ASUMAN KAFAOĞLU

Madonna'nın Son Hayali


       Aslında edebiyat tarihini birbirlerine bağlanan eserlerden oluşan bir bütün olarak görmek mümkün, bu düşünce benim özellikle çok hoşuma gider. Bunun en güzel örneğini bu hafta okuduğum Doğan Akhanlı'nın Madonna'nın Son Hayali başlıklı romanında buldum.
       Bir metnin içinde başka bir metne gönderme yapmanın birçok yolu vardır. Yapısal paralellik, doğrudan alıntı, benzetme, pastiche, dokuma tekniği gibi yollarla yazar başka metni eserin içine yerleştirebilir. Metinler arası ilişkiler kurmak, post modern sanatın olduğu gibi, günümüz edebiyatının da başlıca özelliklerinden biridir; bu sayede yazar edebiyat tarihine gönderme yapmakla kalmaz, kurduğu metinler arası bağlarla eserine derinlik de sağlar.
       Türk edebiyatında böylesi bir gelenekten söz etmek çok zor ama son yıllarda hem klasik eser lere hem de çağdaşı olan diğer yazarların eserlerine gönderme yapan yazarlar çoğaldı. Aslında edebiyat tarihini birbirlerine bağlanan eserlerden oluşan bir bütün olarak görmek mümkün, bu düşünce benim özellikle çok hoşuma gider. Her metin kendinden öncekilerden bir şeyler taşır. Doğum için gereklidir bu. Bunun en güzel örneğini bu hafta okuduğum Doğan Akhanlı'nın Madonna'nın Son Hayali başlıklı romanında buldum. Romanın başlığında adı geçen Madonna, edebiyatımızın en ünlü ve en gizemli kadın kahramanlarından biri olan, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı. Yıllar önce okuduğum bu romanı hatırlamak ayrı bir zevk verdi.
       Fakat Sabahattin Ali'nin romanını okumuş olmak gerekmiyor Doğan Akhanlı'yı anlamak için. Yazar, iç içe geçirdiği öykülerin içine kurgusal, tarihi ve güncel pek çok şey yerleştirmiş.
       Kürk Mantolu Madonna da Ali, Raif adlı bir kahraman yaratır ve romanın anlatıcısına bu kahramanın günlüğünü buldurur. Böylece doğrudan bir aşk hikâyesi anlatmak yerine, kurduğu bir kahramanın gizlice tuttuğu günlükte anlattığı aşk hikâyesini anlatır. Sabahattin Ali'nin çok ustaca iç içe yerleştirdiği metni Doğan Akhanlı ele alarak birkaç katman daha eklemiş. Bu romanda Sabahattin Ali'nin hayali kahramanı Raif efendinin günlüğündeki Maria adlı kahramanın peşine düşer yazar. Ama bu öyle sıradan bir peşine düşmek değildir, aradığı sadece bir roman kahramanı değildir -fantastik anlamda bir romanın içine girme gibi bir boyutu da yoktur romanın- tek yapmak istediği, Raif efendiyi gerçek kılmaya çalışmadan, Maria karakterinin gerçekliğini ispatlamaktır.
       Raif efendiyi devreden çıkarıp, onun âşık olduğu Maria'yı gerçek kılmak için ilk yaptığı şey, aşkı Raif efendiden alıp Sabahattin Ali'ye ve (birazcık da) kendine yüklemek olur. Maria hâlâ âşık olunan kadındır ama şimdi ona ilk bakışta âşık olan Raif değil, Sabahattin Ali'nin kendisidir. Böylece ünlü yazar, bu romanın kahramanı olur.

KAHRAMANLAR TARİHİ KİŞİLER

       Gerçekte yaşamış tarihi kişileri roman kahramanı yapmanın her zaman tartışılacak bir boyutu vardır ama benim ne tarih ne de Sabahattin Ali'nin yaşamöyküsü hakkında bilgim bu romanda anlatılanları sorgulamaya yetmiyor, bu yüzden ben konuya salt edebi değerleri açısından bakabilirim. Hemen ekleyeyim, bu roman gerçekler üzerine kurulu yapısıyla tarihçilerin de ilgisini çekecek ve sanırım tartışma yaratacaktır.
       Roman, dikkat çeken bir yapıya sahip. Prolog ve epilog bölümleri dışında, altı bölümden oluşuyor. Aslında Kürk Mantolu Madonna'dan alıntıların italikle verildiği romanın birinci bölümü dışında bu esere doğrudan gönderme yapılmıyor. Başka deyişle "Maria Puder ve Sabahattin Ali" adını taşıyan birinci bölüm bir bakıma romanın geri kalanı için lokomotif görevi üstleniyor.
       Birinci bölümde Kürk Mantolu Madonna'nın yazılış hikâyesi, yazarın romandaki karakterleri nasıl yerleştirdiği, neler hayal etmiş olacağıyla birlikte yazar sanki hiç ölmemiş (öldürülmemiş) gibi bugün ile bağlantılar da kuruluyor. Örneğin hikâyeye nasıl başlaması gerektiğini düşündüğü satırlar şöyle gelişiyor: "Aslında hikâyeye 'Bir gün bir defter okudum ve bütün hayatım değişti,' cümlesiyle başlasam iyi olurdu, ama yıllar sonra 'Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti,' cümlesiyle başlayan kitabın yazılmasına da engel olurdum. Çünkü eleştirmenler, 'çalıntı' diye yazarının başının etini yerlerdi."
       Bir yandan Kürk Mantolu Madonna'nın yazarı elli iki yıl sonra hayal ettiği bir dünyayı anlatmanın nasıl olacağını dile getirirken, bugünün yazarı da yıllar ' önce yaşanmış hikâyeleri dile getiriyor, ilk bölüm dil açısından da romanın geri kalanından farklı, alıntılar aykırı durmuyor çünkü yazar eski ve yeni deyimler arasında bir denge kurmuş.
       Madonna'mn Son Hayali boyunca anlatım hep birinci tekil şahısta dile getiriliyor. Farklı karakterler anlattığı halde Akhanlı'nın böyle bir yol seçmiş olması biraz akıl karıştırıcı olmuş ama bu sayede romana bir bütünlük de vermiş. Birinci bölüm doksanıncı sayfada sona erdiğinde geride anlatacak neler kalmış olabileceğini merak ederek sürdürdüm okumayı çünkü iki yüz sayfadan fazla kalıyordu geriye ve öykü kolayca toparlanacak gibi duruyordu.

MADONNA'NIN İZİ

       Ama yanılmışım. Akhanlı romana aslında ikinci bölümde başlıyordu. 50'li ve 6O'lı yıllarda bir Anadolu köyünde geçen çocukluğunu anlatan yeni bir kahraman çıkarıyor karşımıza. Buradaki başlangıç noktası köye ilk kez Kürk Mantolu Madonna kitabının geliş tarihi. Televizyon ve bilgisayar olmayan evde akşamlan kitap okuma âdeti olan çok çocuklu bir aile anlatılıyor. Burada, romanın başındaki gizem ve dramatik hava dağılıyor, köyün toprak yollarında zıplayarak giden Desoto komik bir dille anlatılıyor. Çocukluk günleri biraz saf ama komik ve mutlu bir havada anlatılıyor.
       Anlatı Karadeniz köyünden Köln'e ve Berlin'e uzanıyor ve Madonna'nın izinin sürüldüğü bir yolculuk başlıyor. Aslında hiç konuyu dağıtmadan, hep aynı izin sürüldüğü izlenimini vererek ilerliyor roman fakat çok fazla imge kullanıp, çok fazla metin içinde göndermelerde bulunduğu için roman heyecanını bir noktada yitirmeye başlıyor. Bütün ayrıntıların önemli olduğu, sokakta karşılaşılan herhangi biri ya da bir kahvede servis yapan bir garson da aslında simgesel anlamda çok önemli. Bu durum da öykünün her satırını fazla yoğun kılıyor. Aslında bu kadar ülke, şehir ve sokak dolaşırken öykünün dağılmaması çok büyük bir başarı ama o kadar çok insan, o kadar çok yer ve o denli çok imge kullanılmış ki, daha azı daha etkili olurdu hissine kapılmadan edemedim. Örneğin ilk Varşova seyahati bence romana bir şey katmıyordu, bu bölüm çıkarılsa öyküde bir şey kaybedilmezdi. Oysa prolog ve epilog bölümleri çok önemli ve kusursuz bir çerçeve oluşturmuşlar, yaptıkları etki azaltılmamalıydı.
       Romanda hoşuma gitmeyen bölümler fıkralar oldu, özellikle Laz fıkraları (s.61) kaba ve yerine oturmamış gibi geldi bana. Çok yoğun duyguların anlatıldığı bölümlerin ardından gelince, komik etki yapmadılar. Romanda sanırım tek kusur komik ve dramatik dengesinin yerine oturmamış olmasıydı. Birkaç kez dramatik anlarda duygu eksikliği ya da alay hissedince, diğer yüklü anlarda da kuşku duymadan edemedim. Buna rağmen söylemek gerekir ki çok trajik bir öyküyü çok katmanlı ve çok güzel anlatmış. Sadece Anadolu'da değil, çok geniş bir coğrafyada yaşanan acıları dile getirmiş.

Cumhuriyet Kitap, 01.12.2005