiyatlarla Londra’da yarışıyor. Türk şaraplarının bu sahnede, Bordo şatolarıyla, Burgonya beyazlarıyla, Napa Vadisi’nin iddialı kırmızılarıyla yan yana görülmesi ve tadılması, şarapçılığımızda bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. 

©Copyright 2016 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.