Doğan Hızlan TÜYAP Kitap Fuarı’nın onur yazarı. Deneme ve eleştiri yazarlığında yarım yüzyılı geride bırakan Doğan Hızlan, ’Daima gördüğüm şeyde eleştirel bir yan bulurum. İnsanlarla dalga geçerim, kendimle çok dalga geçtiğim için...’ diyor.
CEM ERCİYES
erciyes@radikal.com.tr
DOĞAN HIZLAN bizim meslekte bir zirvedir. Türk edebiyatının, sanatının yarım yüzyılına hakim, ülkenin en etkili gazetelerinden birinde günlük yazılar yazan, televizyonda kitap programı yapan Hızlan, edebiyat dünyasının da tartışmasız en saygın ve etkin isimlerinden biridir. Doğan Hızlan’ın ilk yazısını yayımlatmasının üzerinden 50 yıl geçmiş. Bu sene TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı ilan edildi. Bu nedenle bu yıl Doğan Hızlan’a dair pek çok kitap okuyacağız. İş Bankası’ndan çıkacak Kürşat Başar’ın nehir söyleşisi ile TÜYAP için Alpay Kabacalı’nın hazırladığı Doğan Hızlan kitabı bunlardan ikisi. Dünya Yayıncılık’tan Feridun Andaç’ın ‘deneme ve eleştiri’ üzerine odaklanan söyleşi kitabı da fuara yetişecek. Hızlan’ın denemelerinden oluşan ’Eleği Duvardan İndirelim’ ile en yeni kitap yazılarını içeren ’Kitaplar Kitabı 3 - Aynadaki Bakışlar’ da geçen ay çıktı.
Yeni kitapları ve TÜYAP’ın onur yazarlığını bahane edip Doğan Hızlan’la Hürriyet binasının 11. katında, her yanı kitaplarla kaplı odasında buluştuk. Ben hep merak ettiğim birçok şeyi sordum. Doğan Bey, kendisi söz konusu olduğunda hiç esirgemediği ironisi ve her zamanki dürüstlüğüyle yanıtladı.
1950’lerden başlayalım. Yetiştiğiniz ortamı, ‘50 kuşağını a dergisi çevresini anlatır mısınız?
1950 kuşağı benim kuşağım. Bunun altını çiziyorum çünkü aynı dergide yazdığınız, her gün görüştüğünüz insanlarla edebiyata yaklaşımınız, edebiyat karşısındaki tavrınız aynı. Edebiyat konusunda bazı temel görüşleri birlikte düşünmeniz açısından böyle. Hepimizin arasında farklar var, hiç kuşkusuz olacaktır. Çünkü edebiyat bireysel bir iştir. Ben eleştirmen olarak hepsinin hakkını, Türk edebiyatındaki yerini tespit ettim ama sonra ‘benim kuşağım diğerlerine ne ekledi’ sorusuna yoğunlaştım. ‘50 kuşağının dostluk ilişkisi farklıdır. Diğer kuşaklarda da belki bir edebiyat akımı vardır ama sonra kavgalar, ayrılmalar, çekiştirmeler olur. Bizim kuşakta böyle bir şey yaşanmadı. Çünkü biz asgari müşterekte buluştuk, azami müştereklerde hepimiz kendi düşünsel farkımızı koyduk.
Nedir bu asgari müşterekler?
Edebiyatı sevmek, edebiyatçıya saygı göstermek, edebiyatı doğrudan doğruya bir bireyin sesi olarak düşünmek. Sonradan Adnan Özyalçıner de, kısmen Onat Kutlar da bir ölçüde Kemal Özer de bu prensiplerle edebiyatı toplumun sesine dönüştürdüler. Gerçi ben şöyle düşünüyorum, bir iyi edebiyat eseri zaten toplumun sesidir, o dilin övündüğü bir şeydir. Ben o konuda anglo sakson anlayışını benimsiyorum, Elliot’ı, Shelley’i. İyi bir şiir iyi bir dil ürünüdür, bu da zaten ülkesine karşı görevini yapmıştır. İlle de buna doktriner açıdan bakılmasına, ille de buna bir ideolojinin eşlik etmesine gerek görmedik. 27 Mayıs’tan sonra arkadaşlarımızın bir bölümü sosyalist, Marksist çizgiye geldiler.
Onlar o çizgiye gelirken siz ne yaptınız? ‘60’lar, ‘70’ler sizin için nasıl geçti?
‘60’tan sonra benim kuşağımın değişimini, gelişimini yansıtmayı sürdürdüm. Genelde ‘50 kuşağının iki eleştirmeni var, biri Konur Ertop diğeri de ben. Ama Konur daha çok dil açısından bütün edebiyata yönelen bir takım çalışmalar yaptı. Ben doğrudan doğruya kuşağıma yöneldim ve yazdım, değişimi yansıttım. Mesela ben hep kendi kuşağımı övüyorum, ama kendim romancı ya da şair olmadığım için belki kendi kuşağımı biraz abartarak övüyorum, bunu hep rezervde tutuyorum. Ondan sonra diyorum ki bakın bütün yazanlar hangi kuşak olursa olsun kendi eleştirmenini çıkartmalı. Çünkü birlikte olduğunuz insanı, eserini daha iyi anlarsınız. Kendi kuşaklarını yazsınlar, sonra dönüp önceki kuşakları da yazsınlar.
‘Şairler benim korumam altındadır’ diyecek kadar tavrınızı şiirden yana koyuyorsunuz. Neden edebiyat türleri içinde şiiri seçtiniz?
Belki şiir benim tür anlayışıma, yaşamıma, dünyayı kavramama çok uygun. Bir de ikinci bir şey var, ben bir sözü anlatırken fazlalığı kaldıramam; fazlalaştırmadan değil, azaltmadan yanayım. İyi şiir de atarak güzelleşiyor, artırarak değil. Bir de insanın düz yazıyla uzun, belki de bir mantık silsilesi ile anlatacağı şeyleri şiir kendi mantığı içinde anlatıyor. Şiirin bu kaypaklığı, oynaklığı, akılla duygu arasında gidiş gelişleri, bir yerde duramayışı da beni çeken yanlarından biri.
Şiirde ve tüm edebiyatta geleneğin tamamını önemsiyorsunuz. Peki her yapıt bir diğerine eklemlenir mi?
Hiç şüphem yok. İlle de 2006’da yazılan bir roman 2007’de etkisini göstermez. 2006’da yazılan bir şey birden bire 2010’da bir başka şeyi etkiler. Ya tepki biçiminde etkiler, ya etki biçiminde oluşur bu. Mesela Divan şiiri unutuldu ama Divan şiirine kuyumu, işçiliği, ustalığı ile ulaşılması bence İkinci Yeni’de oldu. Şiirin içeriğiyle uğraşanlar biçimi ihmal ettiler. Aynı şekilde bizim ‘60, ‘70’in sol şiiri de Divan edebiyatı ustalarından hiç yararlanmadı. Hep Divan edebiyatı, saray edebiyatı dendi, dışlandı. Böyle bir şey yok oysa. Sonra ‘40 şiiri de unutuldu. Önce çok bir etkisi olmadı, ama sonra toplumcu bir kuşak ‘40 şiirinin gerçekçiliğinden yararlandı. O da belki ‘40’ın toplumcu gerçekçi olmayan şairlerini unuttu. O zaman da İkinci Yeni ile gene onlar geldiler. Yani verilen iyi bir eser her zaman etki tepki dairesine giriyor.
Şiirin son zamanlarda eskisi kadar gözde olmaması biçimci yaklaşımlara bağlanıyor, siz ne dersiniz?
Biçimçi yaklaşımlar olduğu kadar, şiirin artık az insanın okuduğu bir sanat olmasıyla ilgisi var. Bu sadece Türkiye’nin meselesi değil. Dünyanın meselesi. Artık meydanların şiiri bitmiştir. Öyle şiir artık okunmaz, öyle şiir iyi şiir de değildir zaten. Toplumcu şiir öldü mü, hayır ama toplumcu şiir de artık başka bir imge yapısı içinde anlatılıyor. Bazı şairler var çok yalın yazıyor, anlattığının anlaşılmasını önemsiyor, o tür şiirler tabii büyük kitleler buluyor. Ama artık şiir büyük kitlelere gitmez, zamanı bitti. Her şeyin zamanı var. Klasik müziğe ilgi azalıyor, çünkü başka şeyler çıkıyor mesela etnik müzik çıkıyor; bütün ülkelerin sesleri birbirine karışıyor. Her zamanın bir deformasyonu, bir dejenerasyonu vardır.
Bu inişler çıkışlar yok oluşları da kapsar mı?
Olmaz, çünkü içinden başka bir şey çıkar. Klasik ölmez, çünkü soylu eserdir.
Artık bazı yazarlar okurla asla buluşmuyor. Siz değerlendirmelerinde bazı yapıtları zamanın terazisine vuran bir eleştirmen olarak bu unutuluşları nasıl yorumluyorsunuz?
Edebiyat da bir modadır. Düşün ki Goethe’nin ’Genç Werther’in Istırapları’ çıktığında intiharlar artmış. Edebiyatın artık hayatı o kadar birebir etkileyen bir yanı yok, çünkü sinema var. Bunların hepsini bünyesinde topluyor sinema. Ama sadece modaya bağlamak da iyi değil, bir dönem geliyor bütün yazarlar, romancılar unutuluyor. Türk edebiyatının zirvesine iki adam oturutuluyor; biri Ahmet Hamdi Tanpınar diğeri Oğuz Atay. İkisi de sevdiğim, okuduğum yazarlar, ikisi de Türkiye’nin çok önemli yazarları ama Türk edebiyatı bundan ibaret dendiği zaman ben bunları söyleyenlerin cehaletinden ürküyorum. Eğer geleneği, edebiyat tarihini bilmiyorsan her zaman yeni keşfedilmiş duygusuna kapılırsın ya da bu duyguyu veren insanların tuzağına düşersin.
Eleştiri ve denemeyi birlikte sürdüren bir yazarsınız...
Her zaman söylerim deneme ve eleştiri sınır tecavüzünde bulunabilir. Çünkü öyle bir laboratuvar çalışmasının keskinliğini taşıyan bir tür değil bence. Eleştirmen edebiyat lezzeti taşıyan, edebiyat lezzetini yaymaya çalışan biri. O zaman eleştirinin bir sanatsal yanı var mıdır yoksa kesin bir takım ölçütlerin uygulanmasıyla yapılan bir mekanik işlem midir? Ona karşıyım böyle bir şey yoktur tabii, çünkü eleştirmenin de kendi zevki, kendi duygusu vardır. Kimi kitapları eleştirel deneme gibi yazmak istersin, hani arazinin eğimine göre bir bina planı yapacaksın değil mi, ona benzer.
Doğan Hızlan Türk edebiyatında bir dönem etkili olan Ahmet Hamdi, Yaşar Nabi, Nurullah Ataç gibi isimlerin günümüzdeki temsilcisi deniyor, buna katılıyor musunuz?
Zaman değişti. Ataç bir fenomen. Cumhuriyet sonrası edebiyatında bir olgu. Ataç’ın misyonu Cumhuriyet’in kültür politikasını, Cumhuriyet’ten sonraki iyi edebiyatçıları yerleştirmekti. O kuşak kendi beğenilerini, zevklerini yansıtmadı. Kendi beğenilerinin, zevklerinin Cumhuriyet’le bağdaşmayan yanlarını törpüledi, kesti, ayıkladı. Divan şiirinden çok iyi mısra bilen Ataç, ‘ama bu bizim edebiyatımız değil’ diye bunları reddedip başka bir edebiyatı savundu.
Yaşar Nabi de Batılılaşma’dan yana tavır koydu.
Evet. Şimdi benim bulunduğum yer bu çarpışmalar arasındaki mütarekeyi sağlamaktır. Sol edebiyattı, sağ edebiyattı, fark lı anlayışlardı demeden kutupların da bir edebiyatı zenginleştirdiğini ispat etmek amaçlarından biri. Bir kutbu seçmenin insanın sadece şiir zevkini değil hayatını da yoksullaştırdığını gördüm. Türkiye’de siyasi tavırlar çok etkiledi bizi. Darbeler üst üste geldi. Eskiden solculara yapılan zulüm vardı, bu öyle bir atmosfer yarattı ki zulüm gören tarafın edebiyat avansını biraz yükselttik. Dostlarımın çoğu solcuydu tabii, darbelerden sıkıntı çeken insanlar. Siyasetin içinde bulunmayanlar da vardı ama onların da iyi bir özelliği vardı. Ben edebiyatın bütün haritasını çıkartmaya çalıştığım için insanlardan kabul gördüm diyebilirim.
Yine de eleştirmenlik zamana karşı epey kırılgan bir uğraş. Yola beraber çıktığınız arkadaşlarınız gibi edebi ürünler vermek içinizden geçmedi mi, başından beri eleştiriyle uğraşmanızın nedeni ne?
Bu belki de benim mizacımdan geliyor. Daima gördüğüm şeyde bir eleştirel yan bulurum. İnsanlarla dalga geçerim, kendimle çok dalga geçtiğim için. En sevdiğim kitapta, şiirde bile kendimle onun arasında bir mesafe oluşmaya başlar. ‘Çok sevdim ama o kadar da kendini kaptıracak şiir değil, bak ne aksaklıkları var,’ diyorum. Bazen bana sorarlar ‘İnsanların senin hakkında ne düşündüğünü hiç merak etmiyor musun?’ diye. Hayır, ben çocukluktan beri hep ‘Ben insanlar hakkında ne düşünüyorum?’ diye sorarım. Belki de tek çocukluktan gelen ‘benmerkezci’ bir düşünce bu... Böyle kendimle dalga geçtiğim bir yanım var.
Şu da var, ‘Ben bunu çok seviyorum başkaları da sevsin’ istiyorum. Bu tabii her halde ‘benmerkezci’likten kaynaklanıyor ama hodbinlikle diğerkamlığı birleştiren, ‘benmerkezci’ duygunun içimde erimesini sağlayan bir anlayış.
Tutucu bir görüntünüz var. Tüm hayatıyla bir İstanbul beyefendisi, sanki maziye bağlı bir adam... Ama hiç tutucu biri değilsiniz. Sanatta yeni eğilimlere, yeni türlere açıksınız. Mesela gazetede yeni bilgisayar önce size geliyor, bir blog’unuz, i-pod’unuz var. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Hayatım tutucu ama kendim tutucu değilim. I-pod’um var ama kara plaklarım da var. Evde sap kalemlerim de tüy kalemlerim de var, İngiliz kesme kristal mürekkepliklerim de... Bu benim edebiyat anlayışım gibi... Bende kalemin, kağıdın bütün geçmişi var. Burada masamda kurşun kalemler, mekanik kalemler, dolmakalemlerim de var, bir ‘roller ball’ Stabilo kalem de var. Bilgisayar da var. Hiçbir zaman geçmişi özlemedim. Bence geçmişi özlemek bugün hiçbir şey yapamayan insanlara mahsus. Ah o eski günler diye ben niye geçmişi özleyeyim. Eski günler olsa ben bu kadar yazı yazmamış, bu kadar şey öğrenmemiş olacaktım. Eski günler olsa çakır çukur daktiloda yazacaktım, parmaklarımın ucu ağrıyacaktı... Teknolojinin insanlara iyi şeyler taşımasını seviyorum. I-pod’a iyi müzik koyarsan her yerde iyi müzik dinleyebilirsin.
Hiç yemeklere, meyhane muhabbetlerine katılmadınız mı? Çünkü bu, edebiyat dünyasında hep egemen bir kültür olmuştur.
Gençliğimde arkadaşlarımla meyhanelere gittim tabii. Ama sevdiğim meyhane dışındaki lokantalara da giderdim. Kulüpçülük yoktur bende. Belli bir saatte yemeğimi yiyeceğim, içkimi içeceğim evime gideceğim; geceyi uzatma adetim olmadı.
Yani Doğan Hızlan hiç bohem olmadı.
Hayır bohemlik yok bende.
Hasan Bülent Kahraman, bir yazısında Doğan Hızlan’ın ideolojisi güzelliktir demiş. Bunu açar mısınız?
Çünkü güzellik ideolojisi çok çeşitli ve prizmatiktir, her yanı vardır. Ama bir ideolojinin belli bir yanı bir düşünsel dairesi vardır. Onun içinde değerlendirdiğinde eseri, diyelim ki bir faşist şairin bir Marksist yöntemle değerlendirilmesine karşıyım. Çünkü adamın yapmak istediği bir şeyi yapmak istemediği bir şeyle nasıl yargılayacaksın? Onu da ben, doğrudan doğruya söyleyeyim, faşizmin estetiği içinde değerlendirmek isterim.
Bence Kahraman, Doğan Hızlan’ın hayatta güzel olarak tanımlanabilecek her şeye yönelik geniş merakını, bundan oluşturduğu bütünü de kastediyor.
Bu benim tabiatım artık. İnanır mısın kalabalık bir yere gittiğimde hemen gözüm, kız ya da erkek hangi cinsten olursa olsun, şöyle bir bakacağı güzelleri arar. Bu benim çok doğal bir refleksim...
Arşivlerin izin verdiği kadar, on yıl geriye gittim. Sizinle bir sürü söyleşi yapılmış ve hep aynı şeyler sorulmuş. İyimserliğiniz, papyonunuz, ‘50 kuşağı gibi. Demek ki on yıldır kimliği, karakteri, mitolojisiyle aynı bugünkü gibiymişsiniz. Bugünkü Doğan Hızlan ne zaman oluştu?
Ne zaman böyle oldun sorusuna hep aynı yanıtı veriyorum, ben hep böyleydim. Çocukken futbol oynamadım, takım tutmadım, sokağa çıkmadım, bir sürü arkadaş edinmedim, oturdum okudum, müzik dinledim; dışarıdan soyutlanarak büyütüldüğüm için. Ama hiç arkadaşım yok mu? Az ama çok iyi arkadaşlarım var. Bir de bu kaçmanın sebebi şu, sevdiğim şeylerin konuşulmasını istiyorum. Herkes de müzik, edebiyat konuşacak değil ya... Pazartesi olmuş, maçın ertesi günü, herkes kim ne kaçırdı ne attı onu konuşuyor. Benim çıkıp da ‘Biliyor musunuz Şostakoviç’in 100. yıldönümünde ne dinledim?’ demem kadar gülünç bir şey var mı? Ama tabii ben bunu söylüyorum. Söylediğim için de kendi kendime gülünç olduğumu fark ediyorum. Önemli olan bu, önleyemiyorum o başka, ama sonra da kendi kendimle dalga geçiyorum.
Ortaokulda da teyzelerim bana manşetli gömlekler giydirirlerdi. O zaman da örgü İskoç kırmızı yeşil kravatlar takardım. Bakarsan normalde 15 yaşındaki kıyafetimle 65 yaşındaki kıyafetim arasında bir fark olması lazım. Ama böyle bir fark yok. Teyzem bana böyle mongol ipek derler, üfür üfür eser, öyle giysiler alırdı; yine kravat takardım, herkes başka şeyler giyerdi. Şimdi de spor elbise alıyorum, ama o kadar az yere çıkıyorum ki hiç eskimiyor; kadifeyi nerede giyeceğim ben...
Yani Doğan Hızlan mitolojisine sizin bilinçli katkılarınız yok öyleyse.
Yok, aileden böyle yetişmişim. Böyle yapayım da şöyle olsun diye bir şey yok. Madeni bir şey takamıyorum, saat tenime değmesin diye cep saati kullanıyorum. Bazen ceketsiz çıkayım, bir kazak giyeyim, mont giyeyim derim, şaşırırım; saatimi nereye, mendilimi nereye koyacağım...
Yıllardır TÜYAP’ın danışmanısız. Bugüne kadar pek çok onur yazarının belirlenmesine katkıda bulunmuşsunuzdur. Sizin onur yazarı ilan edilmeniz nasıl oldu, bu nasıl bir duygu uyandırdı sizde ?
Tanınmış eleştirmenlerden, yazarlardan oluşan bu kurul her yıl onur konuğunu seçerdi. Bu yıl ben toplantıya çağrılmayı beklerken, bir akşam şair, romancı Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri Metin Celâl bana telefon etti. Bu yıl sizi onur yazarı seçtik, dedi. Masada oturanlar da beni kutladılar. Elbet çok sevindim, genelde ödül veren biri olduğumdan, doğrusu bu tür ödüllendirmelerden haz duyarım. Onur yazarı seçildiğimi söylediklerinde, hemen bu kitaplar az gelir diye eksik bıraktığım kitaplarımı tamamlamaya koyuldum. İnan ki çok çalıştım, hatta Salzburg’daki Mozart konserlerinden tekine bile gidemedim.