"KAR" TARTIŞMASI
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...

KAR kışkırtıcı

Orhan Pamuk’un son günlerin en çok konuşulan romanı "Kar" kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli. Kitap, okurların büyük çoğunluğunda olumsuz tepkiler uyandıracak çok sayıda olay, fikir kalıbı, suçlayıcı söz içeriyor.

NECMİYE ALPAY


      "KAR"ı, özellikle de bir noktadan sonra, irkilmeden okumak olanaksız. Kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli, neşter gibi bir roman bu. Orhan Pamuk, kurguyu doğrudan politik bir zemine oturtmuş. Grotesk (kaba, mizahi, iğneleyici) bir dil ve kurguyla.

      Politika, insanların iç ve dış dünyalarında aynı zamanda yaşanıyor. Okurların büyük çoğunluğunda güçlü olumsuz tepkiler uyandıracak nitelikte, doğrudan bu amaçla yazılmışa benzeyen çok sayıda fikir kalıbı yerleştirilmiş "Kar"a. Bir kurgu okumakta olduğumuzu hiç unutmamamızı isteyen bir kurgu bu. Oyuncu ve epik.

      "Kar"da görüntü net, olay örgüsü meydanda. Bu açıdan, Orhan Pamuk’un çizgisinde "Benim Adım Kırmızı"nın hazırladığı kırılmayı keskinleştiriyor.

      Şimdi bu giriş paragraflarında belirttiğim özellikleri açmaya, ayrıntılandırmaya çalışayım.

      Cüret

      Orhan Pamuk romanlarının insana pek fazla rahatlık vermediği, içini açmadığı biliniyordur; ama "Kar", tam bir kışkırtma. Bu ülkede olup bittikleri ve olup bitebilecekleri halde kamu önünde doğrudan dile getirmekten, hele tümünü bir araya getirmekten herkesin kaçındığı suçlama sözlerini, verileri, olasılıkları, yenir yutulur gibi olmayan bir sürü olay, fikir kalıbı ya da suçlayıcı söz biçiminde bir araya getiriyor "Kar", kendisi araçsallaşmaksızın.

      "Kar"ın groteskliği açıklama gerektiriyor mu, bilmiyorum: Hem "Yeşil" adı verilen Susurluk uzantısını hem de "Bin Ladin"i andıran "Lacivert" gibi bir ad; "Ka" adı; İpek’le Kadife’nin aynı kumaşı oluşturan adları; tüm bu roman kişilerinin (ayrıca Sunay Zaim vb.’nin) kurgulanmasındaki, yarı tipleyen yarı karakter yaratan yöntem; "Kelidor" gibi bir şampuan; betimlendiği biçimiyle tiyatro ortamı ve oyun bileşimleri, özellikle tiyatrodaki ateş etme sahnesi, vb., vb. Pek ikincil bir özellik sayılacak gibi değil grotesklik.

      Kışkırtıcılıksa genellikle siyasal aidiyet düzeyinde; farklı okurlarda farklı tepkiler yaratabilecek türden. Her okur kısmen de olsa bir siyasal akıma dahil ya da yakın olduğundan, herkes romandaki kışkırtma öğelerinden bir bölümüne tepki duyuyordur.

      Örneğin, "laik aydın" tanımına yakın olanlar, Hande’nin "‘iknacı kadın’ gibi kötü bir yabancı" demesine tepki duyacak, belki daha s.27’de, "sokaklardaki başörtülü kadınların sıklığına bakıp hemen siyasal sonuçlar çıkarabilen laik aydınların bilgi ve alışkanlıkları" sözünü okuyunca irkilecek, tarihsel olarak "türban" adı verilen o özel örtünün "başörtüsü" gibi genel bir adlandırmayla geçiştirilmesini yazarın gerek siyasal bilinci, gerekse gözlem gücü açısından zayıflık sayacak, üstelik laik okurla alay edildiği duygusuna kapılacaktır.

      Benzer bir biçimde, ahlâkçı okurlar, "kişisel mutluluğu için insanın hiçbir şey yapmamasının en büyük mutluluk olduğuna kendini inandırmış ahlâkçılardandı" gibi sözlere; laik Müslümanlar, "laik olmasına rağmen kadere iyi bir dindar kadar inanan müdür" sözüne (bu sözün geçtiği beşinci bölümü oluşturan bütün o diyalog bir cüret doruğu); ateist okurlar, "Yıllardır gizli gizli korktuğum, ateistlik yıllarımda bir zayıflık ve gerilik olarak gördüğüm şey olmuştu: İslam’a dönüyordum" denmesine ve Necip’in s.84-85’te ateistlere ahlâksızlık yükleyen sözleri gibi bölümlere; İslamcı okurlar, bir İslamcının, "Bu şiirlerde anlattıklarımın hakikiliği bir tek Batı şiirlerinin hakikiliğiyle karşılaştırılabilirdi" demesine, kitap boyunca "ermiş" sözcüğünün yerine "aziz, azize" (s.78: "intiharcı azize") sözcüklerinin kullanılmasına, üstelik bir İslamcıya da kullandırılmasına, İslamcı gazete Mızrak’ın başyazarı olan ihtiyar eczacının tacizci sapkınlığına; solcular, Ka ile Muhtar’ın andığı solcuların içinde bir tek iyi kişinin bile bulunmamasına, Ka’nın, işkencede can veren devrimci arkadaşlarına ilişkin "hayatlarının saçmalığı" fikrine; ulusalcılar, "Kars’ta herkes, her an, her şeyden haberdardır; yeter ki bu şey Kars’ta olsun" biçimindeki sınırlılık eleştirilerine; Karslılar, Ka’nın "İnsan burada, yaşamayı değil, ölmeyi düşleyebilir yalnızca", Necip’in "Kars’ta ancak aptallar ve kötüler mutlu olabilir" demesine; tiyatrocular, yazar Orhan’ın oyuncu Funda Eser için, "Uyuşturucularla yıpranmış, yorgun ve yılgın sahne sanatçılarında görülen o her şeyi unutmuş haline rağmen..." demesine; kadınlar, "subaylarla karıları" gibi sözlere; subaylar ve devlet görevlileri, tiyatrodaki genç İslamcılar için, "devlet erkanı ve askerler arasında bir korku yaratabildiklerini hayret ve mutlulukla görmüşlerdi" denmesine; şovenler, durmadan eski Ermeni binalarının anımsatılmasına, Türk imgesinin Stendhalvari bir ince mizahla işlenmesine; liberaller, Sunay’ın "senin gibi kuşbeyinli bir liberal hayalperest" demesine; Cumhuriyet gazetesi yazarları, dostlarına değil de askerlere inandıkları yargısına; yurtsever, özgürlükçü gibi sıfatları seven Kürt okurlar, "Kürt milliyetçisi" sözüne; komünistler "liberal komünist" sözüne; insan hakları savunucuları, [Ka için] "Aşırı iyi niyetten hafifçe aptallaşmış kimi Avrupa aydınlarının ve onları Türkiye’de taklit edenlerin tekrarlaya tekrarlaya bayağılaştırdıkları insan hakları laflarını onunla sevişebilecek olmanın heyecanıyla tekrarlarken..." denmesine vb. tepki duyacaktır.

      Okuma sürecinde uzun süre tekinsiz duygular içinde olunması, yukarıdaki türden fikir kalıplarını, yargıları, roman kişilerine ya da romanın anlatıcısı "Orhan"a değil, Orhan Pamuk’a yükleme eğiliminin duyulması herhalde kaçınılmazdır. Bu tepkiyle, "Orhan Pamuk’un kendisi de, siyasal İslam korkusuyla mı solculuğu iyi göstermeyip dengeyi Lacivert lehine kuruyor", gibi sorular da sorulabilir. Her tür komplo kuramına elverir türden malzemeler içeriyor "Kar". Orhan Pamuk’un öznel niyetinden bağımsız olarak, bu romanın özelliği bu.

      "Kar"ın kışkırtmalarına kapılıp duyduğu ilk tepkide okumayı bırakan oluyor mu bilmiyorum. Gerek bırakanlar, gerekse okumasını o tepkinin yarattığı dar şeritte sürdürenler, bu romanla daha geniş bir düşünsel / duygusal deneyime kışkırtılmış olduğumuzu anlama olanağını bulamayabilirler.

      Yeterince uzaktan bakılabildiğinde, romandaki kışkırtma öğelerini yazarın kendisine yüklemekten vazgeçip bir yüzleşmeler dizisi olarak okumak olanaklı. Bu olanağı sağlayan, okurken zihnimizde oluşan tepkilerden pek çoğunu bir süre sonra bizzat romanda, bu kez başka bir açıdan bakılıp adı konmuş olarak görmemiz. Roman süreci içinde öğelerin böyle dönüp dolaşması nedeniyle "sarmal" adı verilebilecek bir tür yöntem bu.

      Sarmal

      Kışkırtma öğelerinin bir süre sonra başka bir açıdan adı konmuş olarak karşımıza çıkması, o öğeye bir dış / yukarı halkadan bakan göz işlevi görüyor. Tipik bir örnek: Romanda durmadan Kars’taki eski Ermeni evlerinin anılmasından huylanacak komplocu bir zihni yankılayan sarmal, romanın 294. sayfasındaki yerel gazetede karşımıza çıkıyor: "... bu şaibeli kişinin birden ... Türk olmaktan utandığın için mi..." vb. Daha sonra, s.424’ün son satırlarında bir yankı daha: "... şehirdeki istihbarat servislerinin neleri kurcalamak için buraya geldiğimi pek merak ettiklerini (eski ‘Ermeni’ olayları, Kürt isyancıları, dinci gruplar, siyasal partiler?)... söyledi".

      Bu romandaki düşünsel haz öğesi, kar tanesi gibi "trük" ya da "eğlencelik"lerden çok, söz konusu sarmalın izini sürmek olabilir. Başka bir deyişle, "romanın diyeceklerini ne ölçüde önceleyebilirim" çabası. Ulaşılan her yeni halka, gidilecek zihinsel yolun daha uzun olduğunu düşündürüyor çünkü. (Roman bitince de bitmiyor elbette.) Kişilerin birbiriyle, kendi kendisiyle, tarihiyle, yeriyle yüzleşmesi için bir mekanizma kurulmuş. Yazar, okuru tedirgin edip tepkisini çekecek sözleri ettikten sonra, örneğin, doğruca "huzursuz edecek" diye yazarak (s.35 sonu) okurla roman kişisinin ya da anlatıcının kısmen de olsa ortaklaştığı bir söyleme geçiyor. Başka bir deyişle, sarmal, gizli "evet, ama"larla birbirine bağlanan dizilerden oluşuyor. Gerginleştirici toplumsal gerçeklikle bağlantılı olarak biçimlendirilmiş bir yöntem.

      "Kar", herkesin anlatıcıyla aynı dili kullandığı romanlardan. Herkes, tıpkı anlatıcı gibi, "intiharcı kızlar", "türbancı kızlar", "iknacı kadın", "lütfen" vb. diyor. Roman kişisi Sunay Zaim sanki bir Orhan Pamuk romanı yazıyor (s.189). Buna karşılık, "türbancı kızlar" sözünün, romandaki İslamcı gençlerden Necip tarafından eleştirilmesiyle (s.86), sarmal mekanizması yine işlemiş oluyor. "Kar", Ankara Sincan’da bir tiyatro gösteriminin ardından olup bitenler gibi doğrudan yakın tarihe ait bazı motifleri ve hiç kuşkusuz toplumda son yıllarda birikmiş olan zehri deşerken, olası bir geleceği de gösteriyor bize. Buna yönelik olarak, 1930’lu yılların atmosferiyle 1990’lı yılların atmosferi arasında çarpıcı karşılaştırmalar buluyoruz romanda (s.150, 155 vb). Yazar, bu anlatıyı, "Dünyanın merkezinden o kadar uzaktılar ki..." gibi pek çok yer belirticisiyle "hiza"lıyor da. Romanın anlatıcısı ("ben", yazar Orhan), uzun süre dışarıda, romanın dışında bir yerde duruyor. Gerçi en başlarda, s.11’de, bizi kandırmak istemediğini, Ka’nın eski bir arkadaşı olduğunu söyleyen bir "ben" görüyoruz ve bu "ben" arada bir ortaya çıkıyor ama, köşe kapmaca oynarcasına, görünmesiyle kaybolması bir oluyor. Ancak sonlara doğrudur ki, romanın sarmalına kapılıyor o da.

      Bir tür gerçekçilik

      Grotesk oyun atmosferi, romanın bir tür gerçekçilik özelliği taşımasına engel olmuyor. Bunda Orhan Pamuk’un ayrıntıcılık / nesnecilik özelliğinin payı var belki. Örneğin, Ka’nın Frankfurt’tan aldığı bir gri palto, roman boyunca kerteriz işlevi görüyor. "Kar"da ayrıntılar, nesneler, tıpkı görüntünün net olmadığı "Kara Kitap" ve "Yeni Hayat" romanlarındaki gibi, bir gerçeklik duygusu yaratacak bollukta. Taşradaki tüm o zamandışılık duygusuna karşın zaman birimlerinin en ince ayrıntılarıyla verilmesi de ("tam dört dakika sonra", "iki saat üç dakika sonra" vb.), gerilimli bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Özellikle, öykünün "yazar Orhan" tarafından sonradan yapılan araştırma üzerine yazıldığı düşünüldüğünde, neredeyse bilimsel bir inceleme havası katıyor bu dakiklikler.

      Grotesk atmosfer ve Pamuk romanlarının demirbaşlarından "rüya", "sır", "esrar" gibi nazar boncukları da göz önüne alındığında, genel bir değerlendirmeyle, "Kar"ın romandışı gerçekliğe yüzeyde değil, derinde yapışık olduğunu söyleyebiliriz. Bu türden bir gerçekçiliğin kendine özgü bir inandırıcılık çerçevesi olduğunu belirtmeliyim. Örneğin, İslamcı bir genç olan Necip ile Ka’nın birlikte tuvalete gizlenip orada Allah’tan söz etmeleri ve yine aynı pis kokulu yerde pencereden gökyüzüne bakarak ince duygularla ince tartışmalar yapmaları gibi sahneleri ancak grotesk çerçevesinde algılayabiliriz.

      Temel sorunsal

      Orhan Pamuk’un romanlarının temelinde, bana göre, insanlararası etkileşim (insanların birbirini etkilemesi) sorunsalı yatıyor. Roman tekniği ve özellikleri, izlekler ve yerlemler romandan romana değişse de bu büyük sorunsal hep işleyiş halinde. "Kar" bu açıdan Beyaz Kale’den sonra ikinci doruk. Romandaki görüntünün ve olay örgüsünün tüm netliğine karşılık, kişiler mutlak siyahlıkta çizgilerle değil de, genellikle Ka’nın paltosu gibi, gri çizildikleri gibi, koyu çizilenlerin bile, bir süre sonra yakından bakılması gerektiğinde, farklı tonları çıkıyor ortaya. Ruh halleri çoğu kez ikili, bazen üçlü. Bireyler ruhsal bileşimleriyle veriliyor. Örneğin, s.190-191’de, Türk aydınının dokusunda bulunan jakobenizm bileşeni yazılı. Özellikle Ka - Lacivert - Kadife diyaloglarında, her birinin zihninde ve yaşamında var olan kısmi gerçekliklerin dile döküldüğünü izliyoruz. Haybeden kişiliklileştirilmiş, beton karakterler yok. Okur olarak, bütünüyle özdeşleşme eğilimi duyabileceğimiz bir roman kişisiyle karşılaşmıyoruz. Buna karşılık, şu ya da bu roman kişisinin bir fikir ya da edimine, bazen beklenmedik bir biçimde, katılabiliyoruz. "Kar"da insanların zihinleri, "aklının bir yanıyla", "yüreğinin bir yanıyla", "aklının bir başka yanıyla", "içinde yükselen ses" gibi gösterimlerle işleniyor. Bilincinin bir yerinde bir duygu ya da düşünce yakalayıp bunu yargılıyor insanlar; kişiden kişiye değişen ölçülerde, kuşkusuz. Sözgelimi, Ka, etkilenmeye fazla açık bir kişi: "Her söylenene hak verdiği için kendini ikiyüzlü buluyordu." (s.102)

      Kişiliksiz mi bu romanın kişileri? Çeşitlisi var. Ancak, açıklamaya çalıştığım ve bence romanda da sorun edilen nokta bu olmayıp, insan ruhları arasında çoğu kez farkında bile olunmayan geçişkenlik ya da geçişmezlik durumu.

      Aşk da bir etkileşim olarak yaşanıyor ya da yaşanamıyor.

      Etkileşim bireyler arasında sıfır noktasından başlamaz elbette. Etkileme ya da etkilenme uğrağındaki birey zaten, Ka’nın (ve Joseph Conrad’ın) "içimdeki Batılı" dediği gibi, doğup büyüdüğü toplumsal - sınıfsal - kültürel ortam tarafından, bizimki gibi ülkelerde ise buna ek olarak bizleri neredeyse biçimleme ölçüsünde etkileyen korku tarafından büyük ölçüde belirlenmiş durumda oluyor.

      Etkileşim olgusunun bir yüzü, öznenin parçalı oluşu. En azından, bireyin kendine ideal seçtiği özne açısından bir parçalılık görüyoruz. Örneğin, "yazar Orhan", romanın sonlarına doğru, kendi "aslının" Ka, genç İslamcı Fazıl’ın aslının da Necip olduğunu düşünüyor.

      Etkileşimin en ileri biçimi ise, Necip’le Fazıl’ın arasındaki gibi, birinin diğeri olması, giderek diğerini içinde taşıması biçiminde ortaya çıkıyor. Ka ile "yazar Orhan" arasında da iç içeliğe varan bir etkileşim var. Orhan her ne kadar romanın anlatıcısı olarak Ka’yı yer yer küçümsüyorsa da, bu, romancının kendi kendisiyle alay etmesi gibi bir şey.

      Etkileşim sorunsalının öteki yüzü, günümüzde biraz yüzeyden giden "kendi olma" ideolojisiyle yakından ilişkili. Nedense "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözü unutulup yepyeni bir şeymiş gibi algılanan bu ideolojinin "Kar"da özellikle İslamcılardan rağbet görmesine de mim koyalım.

      Orhan Pamuk, Robert Browning’den kitabının 5. sayfasına aldığı üç dizeyle göstermiş aslında niyetini. Gerek kendisinin (s.190), gerekse Ömer Türkeş’in değindiği üzere (Virgül dergisi, Şubat sayısı) "Kar"ın genel kurgusuna esin kaynağı olan "Buzlar Çözülmeden" adlı oyunun yazarı Cevat Fehmi Başkut’a selam da daha belirgin olsaydı keşke.

      "Masumiyet Müzesi"nde buluşmak üzere (bakınız sayfa 258).

     
kim kimden ve niye rahatsız?


Orhan Pamuk’un son günlerin en çok konuşulan romanı "Kar" kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli. Kitap, okurların büyük çoğunluğunda olumsuz tepkiler uyandıracak çok sayıda olay, fikir kalıbı, suçlayıcı söz içeriyor.

YAZGÜLÜ ALDOĞAN
TUĞRUL Eryılmaz benden "Kar" ile ilgili yazmamı "sola yakın ama Kemalizm’den de vazgeçmemiş biri" olduğumu düşündüğü için istedi. Kendisini de ‘hâlâ solcu ve yoksul’ olarak tanımladığı için fazla ciddiye alıp sinirlenmedim! Üniversitede herkesin kurtarılmış alanlar yarattığı ve birbirinin gözünü oyduğu bir dönemde öğretim üyesi olarak çalışırken öğrencilerin benim gibiler için yaptığı sınıflandırma geldi aklıma: "ÇBS = çizgisi belirsiz sol"! Aslında hem ‘sol’dan, hem de ‘Kemalizm’den (belki de Mustafa Kemal daha doğru olur?) vazgeçmemiş olmakla olsa olsa övünebilirim!

      Ya "Kar"ı ilk okumaya başladığımda duyduğum rahatsızlık? Kendimi Sunay’ın şahsında jakobenlerle özdeşleştirdiğim için mi? Asla değil! Sunay o kadar itici bir kişilik ki, değil ben, Doğu Perinçek bile kendini onunla özdeşleştirmez! Aslında Sunay’ı bu kadar tu kaka yapınca Orhan Pamuk alınıyor, onu korumaya alıyor, iyi taraflarını gösteriyor; iyi yetiştiremediği, sütü bozuk çıkmış oğlunu koruyan anne tavrı sergiliyor.

      Ka? Elbette Ka ile özdeşleştiremem kendimi! Onun korkaklığı, özgüvensizliği, pısırıklığı, kendi küçük dünyası için her şeyi satmaya hazır olup bir yandan da sırası geldiğinde parmağını bile kıpırdatmayışı... Bir yanda ateist gözüküp bir yanda şeyhin önüne vardığında elini öpüşü. İç dünyası ve hesaplaşmaları adı altında gidiş gelişleri... Kaypak ve içtenliksiz!

      Ka’yı da böyle yerden yere vurduğumda yazarı aynı Sunay’ı koruyup kolladığı gibi kanatlarını açmış, her kötü tavıra bir gerekçe bulmuştu: Ama orada sarhoştu, ama orada korkuyordu, ama orada kendi kıçını kurtarmaya çalışıyordu! Bana ne, ben bir roman kahramanından kahraman gibi olmasa bile düzgün davranmasını beklerim!

      Peki, bu kitapta beni siyasi tavır olarak en çok rahatsız eden ne oldu? Siyasal İslam’ın temeline başörtüsünün oturtulması... Aslında dincilerin de yaptığı bu. Yazar muhtemelen buradan hareket ediyor. Ama tam da burada başörtüsü eylemini kullananların yanında yer almıyor mu? İşte beni o kahrediyor. Neden? Çünkü ben aslında o kızların karşısında değilim. Tam tersine o kızların yanında olduğum için kafalarındaki başörtüsüne karşı çıkıyorum! Çünkü bunun dinsel inanış ve görev olarak onların beyinlerine sokulduğunu, sanki başını örtmeden Müslüman olunamazmış gibi bir hava yaratıldığını ve bunun bir erkek oyunu olduğunu düşünüyorum! Üstelik de sıkıntı ve sonucunu sadece kadınlar çekiyor. Erkekler de onların başörtülerinin altından kendi cephelerinde prim yapıyor.

      Benim o kızların dinsel inanışlarına hiçbir itirazım yok. Tam tersine inançlarına saygım var. Ama Müslümanlığın, kendi ifadeleriyle yarım metre bez parçasına indirgenmiş olmasını bir aldatmaca, kadınlar üzerinde oynanan bir oyun olarak görüyorum.

      Bunun dışında laik devletle ne alıp veremedikleri var? Zulüm zulüm dedikleri nedir? 80 binin üzerinde camii var. Okul açığı, öğretmen açığı yaşanan ülkede camii açığı, din görevlisi açığı yok. Bu 80 bin caminin görevlisinin maaşını devlet, bütçeden, hepimizden aldığı vergilerden ödüyor.

      Her isteyen, istediği gibi ibadetini yapıyor. Namazını kılıyor. Hacca gidiyor. Orucunu tutuyor. Resmi daireler bile laik düzene aykırı olarak ramazan ayında yemek ve çalışma saatlerini düzenlemiyor mu? Yapamadıkları nedir? Şeriat hükümleri! Hukuk, laiktir. Eğitim, sözüm ona laiktir. Asıl benim sıkıntılarım var. İstemediğim halde çocuğuma din ve ahlâk kültürü dersi adı altında Arapça dua ezberletip cinlerden perilerden bahsediyorlar. Benim vermeye çalıştığım bilimsel, analitik eğitimi sarsıyorlar! Ramazan aylarında kazara Anadolu kentlerine gidersem aç kalırım. Ortalıkta yemek yersem kötü gözle görülürüm. İçki içtiğim anlaşılırsa başıma bir iş gelebilir.

      Çember sakallı, poturlu adamları gördüğüm zaman ürküyorum, çünkü hakkımda kötü şeyler düşündüklerini biliyorum. Tıpkı saçlarını uzatıp simsiyah giyinen yobaz Yahudiler gibi yobaz Müslümanlar da çağdışı geliyor. Üstelik beğenmediklerini öldürmeye kadar gidebiliyor yaptıkları... Bunları mı anlamaya, hoşgörülü olmaya çalışacağım, yoksa kendimi ve demokratik yaşama hakkımı mı koruyacağım? Yanıtı açık!

     
‘Kar’ın perdelediği


Orhan Pamuk’un romanı dil ve anlatım tekniklerinin yetkinliğine karşın eksenindeki problematik "Türkiye’ye özgü olan"ı yansıtabilecek bir derinlik ve güçte değil.

ÖMER LAÇİNER

      SİYASAL sıfatını taşısa da, bir romandan konu ettiği dönemin siyasal olaylar bütününe, problematiğine, sosyal bilim ölçütlerine göre bir "açıklama" getirmesini beklememeliyiz. Ama kronolojiyi, olayları, kişi ve mekânları kendince kurarak da olsa, bizi "şimdi o süreci, sorunu daha iyi anlıyorum" diyebileceğimiz bir açıya, zemine veya atmosfere taşıyabilmeleri de yetkinliklerinin ilk şartı ve kıstasıdır.

      Dolayısıyla, "Kar"da, Türkiye’nin 1980’li, 1990’lı yıllarının başat aktörleri Atatürkçülük ve - Sünni - İslami hareket olan, solcuların, Kürt hareketinin silik, ikincil rollerde olduğu bir kurgulama ile verilmesi, başlıbaşına bir eksiklik sayılmamalıdır. Romanın bu mimarisinde merkez sağ ve soldaki çözülmenin, özellikle de Türk milliyetçiliğinin yerinin olmayışı da, onun eksenindeki problematiğe, gerilime anlamlı bir boyut, bir derinlik katmayacaksa - ki öyledir - pekâlâ bilinçli bir ayıklama sayılabilir.

      Dil ve anlatım tekniklerinin yetkin kullanımına, temponun aksamamasına, zekice serpiştirilmiş detayların çağrışım ve ima zenginliğine rağmen, romanın bence en aksayan noktası, eksenindeki problematiğin "Türkiye’ye özgü olan"ı yansıtabilecek bir derinlik ve güçte olamayışıdır.

      Atatürkçülük ile - Sünni - dini hareket(in yükselişi) arasındaki çatışma üzerine kurulan romanın kahramanlarının bu çatışmayı bireysel planda, aralarındaki ilişki ve diyaloglarda yaşama halleri, ister ruhsal veya fikri boyutta, ister siyasal zeminde olsun, bir tanrının varlığına inanma - inanmama sorununa düğümlenmiş olarak önümüze geliyor. Oysa Türkiye’ye özgü olan şey bu değil. Tam aksine, her ne kadar, İslami hareket, özellikle solcu, Atatürkçü karşıtlarını "ateist" diye nitelemeye pek teşne olsa da, Atatürkçülüğü ve genel olarak solculuğu iç içe geçiren o geniş "İslami hareket karşıtı" mecra, kategorik bir din ve tanrı fikri ile değil, tanrı ve dinin önlerine "İslamiyet olarak çıkmış olması ile sorunlu"dur, bundan dolayı "şikayetçi" ve öfkelidirler. Devletin güçsüz, toplumun "geri" kalışından İslam’ı sorumlu sayan anlayışın yörüngesinde, tanrının varlığını reddetmeden - Hıristiyanlığa rağmen hatta onun da katkısıyla güçlenen, ilerleyen Batı! - devlet ve toplumu modernleştirme misyonu üstlenen "aydınlar" ve onların dümen suyunda teşekkül eden metropol burjuvazisinin ikilemi bu noktada değil midir?

      Bu süreçte Türkiye’ye özgü olan, üzerinde kurulduğu toplumun dindar olmasından değil, Müslüman olmasından, özet ifadeyle, "utanan" bir devlet, "seçkinler ve burjuvazisi ile, onların bu utangaç gerekçelerine yeterli cevabı veremeyen ama oluşturdukları ulus - devletin çoğunluğa yaslanma ihtiyacı nedeniyle ‘mecbur’ olduğunu bilen ‘İslamcılar’ arasındaki sinsi gerilim"dir. Aşağılandığını, aşağı bir toplumsal statüde tutulduğunu bile bile, bu devletin ve egemen modernlerin işaret ettiği başka "tehlike"lere - örneğin Kürt hareketi ve "komünizm"e - karşı aferin bekleyerek koşuşturmuş sicili ile "İslami hareket" ile Sünni İslam’a tahsisli diyanet işlerini bünyesine katarak onu fiilen "resmi din" addeden laik devlet ve savunucuları, bu ikiyüzlü ve içten pazarlıklı ilişkiyle yüklü tarihin varlığında aralarında sahici bir gerilim, kutuplaşma olduğunu iddia edebilirler mi? Belli tarihsel kesitlerde karşı karşıya geldiklerinde tam bir hesaplaşmaya giremeyip birtakım simge ve jestlerin ardına sığınıp sıkışarak didişmeleri, sonuçta yine aynı noktaya dönmeleri, Türkiye tarihinin yüz yılı aşkındır içinde dönüp durduğu kısır döngünün bir bakıma ana yatağı değil mi?

      "Kar", bu problematiğin "Türk insanı"nın çeşitli tiplemelerindeki ruhsal, fikri, davranışsal tezahürlerini, Orhan Pamuk çap ve kapasitesindeki bir yazarın "ustalığı" ile verebilirdi. Bizi bu gerçekliğimizle cepheden hesaplaşmaya mecbur eden bir atmosfere sokabilirdi. Oysa karın yeknesaklığını ve tek rengini sürekli hatırlatan "Kar", Türkiye’ye özgü olan bu dramı da örttüğü gibi, onu başka iklim ve coğrafyalardaki dini renkli dramlarla aynı kalıba yerleştirerek üzerine Türkiye motifleri işlemekle yetinebilmiş ancak.

     
İslam ve ‘Kar’


Kim bu modernlerin siyasal İslamcı adını verdikleri grup? Bilmiyorum, çünkü böyle homojen bir grup yok. Kendi içinde grup özelliği gösterenler bile, birçok konuda olduğu gibi "Kar" konusunda da farklı düşünüyor.

MURAT ÇELİKKAN

      BAŞLIĞI görünce eminim şaşırdınız. Milliyet Sanat benden "Kar" yazısı isteyince ben de şaşırmıştım. Marmara İlahiyat Fakültesi’nin altı öğrencisi ile mülakat yaptım ya, Türkiye koşullarında hem "Kar" romanı, hem de siyasal İslam uzmanı sayılabilirim.

      İslamcılar Orhan Pamuk’un son romanı "Kar" hakkında ne düşünüyor? Bilmiyorum. Kim bu İslamcılar? Müslümanlar mı? Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman değil mi? Tamam bir kısmı "modern Müslüman" ama Müslüman. Kim bu modernlerin siyasal İslamcı adını verdikleri grup? Bilmiyorum, çünkü böyle homojen bir grup yok. Kendi içinde grup özelliği gösterenler bile, birçok konuda olduğu gibi "Kar" konusunda da farklı düşünüyor. Marmara İlahiyat Fakültesi’nin 3 yıldır okula başörtülü girip bu yıl, başörtülü oldukları için alınmayan son sınıf öğrencisi 4 kız ve onları destekleyen iki erkek öğrenci ile, durumları Orhan Pamuk’un romanındaki kişilerle benzerlik gösterdiğinden Radikal Gazetesi için konuştum.

      Yayımlandı. Okuyanlar okumayanlara anlatabilir. Roman hakkında farklı düşünüyorlar. Kimi beğenmiş. Kimi beğenmemiş. Şöyle ki: "Dili basit, akıcı değil, insanlar hakkında yazılmış ama psikolojik tahliller yok, derinlikli değil," eleştirilerine karşın, kitap "Kar’ın insan yaşamının anlam haritası gibi ele alınması, her insanın kar tanesi olması, bence yaratıcı. Çok hoşuma gitti; Kar tasvirleri çok güzel , işi karın şiirselliği kurtarmış; Her insanın özellikle yalnız kaldığında bir şeye inanmayı istemesi güzeldi; Sonuçta yazarın aslında bizim gibi düşünen insanları sevdiğine inandım," gibi övgüler de aldı.

      Tabii ki kitapta kendilerine yakıştırılan tipleme ve tanımlamaları benimsemiyorlar. Kitabın Müslüman karakterlerinin medyatik ve magazinel ele alındığını ileri sürüyor, bunun da nedeni olarak, "deşifre edilen Jakoben kesim ve ideolojiyi dengeleme" çabasını görüyorlar. Onlar açısından en önemli mesele ise, başörtüsüsünün işleniş biçimi. Kemalistlerin deyişiyle, "Siyasal İslam’ın bayrağı olan başörtüsü" tam da bu şekilcilik içinde ele alınmış, onların hayatındaki gerçek karşılığı konusunda kitapta tek bir laf yok. Yani inançları nedeniyle başlarını örten bireylerden bahis yok. Onları bunun siyasal yönü değil, bireysel inanç yönü ilgilendiriyor. Ve biraz yüzeysel, yaklaşımları itibariyle biraz oryantalist, biraz kaba saba buldukları bu kitapta inanca hiç yer verilmemiş olmasını eksiklik görüyorlar. "Kürtçüler dernekçi, Jakobenler iktidar hırsıyla siyasette, İslamcıları da siyasi bir grup olarak İmam Hatip öğrencileri ve başörtülüler temsil ediyor. Bu yanlış," diyorlar. Yine de tutumları Yeni Şafak yazarı M. Ertuğrul Yavuz kadar sert değil: "İyi kötü bağlamında bir yargıda bulunmak istemem ama ‘Kar’ can sıkıcı bir roman. Çünkü orada anlatılan Türkiye değil, o insanlar da Türk insanı değil... Pamuk her defasında egzotizm meraklısı Batılı okuyucunun merakını gıdıklayacak konular buluyor... Bence Türkiye’de de en iyi yabancı yazar ödülü Orhan Pamuk’a verilmeli ve son romanının ismi de ‘Kâr’ olarak değiştirilmeli..."

      Dönelim tekrar öğrencilere. Birinin "Kar" konusunda bulduğu en önemli eksiklik şu: "Okuyucuya bir zihniyet pazarı sunuyor, her türden insan var bu kitapta. Fakat şöyle bir zaafı da var. Bu zihniyetlerin ortak bir yaşama iradesini ortaya koyamamış, ortada bırakmış..." Evet, Pamuk birbirleriyle yan yana ama bir arada yaşamayan çeşitli kesimleri "kar yolları kapayınca", küçük bir Türkiye tiyatrosu haline gelen Kars’ta ele almış. Avrupa Birliği üyesi ülkelerle, İslam Konferansı Örgütü mensubu ülkeleri başarıyla biraraya getiren ve "medeniyetler diyaloğu" temelli bir İstanbul ruhu yaratan Dış İşleri Bakanlığı kadar başarılı değil elbette. Ama tabii gönül de Pamuk’un bir romanıyla, Jakoben Kemalistlerle Siyasal İslamcıların birarada yaşama iradesine katkıda bulunmasını, hatta buna Alevilerle Sünnileri, Kürtlerle Türkleri, Süryanilerle Kürt ve Türkleri, aman hatta koalisyon ortaklarını katmasını istiyor elbette. Ehh Pamuk da bunu yapsaydı Türkiye’de hak ettiği ufuklara doğru nasıl yelken açardı değil mi? Pamuk, bu yelkene bir rüzgârcık olsun üflemeyi esirgemiş. Ama unutmayın ki sonuçta bu da sadece bir roman. Üstelik girişinde Stendhal’in "Parma Manastırı"ndan uyarıcı bir alıntı da var: "Edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama gözardı edemiyeceğimiz bir şeydir. Şimdi çok çirkin şeylerden söz edeceğiz..."

      Öyle ya doğru dürüst bir edebiyat eleştirisi peşine düşeceğimize hangi siyasal kesimin romanı nasıl gördüğünü irdeliyoruz. Bu belki doğal. Türkiye’de siyaset hanidir sıfırlanmış vaziyette. Ehh siyasi bir roman bağlamında da siyaset tartışamayacaksak, nerede tartışacağız? MGK’da mı?



[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





    Rüzgâr, Kan ve Kelebek

    Bir ucunda Piri Reis’in sır dolu haritaları var bu heyecan dolu maceranın, diğer ucunda Usame bin Ladin’in adamları... "Rüzgâr, Kan ve Kelebek", hayatı sürekli sorgulayan, aşka tutkun, kızgın Sahra kumu gibi sıcak kalbinde birden fazla erkeğe yetecek kadar sevgi barındıran, romantik ve tutkulu bir kadının, Ayastefanoslu Rüzgâr Kızıldeniz’in, kendini bulma ve "ölümsüz kimliğini" keşfetme hikâyesi aynı zamanda. Ve de ona ulaşmaya çalışan Akdeniz erkeklerinin... Ayşe Akdeniz’in bir kısmını Amerika’da bir kısmını İstanbul’da yazdığı romanı, yazarın ikinci polisiye kitabı. Bir arkeoloğun başından geçen gerilim dolu hikâyesi, gizem ve heyecan vaadediyor.


ROMAN
Ayşe Akdeniz
Doğan Kitap
Fiyatı: 9.750.000 TL.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
MİLLİYET SANAT DERGİSİ
ARTIK AYLIK
AKŞAMLA BİR SAP FESLEĞEN
"Biri aramış beni, dedi, kim olabilir ki"
Bir sap fesleğeni görünce kapıda, sokulu
İple tutturduğu kapıyı itip açtı. Bakındı
Üç yaprak daha düşmüştü asmadan. Üç kuru yaprak
Çatlamış narları gördü, yeni görüyormuş gibi
Mutfağa bıraktı elindeki soğanları, tuzu
"Akşam olmuş" dedi sonra, odaya girince
Gitti üstünü değişti, lambaya gaz koydu
Odun attı ocağa, tutuşturdu. Komşudan
sesler geliyordu. Balık mı kızartıyorlardı?
Oturdu sonra elinde akşamla o bir dal fesleğen
İlhan BERK







Bir Kitap Edebiyat ve Kadın Bir İsim Yeni Kitaplar Kar Bir Yazar