'bu hayattan memnun değilim!'
Başar Başarır'ın yeni öykü kitabı "Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri", Doğan Kitap'tan çıktı.
"GETİRİN O Günleri Yakalım Bu Öyküleri", üç bölümden oluşan bir öykü kitabı...
Aşağı yukarı her üç dört yılda bir, bir kitabı oluşturabilecek ritimde öykü yazıyorum. Kitap, yazarının en büyük ilacı çünkü. Dolayısıyla da hep, öykülerin bir noktada kitaplaşacağını düşünerek yazıyorum. Ama onların belli bir bütünlük ve tema bağlılığı içinde olması gerektiğini düşünmüyorum. Böyle baktığım için tematik bir bütünlük oluşturmaya çalışmıyorum. Kitabı üç bölüme ayırmam da biçimsel ögelerle ilgili. "Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri" grubu kısa öykülerden, "Eski Defterler" daha uzun ve daha eski öykülerden oluşuyor. Son bölüm "Okura Notlar".
İlk bölümde ciddi bir motif birliği var bana kalırsa.
Atmosfer anlamında, evet. Belli bir ruh haliyle, belli bir atmosferde yazıldıkları için hissiyatları, dokuları aynı. O anlamda birbirlerinden bağımsız değiller; "Bu bir Başar Başarır metnidir," diyebilirsiniz. Ama şunu söylemem gerekir ki bunlar sözgelimi nostalji kavramı çerçevesinde örülmüş metinler değil. "Getirin O Günleri" sözü de geçmişe yönelik bir seslenme değil. Kitabın arkasında da şöyle anlatılıyor: "Bazen geçmişten, ama mümkünse gelecekten beklenmektedir o günler". Bu nida, yaşadığımız hayata, dünyaya bir itiraz. Ben, bu hayattan, bu dünyadan memnun değilim. Daha güzel günlerin olması gerektiğine inanıyorum; "Getirin O Günleri" seslenişi de tamamen geleceğe yönelik bir sesleniş.
Ama öykülerde geçmişi çağrıştıran "eski" bir ses var.
O ayrı bir şey. Lisanla ve insanla ilgili bir şeyden söz ediyorum ki ikisi ayrı şeyler. Konuştuğumuz her şey insanla ilgiliydi. Bir de lisanla ilgili bir bölüm var; Türkçe kaybediyor. Ve biz bunun farkında değiliz. Ben, geçmişe giderek lisanın bazı değerlerini yakalamaya, onları bugüne doğru çekmeye çalışıyorum.
Bu farkındalıkla neleri saptadınız?
Çeşitli kelimeleri, incelikleri, anlam farklılıklarını ve deyişleri kaybettik. Mesela "Beni hiç bir zaman görmeyecekti, meğer ki arkamdan gelmiş olsun," kullanımı hemen hemen yok olmuş durumda. Hem kimse kullanmıyor hem de söylediğinizde ne demek istediğiniz anlaşılmıyor. Böyle mücevherler gizli dilin içinde. Sadece bunlar değil, başka güzellikler de var. Türkçe kendi içinde çok akustik bir dil, çok güzel bir tınısı var. O şiirselliği kaybetmiş durumdayız. Neredeyse uyak, kafiye bütünlüğü arayarak, bir ritim tutturmaya çalışarak, yüksek sesle okunmaya uygun metinler yazmaya çalışarak ilerliyorum.
1970 doğumlusunuz; kayıplar, lisan arayışı, yeni bir ritm yaratma kaygısı... Bilmem ki, biraz ayrı düşüyorsunuz galiba yaşıtlarınızdan? 'Yaşlı' demeyelim de...
Galiba biraz öyle. Ben eski edebiyata, tarihe, Türkçenin geçmişine meraklı bir insanım. Yaşıtlarım ve benden sonraki kuşaklarda bu merakın çok rastlanılabilir bir şey olmadığını biliyorum. Ama bunun da çok önemli bir özellik olduğunu düşünmüyorum. İnsan yazdıklarıyla, yapabildikleriyle vardır; meraklarıyla, ilgileriyle değil. Bir hazine olabilirsiniz ama ortaya bir şey koymazsanız o, kendinize has bir özellik olarak kalır ve arkadaşlarıyla içki sofralarında eğlenceli fıkralar anlatan eğlenceli bir adam haline dönüşürsünüz. Ortaya koyduğunuz eser önemlidir. Evet, ayrıksı bir pozisyon var. Meraklarım, yönelişlerim çok merkezli. Elbette ki bugüne ve geleceğe kapalı değil ama geçmişe hiçbir zaman kapalı değil. Bunun da beni beslediğini düşünüyorum ve çok mutlu oluyorum.
Kitapta en beğendiğim öykü "Meridyenler". Dünyanın çivisi çıkmış, dengemiz alt üst olmuş... Öyküde İkiz Kuleler'in yıkılmasını olumlayan bir tavır mı söz konusu?
Hiçbir terör hareketini olumlamayı düşünemem, bunu herhangi bir edebi formla da yapmaya kalkmam. Sırf edebiyat, sanat olsun diye vahşi, cani şeyleri olumlayan metinler yazmam. Kendi üzerimde böyle bir disiplinim var ve bundan eminim. Ama düzene karşı çıkış, dünyaya bir itiraz var. Gözardı edilen şeylerin altını çizen insanlara deli, kaçık, çılgın yakıştırmaları yapılıyor; öyküde buna da ironi ile karşı çıkıyorum elbette. Ben, her ne kadar "ben" sesiyle yazmış olsam da, aslında anlatıcıya değil, kahramanlara daha yakın hissediyorum kendimi diyebilirim. Elbette ki sanatçı kendini günün siyasi gelişmelerinden soyutlayamaz. 2003'te yazılmış bir öykü kitabı 2003'te yazılmıştır ve o kadardır. Bundan kaçış yoktur; o günün duyarlılıkları, sorunları yansıyacaktır. Yazdığınız öykülerde tarlaya parüştle askerler iner, insanların üzerine elma kokusu şeklinde ölüm yağar, kuleler yıkılır... Ama bugünlerin değil, genel olarak yaşadığımız çağın, bu sürecin üzerinde düşünüyorum ve onlarla uğraşıyorum. Yani kule yıkılır, yıkılmaz; burada önemli olan modern hayatın içinde duran insanın sorunları ve o sorunlar üzerinde düşünmeye ve çözüm üretmeye çalışan insanların çabaları.
Dünyanın dengesinin bozuluşunda New York'un rolü ne sizce?
72 milletin bir arada yaşadığı bir yer. Çılgınca yapılaşma, büyük bir devinim, dar bir alanda çok sayıda insanın bulunuşu, zenginin ve fakirin bir aradalığı... Böyle bir yer daha yok dünyada. Büyük bir enerji noktası New York. Ama o enerji noktası dünyayı bozan yer olarak anlatılmıyor; dünyanın bugün bulunduğu durumun sorumlusu New York değildir yani. New York'ta yaşayan insanlar ya da o ülkenin vatandaşları da değildir. Bu, sloganla düşünmektir ve kolaycılıktır. New York'a gittiğim zaman hissettiğim, şaşkınlık, bazen hayranlık, bazen öfke oluyor. Ama o insanlara ve o şehre değil; bu dünyaya karşı beslediğim duygular bunlar. New York'un sembolik olarak yıkılması bizim sorunlarımızı çözecek olsa, yıkalım gitsin. Fakat yıktılar işte, hiçbir şey de olmadı.
Aslında kafamda netlenemeyen bir şey var; biraz bu soruyla ilişkili biraz kitap kapağındaki fotoğrafınız ve bendeki Başar Başarır imajıyla... Biz bir plazada konuşuyoruz. Siz, bir televizyon kanalında yöneticilik yapıyorsunuz. Öykülerdeki Başarır ile karşımdaki Başarır bir çatışma yarattı bende.
Anlıyorum. Tarihten bir örnek vereyim: İttihat ve Terakki Partisi cemiyet olarak kurulup padişahın istibdatına direnmeye karar verir ve yıllarca direnir. En sonunda 1908'de hürriyeti ilan eder. İstanbul'daki padişah boyun eğmek durumunda kalır. 1911'de Balkan Savaşı çıkar ve iktidardaki parti olan İttihat ve Terakki Partisi, savaş ve ülke yönetmekle ve tüm diğer sorunlarla baş başa kalır. Ve birden bire o özgürlükçü, insanlara demokrasiyi vadeden, herkesin önünü açmak isteyen İttihat ve Terakki, eli sopalı Abdülhamit'ten çok daha kötü bir baskı rejiminin içine düşer. Özgürlük vadettiği insanların topraklarını da korumak durumundadır. Başlangıçta Devlet - i Ali Osmaniye'yi yıkmaya çalışanlar bir süre sonra onu korumaya çalışmışlardır. İçlerinde demokrasi özlemlerini korudukları halde, onları muhafaza ettiklerinden eminim iktidara geldiklerinde bir ikilem yaşadılar. Eminim, hepsi şizofren ruh halleriyle yaşadılar. Bu, hepimizin başına gelebilecek bir şey. Evet ben bir televizyon kanalında yöneticiyim ama çocukluğumdan beri yaptığım bir başka şeyi, yazma eylemini hiçbir zaman terk etmedim. Bu ikisi ayrı Başar'lar. Aynı insan olmaları da mümkün değil zaten.
Bu iki ruh hali nedeniyle mi öyküleri okurken yoğun bir dikkat gerekiyor?
En sık karşılaştığım eleştiri. Bir metni yazdığımda birkaç kopya çalışırım. Boş noktalar yavaş yavaş azalır ve yoğun bir şey haline gelir metin, sıkışır, yumruk gibi olur. Üç metrelik bir yükseltiden arabayla atlamak gibi; ne zaman nereye konacağınızı bilemezsiniz. Önünüzü göremezsiniz ki bunu sağlamaya çalışıyorum. Gene de bu kitabın okurları şanslı, daha önceki kitaplarım içine girilmesi daha zor, daha kapalı, kendini daha az ele veren metinlerden oluşuyor. Son yıllarda bu örgüyü biraz daha gevşetmenin doğru olacağını düşünerek yazıyorum. İnsanlara bir şeyler anlatmak istiyorsak onların anlamalarını sağlayacak kapıları açık bırakmak gerektiğine kani oldum. Daha önce biraz daha umursamaz ve burnu büyük bir tavırla kapalı metinler yazıyordum.
Belki biraz masalsı, gerçeküstücü bir diliniz var...
Yer yer masalsı, destansı... Bu haliyle Türk hikâyesinin atası sayılan metinlere de bir öykünme. Türkçede 19. yy. öncesinde düz yazı olarak varolduğunu bildiğimiz metinlerin hepsi ya masal ya destan, kahramanlık hikayesi... Dede Korkut hikâyeleri, Battal Gazi falan... Masalsı, destansı büyük bir hikâye anlatmak fikri bana çok yatkın geliyor. Bugüne dair şeyleri büyük, gerçeküstü motiflerle bezendirmeyi çok seviyorum. S.A.