“Allah’ı istersek Allah’la kalırız”

Uğur Koşar: “Allah’a ulaşmak isteyen zikirde sayıyı gözetmez. Dünyalık isteyen sayıya yönelir. İnsanlar bu nedenle zikir çekerek mutlu olamıyor. Allah’ı istersek Allah’la kalırız ama Allah’tan istersek Allah’tan alırız”

“Allah’ı istersek Allah’la kalırız”

Uğur Koşar’ı “Allah De Ötesini Bırak” kitabıyla tanıdık. Öyle ki son yılların en çok satan kitaplarından biri oldu. Şimdi ise “Her Şeye Canını Sıkma Ey Gönül” kitabı raflarda. Kendisini zaten tanımak istiyordum bir de kitabın ismi çok hoşuma gitti ve bu hafta onunla buluştum. Neden kitabın ismi hoşuma gitti dedim çünkü çok doğru; her şeye canımızı sıkıyoruz. Kendi kendimizi yorup üzüyoruz. Vesvese, kıskançlık, haset en büyük sorun olmuş. Hep bir olumsuz düşünme hastalığı... Peki, ne yapmamız gerek Uğur Koşar kitapta bunu anlatmış sizler için de özetledi. İyi pazarlar.

"Her Şeye Canını Sıkma Ey Gönül" yeni kitabınızın adı. Siz hiçbir şeye canınızı sıkmıyor musunuz? İnsanın fıtratında üzülmek de yok mudur?

Aslında tüm duygular insanlar içindir. Ağlamak da, özlemek de, kırılmak, öfkelenmek de. Ama bu duygularla uzun süre yaşamamak lazım. Çünkü psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor. Biz de tabii ki her Müslüman gibi imtihandayız ama bunları kafaya nasıl takmayacağımızı bildiğimiz için, onlar bize ilham olunduğu için ben de aslında yıllardır kendi uyguladıklarımı insanlarla paylaşıyorum. Evet, imtihanlar, zorluklar var ama hayat bizi yormuyor çok şükür. Hani nasıl bir rüzgâr yaprağa vurur geçer; ben öyle bakıyorum dertlere sıkıntılara. Sonuçta hiçbir şey kalıcı değil. İnsan bile kalıcı değilken o dertlerin kalıcı olmadığını düşününce o zaman nefsim beni yoramıyor.

Hastalıklarla nasıl mücadele etmek lazım. Kanser mesela. Kimimiz diyor ki kanserle savaşıyoruz, kimimiz diyor ki aman hastalıkla savaşılmaz bu da Allahtan” diye bakmak lazım. Sizin hastalıklara bakışınız nasıl?

Kanser fiziksel bir rahatsızlık ama aynı zamanda onu tetikleyen faktör stres. Kanseri yayan aslında bizim olumsuz düşüncemiz. Cuma günlerini kanserli hastalara ayırdık destek amaçlı. Hastaların “Ben mutlu olamam”, “Ben iyileşemem”, “Ben öleceğim, kurtulamam” gibi kaygıları vesveseleri oluyor. Bunlar insanın kendine ait, kalbinden geçen düşünceler değildir. Biz bu düşünceleri susturmayı gösteriyoruz onlara. Hiçbir şekilde kimseye “Takmayın” demiyoruz. Çünkü bana göre “Takma, güzel düşün” demek çok klişe. İnsanı motive etmek geçicidir. Yarım saat motive olursunuz, buradan çıktıktan sonra eski hayatınıza devam edersiniz. Ben onlara ilim gösteriyorum. Bu bir sanat aslında zihni susturma sanatı.

“Allah’ı istersek Allah’la kalırız”

“Merhametli insanların yıldızı düşük olur”

Çok vesvese yapıyoruz doğru, kitabı da bundan yola çıkarak yazmışsınız anladığım kadarıyla. Yeniçağın hastalığı vesvese sanki yani şu anda hat safhada. Neden böyle oldu?

Eskiden ilişkilerden kaynaklanan depresif durumlar olurdu. Ama şimdi baktığımızda son 20 yılda insanlarda çok yoğun bir şekilde kaygılar ve takıntılar oluştu. İnternete de bağlayabiliriz bunu aslında. Bunlar bir enerjidir. Eskiden de şeytanlar vardı, insan şeytanları da vardı. Ayette de geçer, hadislerde de Allah-ü Teâlâ insan şeytanlarının olduğundan bahseder. Maalesef insan şeytanları çoğaldı. Bizi çok yoruyorlar. Güvendiğimiz insanlar bizi yoruyor. Benim bir duam vardır, Allah’ım güvendiğimiz, değer verdiğimiz insanların şerrinden bizi koru derim. Çünkü diğerleri değer vermediğimiz için bizi üzemezler ama güvendiğimiz insanlar bizi yorduğunda onun altından kalkmak biraz zaman alıyor. Dolayısıyla haset enerjisi çoğaldı. Nazar, fesat enerjisi çoğaldı.

Bu enerjiler ne yapıyor?

Bizim üzerimizde kaygılar oluşturuyor. Nazar dediğimiz enerji nedeniyle hep olumsuz düşünmeye başlarız. Keza fesat enerjisi de öyle.

Fitne, fesatlık internet nedeniyle çok da hızlı yayılıyor. Nasıl baş edebiliriz bu durumlarla?

Sosyal medya evet çok tetikledi. İnsanlar gittikleri yerleri, yedikleri yemekleri paylaşıyorlar malumunuz öyle insan şeytanları var ki; bunlar akrabalarınızın arasında da oluyor en yakın dostunuz da olabiliyor. Maalesef eşiniz bile olabiliyor sonradan tanıyabiliyorsunuz. Biz haset etmeye başlıyoruz yediğini içtiğini paylaşan kişiye karşı. Yıldızımız düşükse ki çok merhametli insanların yıldızları düşük olur daha duygusal olurlar. O insanlar daha çok etkilenirler böyle enerjilerden. Bu tür fotoğrafları pek paylaşmamak lazım. Hadi paylaştı diyelim, kendini ağır hisseder zaten o an insan; mide bulantısı, baş dönmesi olabilir. Fiziksel olarak bu tür semptomlar ortaya çıkıyor. Mesela bir ortama girdiniz insanların gözleri sizde kaldı, hemen peygamber efendimizin ruhuna bir Fatiha üç de İhlas okuyup, göndermek çok iyi gelecektir, onun hürmetine. Çünkü Allah “Ol” derse olur, o enerjinin bize işlemesi için Allah-ü Teâlâ’nın ol demesi gerekiyor. Peygamber Efendimiz bile gece yatmadan ve sabah kalkmadan önce gece yatağındayken Felak, Nas ve İhlas sürelerini eline okur ve bütün vücuduna mesh edermiş.

Nas ve Felak zaten Hz. Muhammed için indirilmiş değil mi?

Ümmeti Muhammed için indirildi yani bütün insanlar için. Peygamber efendimize de bir efsun yaptıkları zaman Cebrail Felak, Nas okuyarak onun üzerindeki kötü enerjinin gitmesine vesile olmuştu; şifa Allah’tan çünkü. Rabbim de kullarını tanıyor, insan şeytanlarını da tanıyor. Bizim neden etkileneceğimizi bildiği için bu ayetleri indiriyor. Maalesef biz bunları çok okuyamıyoruz, dünyaya dalıyoruz.

Kaç defa okunmalı Nas ve Felak bu arada?

Sayı olayından ziyade ben şunu tavsiye ediyorum insanlara; binlerce kere de okusak bu duaları biz onu sadece bir şiir gibi okuduğumuz zaman hiçbir anlamı kalmıyor. Allah ile sürekli bir irtibatta olmamız gerekiyor. Dua ederken onun bizi duyduğunu, duamıza cevap vereceğini hissetmeliyiz. Felak, Nas okurken bile Allah’ın bizi koruduğunu hissederek okursak Allah-ü Teâlâ bizi bir kere bile okusak korur. Allah şu kadar şu kadar oku demiyor. Maalesef günümüzde esmalar adeta moda oldu. Ve zikirle ilgili sayılar veriyorlar. “Bu kadar zikir çek, bunu alacaksın” diye. Allah’a ulaşmak isteyen bir insan zikirde sayıyı gözetmez. Dünyalık isteyen insan zikirde sayıya yönelir. Çünkü sayıyla çektiğiniz zaman Allah’la bir bağlantı kuramıyorsunuz. Tamamen nefsinizle ilgili bir şey istiyorsunuz. Örneğin Vedüd esması çekiyor insanlar. Vedüd aslında sevilmeye layık olandır. Allah-ü Teâlâ’nın esması.  Allah’a yaklaşmak için Ya Vedüd dediğimde içimden de “Allah’ım senden başka sevgiye layık olan yok” geçmeli. Allah da o zaman der ki; “Kulum sadece sevgiye layık olanın ben olduğunu hissediyor farkında”. Bu çok güzel bir enerjidir Allah’la aramızda bağdır. Ama ben Vedüd’ü bin tane ya da bin 103 tane çekeyim de evleneyim diye çekersem onu nefsim için, dünyalık için çekmiş oluyorum. İnsanlar bu nedenle zikir çekerek mutlu olamıyor. “Hocam o kadar zikir çekiyorum, olmuyor” diyor mesela. Ama Allah sana “Bana bin 100 tane dinar ver, ben de sana karşılığında hayırlı bir eş vereceğim” demiyor ki. “Sen kendin için çekiyorsun” diyor. Maalesef bu bir moda oldu. Bizim insanlarımız böyle şeyleri de çok seviyor. Allah’ı istersek Allah’la kalırız ama Allah’tan istersek Allah’tan alırız. Burada bir seçim yapmak düşüyor kula; Allah’la mı kalmak yoksa Allah’tan mı olmak. Allah varsa her şey var ama Allah yoksa her şeyiniz varsa bile hiçbir şeyiniz yoktur değil mi?

“İnsan kendine iyilik yapmak istiyorsa kini bırakmalı”

Kin tutmanın kötülüğünden bahsediyorsunuz kitapta. Kin tutunca ne oluyor?

Kin, öfke tamamen karanlık bir enerjidir. Kin bir zehirdir insanın kalbine oturur ve onu sıkmaya başlar. Kin tutan insan derdini Allah’a bırakmamıştır. Seni Allah’a havale ettim dersek o zaman Allah-ü Teâlâ çözer. Mesela kin tutulan insan hayatına devam ederken, kin tutan insan depresif bir ruh halinde olur. Kin insanın kendine zarar verir. Ve şeytanın da çok sevdiği bir şeydir. Kalbe daha çok fitne ve vesvese verir. Konu kapanmadığı için sürekli geçmişe götürür. Bu da bizi depresyona kadar sürükler. İnsan kendine bir iyilik yapmak istiyorsa kini bırakmalı. Nefreti bırakmalı.

“Benlik Allah ile aramızda bir perde”

Bencillik mutsuzluğu getirir diyorsunuz. Ama özellikle genç nesle baktığımızda hep ben diye gezdiklerini görüyoruz. Bunlar nasıl mutlu olacaklar?

Bencillik dediğimiz olay benlikten geliyor. Benlik Allah ile aramızda bir perde aslında. Hak gözüyle baktığınızda ki ben insanları hep hak gözüyle bakmaya teşvik ederim. Benim misyonum, amacım budur aslında. Âdem yaratıldığında melekler secde etmişti ama şeytan etmedi. Şunu söyledi: “Ben ondan daha üstünüm çünkü ben ateşten yaratıldım. O ise çamurdan”. Her şey  “Ben”le başlıyor. Ki Allah-ü Teâlâ bile Kuran’da hiçbir zaman “Ben” demez biz yarattık der. İlk burada başlıyor zaten bencillik. Ve mutsuzluk ortaya çıkıyor. Bencillik enerjisi de insanı mutsuz eden bir enerjidir. Farkında değildir ama narsisizme doğru kayar kişi.

Beni bırakmak için ne yapmak gerekiyor?

Bu çok uzun bir konu aslında bu yeni kitabımızda var. Bu kitapla bütün o benlik, kin, nefret, öfke sorunlarını insan farkına vararak bırakacak. Bir şeyi farkına vararak bırakırsınız. Ama farkına varmadığınız zaman o içinizde daha çok büyüyor. Biz farkında değiliz bencilliğimizin, kinimizin, öfkemizin.

“Allah’ı istersek Allah’la kalırız”

“Haklı mı olmak istiyoruz, mutlu mu?” diye yazıp bir anekdot anlatmışsınız. Biz genelde haklı olmak istiyoruz değil mi? Mutluluğa haklı olmayı tercih ediyoruz. Yani haklı ve mutsuz oluyoruz.

Evet, haklıyız ama mutsuzuz. Bir evli çift gelmişti. Onlara danışmanlık yapıyordum. Çiftlerde kadın kendince haklı olmak ister, erkek de. Onlara “Burası bir adliye salonu değil, burada önemli olan mutlu olmak. Haklı olmanız sizi mutlu etmeyecektir. Siz haklı mı olmak istiyorsunuz, mutlu mu?” diye sormuştum. Birbirlerine bakıp “Mutlu olmak” dediler. “O zaman haklı olmayı bırakmanız gerekecek” dedim. Nefsimiz bizi o kadar çok ele almış durumdaki biz haklı olmanın peşinde koşuyoruz.  Bununla ilgili sevdiğim de bir menkıbe vardır. Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed ile bir çadırda oturuyor. İçeri biri giriyor, Hz. Ebubekir’e hakaret ediyor. Onu dinliyor, bir süre sonra ona haklı olduğuna dair bir cevap veriyor. Sonra da sesini yükseltiyor Hz. Ebubekir. O sırada Efendimiz (sav) hızla ayağa kalkıyor ve çadırı terk ediyor. Hz. Ebubekir Efendimizin yanına gidiyor ve diyor ki “ Allah’ın resulü anam babam sana feda olsun, ben seni kıracak bir şey mi yaptım farkında olmadan, niçin kalkıp gittiniz? Diyor ki; “Ebubekir sen sustuğunda melekler ona cevap veriyordu, sen haklı olduğuna dair kısa bir bilgi verdiğinde Allah-ü Teâlâ ben Ebubekir’e şahidim dedi. Tabii sen bunları duymuyordun. Ama sen ne zaman bağırdın, öfkelendin, oraya şeytan geldi. Ben Allah’ın resulüyüm ben şeytanla aynı mescitte olmam, o yüzden kalktım” buyuruyor. Bir insan öfkeli olduğunda bu menkıbeyi hatırlayıp, öfkeli olmayı bırakabilir. Sanki efendimiz ona söylüyormuş gibi kendine böyle bir terapi yapabilir.

“Kitaptaki 21 teknik de zihnimizi durdurmak amaçlı”

Üç dakika tekniğinden bahsediyorsunuz kitabınızda bu nedir?

Kitaptaki 21 teknik de zihnimizi adeta durdurmak amaçlı. Bizi düşündüren kim? Önce onu farkına varalım. İnsanlar maalesef olumsuz düşünceleri kendilerinin kurduğunu sanıyor. Örneğin eşimiz bize bir şey söyledi. İç sesimiz bizi doldurmaya başlıyor. İç ses nefsimizin sesi. Hepimizin bir nefsi var ve fısıltı veriyor. İç ses diyor ki eşin sana şu kelimeyi kullandı, kalbini kırdı, sesini yükseltti, sen bunu hak etmedin”. Bu nedenle ben insanları dışarıya; eşe, kayınvalideye, arkadaşa değil de içine yönlendirmeye çalışırım. Bizi yoran içimizdeki sestir. Hırsızın evinize girmesi için evde olmamanız gerekir. Biz dışarı çıktığımız zaman, özümüzden ayrıldığımız zaman o bizi soyuyor. Yaşam enerjimizi alarak bizi soyuyor. O nedenle bizim hiçbir zaman Ayşe’ye, Mehmet’e odaklanmamamız lazım. Bizi yoran iç sesimiz. Ve hipnoz altındayız. Dikkat edin eşimiz ya da sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi inciten bir söz söyler; kırılırız, inciniriz. Ama nefsimiz onu kayıt altında tutar ve milyonlarca kez hatırlatır. Bu hipnotik bir durum. O halde ne yapacağız? Bir şeyi çözmemiz için sorunun nerede olduğunu görmemiz gerekiyor. İnsan takıldığı taşı görebilirse onu düzeltebilir. Biz de ona fener tutuyoruz. Karanlık bir oda düşünün. İnsanlar o karanlık odanın içinde birtakım taşlara takılıyor. Ben o feneri tutuyorum seanslarımda. Bu kitapta da o feneri tuttuk ve takıldıkları taşları gösteriyoruz. Üç dakika tekniğine gelince; nefsimize şunu söylüyoruz: “Nefsim ben az önce bu olayı yaşadım, fakat sen bu olayı bana binlerce kez hatırlatıyorsun, olayı kapatmıyorsun, asıl beni sen yoruyorsun. Şu an benim bir işim var”. Bakın zihni, nefsi nasıl şaşırtıyoruz! “Bana üç dakika sonra gel, ben üç dakika sonra senle ilgileneceğim, seni konuk alacağım. Sana söz veriyorum”. Nefs bu sefer şaşırıyor. “Bu insana ne oldu? Ben onu koşullanmış bir şekilde emrim altına almıştım. Ben ona bağır diyordum bağırıyordu, hakaret et diyordum, ediyordu. Evden çık git diyordum gidiyordu. Ağla diyordum ağlıyordu. Şimdi bu neyi farkına vardı” deyip kalıyor. Çünkü biz içsel nefsimizin komutuyla hareket ederiz. Üç dakika sonra tabii ki gelmeyecek. Çünkü o an canımızı sıkmak onun işi. Psikolojide şu vardır. Hırsızı yakaladığınız zaman “Dur artık seni soyayım” demez. Biz de ne yaptık? Bizi yoran, bize fısıltı veren nefsimizi yakalamış olduk. Nefsi yakaladığımız zaman bir şey söylememize de gerek yok. Devam edemiyor.

Biraz tasavvuf tarafı da var anlattıklarınızın.

Efendimiz (sav) bir hadisinde der ki; “Öfkelendiğiniz zaman uzanıyorsanız ayağa kalkın, öfkeniz geçmiyorsa abdest alın”. Çünkü su öfkeyi söndürür. Şeytan ateşten yaratıldığı için abdest almak şeytanın hükmünü bitirir. Bizim yaklaşımlarımız hep tasavvuf ve psikoloji.

“Allah De Ötesini Bırak” çok büyük bir ilgi gördü.

Halen devam ediyor. Şu an 680 binde. Dünyanın ve Türkiye’nin en çok satan tasavvuf, psikoloji, kişisel gelişim kitabı oldu. Çok şükür amaç vesile olmaktı zaten. İnsanlar biliyorsunuz bir şeylerden yardım bekliyordu, kaynağı Allah’ı unutmuştuk. Meleklerden yardım bekliyorduk, insanlardan yardım bekliyorduk.

“Allah’ı istersek Allah’la kalırız”

 “En büyük ritüel Kuran okumak”

Esmaları tavsiye edip sayı verenler var bir de ritüel veren bir taraf var. Bunlar hakkındaki düşünceleriniz ne?

Tek bir kaynak vardır, Kuran-ı Kerim ve hadisler. Bizler Kuran’a ve hadislere göre hareket etmesi geren Hz. Muhammed’in ümmetiyiz. Şimdi bu tür şeyler bizim dinimizde Kuran-ı Kerim’de olmayan şeyler. Bunlar şov amaçlı insanların dikkatini çekmek amaçlı yapılan şeylerdir. Çünkü bizim toplumumuz maalesef sürekli tutunacak bir dal aramakta. Maalesef bize nedense Allah’a yönelmek çok güç geliyor, bu tür şeyler daha basit geliyor. Bunun yerine Kuran okuyup, oradaki nur enerjiyle beslensek; okuyan nurlanır, Allah’ın nuru vardır, Cebrail’in, Hz. Peygamberin nuru vardır. Onların enerjisiyle nurlanmaları insanların üzerinde bir huzur oluşturur. En büyük ritüel budur aslında. Bunlar dediğim gibi bizim dinimizde olmayan, sonradan oluşturulan şeyler. İnsanları mutlu etmekten ziyade yapan kişinin ben kendimi ön plana çıkarayım, buna bir isim bulayım, bunun kurucusu ben olayım, bundan maddi kazanç elde edeyim düşüncesiyle yaklaştığı şeyler. Bir melek ritüeliyle uğraşan bir kişiden bana danışan geldi. Meleklerden bir şey istenmez. Allah’tan istenir o size yardımcı gönderir. Sonuçta bir vekil gönderir. Gelen danışan bir seminere katılmış, sohbetten sonra bir kutu çıkartmış yapan kişi asistanı aracılığıyla “Hadi bakalım şimdi burada Cebrail var, melekler var. Sizden bağış bekliyorlar. Gönlünüzden geçen parayı buraya koyun” demiş. Meleklerin işi gücü yok da oraya gelip, bağış toplayacak. Meleklerin farklı görevleri vardır. Kimisi zikir kimi secde halindedir. Allah izin verirse dünyaya iner, yardım ederler. Bebeklerin de melekleri vardır.  Ama bu tür şeyler esmalar da melek çalışmaları da gündem oluşturmak amaçlı yapılan çalışmalar. Ama baktığınızda insanlar yine mutsuz mu, mutsuz.

Ebcetle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ebcet aslında bir ölçüdür. Eskiden Osmanlı’da mimari olarak kullanılırdı. Bizim şimdiki cetvelimiz gibidir. Ben çok okurum âlimlerin hayatını; hiçbir âlimin hiçbir evliyanın hayatında bir esma bir ebcet verdiğini görmedim. Tabii ki vardır ama kullanım amaçları farklıdır. Bunlara ticaret olarak bakıyorum, şu kadar zikir çekeyim bu olsun gibi. Bana hoş gelmeyen şeyler.

“Psikolojik sorun yoktur. İnsan sadece hasta olduğuna inanmıştır” diyorsunuz. Doktorların teşhis koymuş olduğu panik atak, anksiyete, depresyon gibi tanılarla gelen hastalara tek seanslık görüşmeniz ile destek verdiğinizi söylüyorsunuz. Bu iddialarınızın doktorları kızdırmasından, tepki görmekten çekinmiyor musunuz?

Hz. Mevlana “Ne düşünürsen o olur. Gül düşünürsen gülistanlıktasın, diken düşünürsen dikenliktesin” buyurmuş. İnsan inandığı şey olur. Ne kadar “Ben panik atağım” diye tekrarlarsanız o kadar çok panik atak olursunuz. Ya da “Ben depresyondayım” diye tekrarlarsanız o kadar çok mutsuz olursunuz. Çünkü niye biliyor musunuz? Allah şöyle buyuruyor: “Ben kulumun zannı üzerineyim”. Mesela siz çok mutlu olacağınıza kalben inanıyorsanız mutlu olursunuz. Ama şeytanın vesveselerine, kodlamalarına inanırsak; korktuğumuz başımıza gelir. “Korktuğumuz başımıza gelir” atasözüdür. “Neye niyet edersen onu elde edersin” hadistir. Aynı şey. Biz teşhis koymuyoruz. Çünkü ben doktor değilim. Alternatif ve manevi olarak yaklaşıyorum. Sağ olsun çoğu psikolog arkadaş kitaplarımızı okuyanlar var aralarında hastalarına da kitaplarımızı öneriyorlar. Sağlıklı insan, mutlu toplum benim sloganım. Hepimiz ayrı camialarda gözüksek de hepimiz insanın mutluluğu için emek veriyoruz. İlim de olması gerekiyor mutlaka bilim de olması gerekiyor mutlaka.

 

 

 

18 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber