SÖYLEŞİ
MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Fransa Rikkat Kunt’u konuşuyor!

Yasmine Ghata’nın yazdığı Türkiye merkezli ''Hattatların Gecesi'', çıktığı günden itibaren edebiyat eleştirmenlerinin dikkatini çekti ve Goncourt’a alternatif bir ödül olan Renaudot Ödülü’ne aday gösterildi. Fransa’da yaşayan Ghata ile kitabı üzerine söyleştik.

YESİM VESPER / Paris

YASMİNE Ghata, Fransa’da edebi sezonun başlamasıyla birlikte adı yeni, ancak oldukça sık duyulmaya başlayan genç bir yazar. Yazdığı ilk kitap ''Hattatların Gecesi'' çıktığı andan itibaren (Ağustos 2004) edebiyat eleştirmenlerinin hemen dikkatini çekti ve Goncourt’a alternatif bir ödül olan, listesinde Louis Aragon, Georges Pérec, Michel Butor, Le Clézio gibi yazarlar bulunan Renaudot Ödülü’ne 2004 yılı için aday gösterildi. Ödülün kime gideceği ise 8 Kasım tarihinde belli olacak. Ghata romanında 1928 Harf Devrimi sonrasında yaşamları geceye dönen hattatlardan birinin, büyükannesi Rikkat Kunt’un hayatı çerçevesinde dönemin panoramasını mistikle gerçek arasında salınan şiirsel bir dille çiziyor.
Bir yazardan bu kadar sık söz edilince ve kitabının da merkezi Türkiye olunca, kendisiyle konuşmadan olmazdı... Söyleşiyi yaptık, çok da keyif aldık. Söyleşinin bitiminde anladım ki, Yasmine Ghata’nın amacı politik bir mesaj vermek değil. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte geçmişimizle olan tüm bağların kopartılmaya ve Osmanlıya ait pek çok değerin toplumun ortak hafızasından çıkartılmaya çalışılmasıyla, bugün dahi üzerimizde kol gezen kimliğimizi bulamama sorunumuzu yüzümüze vurmak ise hiç değil. O sadece oldukça naif bir şekilde, daha çok küçükken kaybettiği ve dolayısıyla tanımaya fırsat bulamadığı babası ve büyükannesinin izlerini sürmek üzere çıktığı iç yolculuğunun bir kısmını okurla paylaşıyor. Büyükannesi Rikkat Kunt ile hat sanatı aşkında buluşuyor. Bütün bunları anlattığı sırada, arka planda, Türkiye’de olup biteni romana taşımaksa kaçınılmazlaşıyor. Yasmine Ghata’nın romanı hiç şüphesiz pek yakında Türkiyeli okurla da buluşturulacak. Bize kaybolmaya yüz tutan değerlerimizden ve unutulan önemli kimliklerimizden birini edebiyat yoluyla anımsatan Ghata’nın kitabını hangi yayınevi tarafından basılacak merakla bekliyoruz.

    Daha kollarınızı edebiyata sıvar sıvamaz, ilk romanınızla Fransız eleştirmenlerinden çok iyi yorumlar aldınız, hatta 2004 yılı Renaudot Ödülü’ne gösterilen 9 aday arasındasınız. Bu sizin için sürpriz oldu mu?
Gerçekten de çok şanslıyım. Kitabım çıktığı andan itibaren basının ve eleştirmenlerin dikkatini çekti ve oldukça iyi karşılandı. Özellikle de kitabın özü çok iyi anlaşıldı. Eleştirmenlerin romanın atmosferindeki şiirsellikle gerçeklik arasındaki akışa kendilerini bıraktıklarına dair beni çok etkileyen yazılarını okudum. Konunun iyi karşılanmasına gerçekten sevindim, çünkü hat sanatı benim için büyük bir anlam ifade ediyor. Fransa’da da bu sanatın önemli bir geçmişi olduğundan, Fransız okur Osmanlı hat sanatına duyarsız kalmadı.

    İlk kitabınızın öyküsünü Türkiye üzerine kurmanız, sadece büyükanneniz Rikkat Kunt’u anmak mı? Yoksa bunun ötesi de var mı ?
Her şey Louvre Müzesi’nde geçici olarak sergilenen Sakıp Sabancı koleksiyonuna ait hat sanatı eserleri arasında büyükannem Rikkat Kunt’un ismini görmemle başladı. Kendisinin bir sanatçı olduğunu biliyordum, ancak hattat olduğunu bilmiyordum. Bu benim için önemli bir işaretti. Babamdan bana kalan fotoğraf albümlerinde sadece görüntüleri yer alan, Beylerbeyi’nde yaşamış akrabalarıma büyük bir ilgi duyuyordum. Bu fotoğraflardaki tanımadığım, gizemli kişilikleri hayal gücümle besliyordum. Büyükannemin hattat olduğunu keşfettiğimde, aynı zamanda onun sanat koleksiyonunu Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmış olduğunu öğrendim. Eserlerinin yanı sıra, onun kullandığı aletlerin de müze camekanlarına hapsedilmiş olması bende birşeylerden yoksun kaldığım duygusunu uyandırdı. Bütün o aletler aslında bir yaşamın şahitleriydi ve ömrü boyunca ona eşlik etmişlerdi. Ne yazık ki kendisi bir türlü dile gelemiyordu. Kendimce bu hattatın yaşamını hayal etmeye çalışıp, onu konuşturdum. Hattatlara, Osmanlı hat sanatına büyük ilgi duyuyorum. Kendisiyle paylaşacak o kadar çok şey varken, tüm bunlardan mahrum kaldığım için bu maceraya giriştim.

    Romanınızda Türkler için neredeyse tabu sayılan bir konuya, Atatürk’ün eylemlerine eleştirel bir şekilde yaklaşıyorsunuz.
Dinlediğim anekdotlar doğrultusunda, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sırasında bir mesleğin yok oluşunu ve bu geçiş döneminden olumsuz etkilenmiş hattatların acılarını dile getirmek istedim. Nostaljik denilebilecek bir yaklaşım sergileyerek bir sanat kolunu tüm estetik değerleriyle anmak istedim. Yoksa, dönemi eleştirme yetkinliğini kesinlikle kendimde görmüyorum. Bu insanların bir azınlık olduğunu düşünüyorum. Acı çeken bir meslek grubu, yeni bir Cumhuriyet’teki gelişmeler karşısında daha önemsiz kalıyor bence. Yine de çok dikkatli konuşmak, konu ile ilgili bilgi eksikliğimin tekrar altını çizmek isterim. Bu alandaki Fransızca tarihsel kaynaklara ulaşmak çok zordu. Türkiye’ye büyük bir hayranlık duyuyorum ve bence Atatürk olmasaydı Türkiye bugünkü yerinde olmazdı.

    İslam sanatına dair bilginizi aldığınız eğitimle açıklayabiliriz belki. Peki, Türkiye hakkındaki bilginiz nereden geliyor? Sadece kitaba hazırlık için mi yoksa kökeninizi daha iyi tanıma arzusu mu ?
Fransa’da büyüdüm ve küçük yaşta babamı kaybettim. Çocukluğumdan beri Tükiye’yi ülküselleştirdim. Benim için Türkiye kökenlerimin yeriydi. Hatta Lübnanlı anneme ve Fransız olmama rağmen çocukken milliyetim sorulduğunda Türk olduğumu söylerdim. Ne yazık ki Türkçe konuşmuyorum ve bunun iletişimde büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Hayatımın en büyük mutlulukları iki çocuğumun doğumu ve İstanbul’da geçirdiğim iki hafta oldu. Hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Bu kitabı yazarken büyükannemle gerçek bir diyaloğa girdiğime inanıyorum. Her ne kadar kendisi Osmanlı hat sanatının 20. yy.’daki önemli bir temsilcisi olsa da hakkında fazla bir bilgiye ulaşmam mümkün olmadı. Vefat etmiş biriyle yazışmak, konuşmak söz konusu olmadığına göre, benim için onunla kurulan tek iletişim bu kitabın yazılışından geçiyordu. Sonuç olarak kurmaca, büyükanneme ulaşmam konusunda bana yardımcı oldu. Tabii ki tüm bu girişimim yoksunluk duygusunun bir sonucudur.

    Romanınızın Fransa’da çıkışının (Ağustos 2004) Türkiye hakkında fazlasıyla konuşulduğu bir döneme denk gelmesi tesadüf mü ?
Kesinlikle hesapladığım birşey değildi. İlk çocuğumun doğumu bana yazma ilhamını verdi. Bir varlığa hayat vermek, kendi geçmişimin gizemine daha fazla duyarsız kalmamam gerektiğinin göstergesi oldu. Böyle bir durum insanı kendi geçmişiyle hesaplaşmaya, kökenlerini araştırmaya itiyor. Oğlumun doğumuyla birlikte yazmaya başladım. Bu açılan bir parantezdi; şimdi üç aylık bir kızım var ve onun doğumu da kitabın yayımlandığı tarihe denk geldi. Kendimi bir şekilde ifade ettikten sonra kızımın doğumu da bu parantezi kapattı. Sanırım annelik duygusu bu kitabın ortaya çıkış nedenini en derinden tanımlayan açıklama olur.

    Türkiye’nin AB’ye girme isteği hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Özellikle de İslam dinine inanıyor olmanın demokrasi ile çelişmeyeceğini göstermek açısından Türkiye’ye bir şans verilmesi gerektiğine inanıyorum. Ayrıca nüfusunun gençliği ve kültürel çeşitliliğiyle de AB’ye bir dinamizm getireceğini düşünüyorum.

    Hem Batı’yı hem de Ortadoğu’yu ve dolayısıyla İslam dünyasını iyi tanıyan biri olarak, sizce Batı’nın ve Arap dünyasının Türkiye’ye bakışı nasıl?
Türkiye estetik ve kültürel alanda Batılılarda hep hayranlık uyandırmıştır. Onları tedirgin eden en önemli konu ise göç olgusudur. Arap dünyası ise kendi bekledikleri anlamda bir İslam ülkesi oluşumunu Türkiye’de bulamamışlardır. Hem Avrupa hem de Ortadoğu’yla sınır oluşturması nedeniyle, Türkiye tek bir kültür grubuyla çerçevelendirilemeyecek bir ülke. Çok güçlü bir kültürel mirasın sahibi. Hatta AB’ye girdikten sonra bile Türkiye bu istisnai durumunu korumalı.

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]
 
..................................................................................





Kod Adı: Atilla

    Nedim Şener
    Güncel Yayınları
    Fiyatı: 25.000.000 TL.
    İNCELEME
Gazeteci Nedim Şener, gündemi meşgul eden ancak bilinmezlerle (!), soru işaretleriyle dolu meselelerden birini daha, ayrıntılı olarak inceliyor. ''3 Kasım 1996 Susurluk kazası nasıl siyasetçi - mafya - polis üçgenini ayyuka çıkardıysa, ‘ekonomide Susurluk’ da diyebileceğimiz Türkbank yolsuzluğu, siyasetçi - mafya - işadamı - bürokrat dörtgenini ortaya çıktı. Susurluk kazasında Mercedes’in kamyona çarpması ne anlama geliyorsa, Alaattin Çakıcı - Korkmaz Yiğit arasındaki telefon konuşmalarının ortaya çıkışı da, aynı anlamı ifade ediyordu. Böylece Türkiye, devlet mallarının özelleştirilmesinde; siyasetçi ve bürokrat gibi mafyanın da nasıl paydaş olduğunu görüyor, 953 milyon dolarlık faturası halkın sırtına binen Türkbank yolsuzluğu ile Alaattin Çakıcı olgusu daha da belirginleşiyordu.'' Deneyimli gazeteci Nedim Şener, Çakıcı’nın odağında olduğu yolsuzluklarla ilgili pek çok detay sunuyor çalışmasında.


EdebiyatTurk.net
Türk edebiyatıyla ilgili aradığınız herşey...
TEK BAŞINA

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kiprikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri
MELİH CEVDET ANDAY




Öğretmenler Edebiyatın 'yeraltı' damarı  Söyleşi  Yeni Kitaplar Portre