Geri Dön

Cin Ali’nin Topu

Cin Ali’nin Topu


     

     1927 yılında Rize-Fındıklı’nın Hara köyü Kozmağa mahallesinde başlayan bir hayat... Okumak ve öğrenmek için verilen mücadele ile geçen yıllar... Genç bir kızın okuma serüveninden kuruluş aşamasındaki Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde geçen okul yıllarına... Köy Enstitüleri’nin tasfiye edilmesine tanıklıktan ilk öğretmenlik günlerine... Eşi Rasim Kaygusuz’un eseri ve pek çoğumuzun, bir kuşağın okuma-yazma öğrenmesine yardımcı olan "Cin Ali"nin yaratılmasına varan tanıklıklarla dolu bir yaşam anlatısına, Remziye (Alişan) Kaygusuz’un anılarına yer verdik bu hafta... Emekli öğretmen Remziye Kaygusuz ile Anıttepe/Ankara’daki evinde görüştük... Bu proje dahilinde yaptığımız tüm sözlü tarih görüşmelerinde olduğu gibi danışmanları, görüşeni, yazıyı derleyeni, bant çözümü yapanı, kameramanı ile, kısacası hepimizi heyecanladıran ve bir solukta, iki gün, toplam dokuz saat süren görüntü ve ses kaydının, sayfalar süren anıların, gazete sayfasına yansıyan kısacık özetini sunuyoruz...
     
     "Okulda kışın ortasında bile nöbet tutardık, personel yoktu. Biz temizliğimizi kendimiz yapardık, çamaşırımızı kendimiz yıkardık. Dershanemizin temizliğini yapıp sobamızı yakıyorduk. Sabahları kampana çalardı, kalkardık. Kalktıktan sonra jimnastik yapardık ama o jimnastik oyundu, oyun... Aramızda müzikle uğraşanlar da vardı. Gazi Eğitim’den mezun olmuş, müzik hocası olarak yetişmiş bir müzik hocamız yoktu fakat kendisini yetiştirmiş müzik hocamız vardı. Beşikdüzü’nden sonra Hasanoğlan’a geldiğim zaman kaldığımız binanın alt katındaki sınıflarda ders yapardık. Üstte bir bölümü erkeklerin yatakhanesi, bir bölümü bizim yatakhaneydi. Bizim yatakhanenin bir kısmı ayrılmış, üç-dört tane bayan öğretmen kalırdı orada. Büyük bir atölye vardı, yapı kolu diye adlandırılıyordu.
     İşte Mualla Eyüboğlu yapı kolu hocası ve şefiydi orada. Onun abisi vardı, Selahattin Eyüboğlu; o da bizim edebiyat hocamızdı ki tanınmış bir edebiyatçı, aynı zamanda çevirmen... Mesela ziraatle ilgili derslere hocalar, Ziraat Fakültesi’nden geliyorlardı. İşte Dil Tarih’ten, Gazi Eğitim’den hocalarımız vardı. Çok kaliteliydi öğretmenlerimiz. Yani o bakımdan diğer okullardaki gibi değildi derslerimiz, hocalar tamamen kendi branşları üzerinden ders yapıyorlardı."
     
     ındık ayıklama zamanında kadınlar, erkekler bir araya gelirdi. O zamanlar fındık elle ayıklanırdı. Bir siniye konurdu (toplanan fındık), etrafında oturacak yerler... Gelenler ayıklamaya yanaşırdı. Bazen de ufak yollu imeceler olurdu, biz de giderdik komşulara, komşular da gelirdi. İşte o zaman türküler söylenirdi. Yani böyle bir sosyal hayat vardı, çünkü radyo veya başka bir eğlence yoktu. Ee biz tabii küçük olmakla beraber fındık toplamaya çalışırdık. Fındıklar toplandıktan sonra bizi heveslendirmek için ‘Arkada, ağaçta kalanları toplayın, onları satar, size eşya alırız’ derlerdi. Biz de onları toplardık. O topladığımız fındıklar ayrıca ayıklanır ve bize bir şeyler alınırdı."
     Rize-Fındıklı’nın Vice bucağının Hara köyündeki fındık bahçelerinde geçer çocukluğu Remziye Kaygusuz’un. On yaşına gelinceye kadar, köyde okul olmadığı için çok istemesine karşın okula gidemez. "Köyümüzde okul yok, okuyacaklar pek çok" diyerek yapılan başvurular yanıt bulur ve köyde okul binası inşa edilmeye başlanır: "Okul binası senenin ortasında bitti, yeni okulumuza taşıdık, çok güzel bir okuldu. Camiyi bıraktık. Fakat ikinci sene, okul açılacak ama öğretmen yok. Sonradan da devlet öğretmen vermeyince, velilerimiz birleşti, henüz ortaokuldan mezun olamamış öyle bir çocuk buldular. Tabii o zamanlar ortaokul mezunları 15 yaşında biri; çocuk olmuyordu, 17-18 yaşında bir delikanlı oluyordu, onu bize öğretmen yaptılar. Daha sonra ben üçüncü sınıfa geçtim, üçüncü sınıftan mezun olduk ve diploma aldık. Üç senelikti köylerde okullar. Ondan sonra yeniden okula gitme işi benim için kapandı. Çünkü bu sefer okula devam etmek için Fındıklı’ya gitmem lazımdı." Bir süre sonra ailesini ikna eden Remziye Kaygusuz eğitimine devam eder: "Tabii ben ilk okula gittiğimde iki ay geçmişti. Ben biraz sıkıntı yaptım çünkü bazı şeyler öğrenmişlerdi ama onu çok kısa zamanda telafi ettim ve sınıfın yine en iyi öğrencilerinden biri oldum. Öğrenciler arasında kıskançlık vardı. Hiç unutmam bir gün başkanlık seçimi yapılıyordu, kağıda yazıyor herkes istediğini, baktım hiçbir kız bana oy vermemiş ve o başkanlığı kazanamadım, yani. ‘O olmasın da başkası olsun’ diye, bana vermemişler. O şekilde ben çok hevesle çalıştım. Okullar arasında geziler yapardık, okullara giderken bayraklar alırdık, pek de şarkı bilmezdik ki, ‘Esir olun pek uzağa, şu güzel çaylara’ falan diye bir şarkımız vardı, hep onu söylerdik galiba. Hep çalıştım, kendimi daima göstermeye gayret ettim." Trabzon’a doğru yola çıkmadan bir gün önce ilk kez sinemaya gider: "Sinemaya gittik; aman, evler yıkılıyor, dökülüyor, dünya kadar şeyler oluyor, şaştım tabii ilk defa görüyorum. Tabii sessiz bir filmdi, ilkokuldan mezun olduğum sene oluyor bu. Bir çocuk var tabii o rolde, ay biraz sonra baktık, 5-10 dakika sonra mı, 20 dakika sonra mı, büyümüş. Eyvah bu sinemayı bitirmek için dedim, bu kadar sene beklemişler diye düşündüm. O gecenin ertesinde ağabeyim Beşikdüzü’ne yolcu etti beni, yani ilk sinema şeyim de öyle oldu."
     
     Trabzon Beşikdüzü
     Eğitim hamlesi içinde Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya atılan "köy çocuğunun eğitilmesi" sorununa ilk yapıcı çözüm 1936 yazında ilk eğitmenlik kurslarının açılmasıyla bulunur. Bu çalışmalar ileride Köy Enstitüleri’nin de temellerini oluşturacaktır. Kırsal alanda pek çok kişi ortalama altı ay süren eğitmenlik kurslarına katılır. Remziye Kaygusuz’un babası Niyazi bey de bu kurslara katılanlar arasındadır ve Trabzon Beşikdüzü’ne gider.
      "Eğitmenlik kurumunu Atatürk zaten zamanında düşünmüş. Askerlikte çavuşluk yapmış, okuma yazma öğrenmiş olanlardan istifade diye bir fikir ortaya atmış. İşte, Atatürk’ten sonra bunu ele alıyorlar. O şekilde başlamış bu uygulama. Babamın bir şey yapması gerekiyordu, çocuklarını okutmak için. ‘Eğitmen olayım’ dedi, müracaat etti, eğitmen oldu ve tabii ki babam yalnız orada metodu öğrenecekti, yoksa okuma-yazmayı çok iyi bilen bir insandı.
     Kurstayken, okulu görünce, kızları görünce, babam müdür beye sorar: ‘Bunlar, n’apıyo bu kızlar?’ Müdür de ‘Okuyorlar, öğretmen olacaklar’ der. ‘Benim kızım da bu sene mezun oldu, ben de onu okutmak istiyorum, en iyisi buraya getireyim’ der." Alınan bu kararın ardından okumak üzere yine yollara düşer Remziye Kaygusuz ve babası Niyazi bey: "Vapurda sordular, ‘Nereye gidiyorsun?’ dediler. ‘Okumaya gidiyorum’ dedim. ‘Nereye?’ Ee şimdi babam ‘Enstitü’ dedi ama enstitü aklımda nasıl kalsın, derste endüstri diye bir kelime öğrenmiştim, ‘Endüstri Okulu’na gidiyorum’ dedim ben de. Ondan sonra gittik işte Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne... Okula gittiğimiz zaman da, elektrik yok, akşamları çocuklar görevlendirilmiş, elektrik yerine lüksler yakılıyor ve okulda su yok, sular getiriliyor."
     Köy Enstitüleri kanununun kabulünden sonra öncelikle dört ilde kurulan Köy Enstütüleri’ne 1940 yılının sonunda içlerinde Trabzon Beşikdüzü’nün de yer aldığı 14 yeni enstitü daha eklenir. Bu illerdeki okullara çevre illerden akın akın öğrenciler gelmeye başlar. Beraber çalışarak, öğrenerek geçen yıllar içinde müziğe ilgi duyan Remziye Kaygusuz okulda önce mandolin, daha sonra da keman çalmayı öğrenir.
     "Gümüşhane’den gelenlerden halay öğrendik, omuz omuza erkeklerle halay çekerdik. Ben her halayda, her horonda vardım, her müzikte vardım. Her yerde efendim ne bileyim koşuda vardım. Sonra voleybola, bütün sosyal faaliyetlere başladım, derslerim de çok iyiydi. Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Yüksek Köy Enstitüsü’nden imtihan meselesi çıktı. Ben zaten aileme danışmadan imtihana girdim ama bitirdiğim zaman babam ölmeden evvel anneme söylemiş, ‘Bu Yüksek Köy Enstitüsü açılma ihtimali var, kazanabilir, gidebilirse sakın gitmesine mani olmayın’ demiş. Türkiye çapındaki okullardan, az bir öğretmen alıyorlardı, en iyileri seçiyorlardı. Köy Enstitüsü’nün bir gayesi de kızları da okumuş adam yapmaktı. Kız öğrencilere de öncelik verdiler. İmtihanda ilginç bir soru sordular. ‘Bir iş yaptığınız zaman, o yapılmış işin karşısına geçip baktığınız zaman duyduğunuz duyguları anlatın’ diyordu. Kazandığımızı haber verdiler. Okula başladık. Yaz- kış çok çalışıyorduk ve bütün atölyeler çalışıyordu. Bütün öğretmenler de birer ay izne gidiyorlardı, aynı öğrenciler gibi. Hasanoğlan’a (Hasanoğlan Köy Enstitüsü) geldiğim zaman okul başlamıştı, kimse bana niye geç geldin demedi. Trabzon’a uğradım önce, herhalde mantom yoktu, bilmiyorum, okul müdürü hemen bana manto diktirtti. Birkaç gün kaldım orada."
     
     "Dağıttılar bizi"
      "Hasanoğlan’da iki sene sınıfı toptan geçiyorduk, hiç firemiz yoktu. Üçüncü sınıfa geçtik, bizim arkadaşlar bazı şeyler istediler. Daha güzel yemekhanemiz, imkanlarımızın daha intizamlı olması gibi birtakım taleplerde bulundular. Fakat buna onlar karşı çıktılar. Bu isteklerimizi fazla gördüler. O arada da Hasanoğlan’da, Ankara’nın Dil-Tarih’inde ve bütün üniversitelerde fikir hareketi vardı. Tabii bizi de komünist kabul ettiler.
     İlköğretim Genel Müdürü gelmişti, ona dileklerimizi bildiriyorduk. Ona komünistler diye bir ihbar, bir liste gitmiş, biz de bu şekilde isteklerde bulununca, bakana haber vereceğini söyledi." 1946’da ilk kez yapılan çok partili, tek dereceli seçimlerde CHP iktidarda kalmayı başarır. Ancak muhalefet partisi olan Demokrat Parti, Köy Enstitüleri’ni seçim malzemesi olarak kullanır ve enstitüler üzerine tartışmalar başlar. İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un görevden alınması, Milli Eğitim Bakanlığı’na R. Şemsettin Sirer’in atanması Köy Enstitüleri için "kapanış dönemini" başlatır.
     "Bu şikayet üzerine Şemsettin Sirer geldi. Bağırdı, çağırdı bilmem ne yaptı, listeyi çıkardı, okudu. Bu durum bize iyi-kötü bir sinyal verdi. Bu okulun kapatılacağına dair... O gitti, iki gün sonra bize tabii bildirildi; siz şu okula, siz şu okula, siz şu okula gideceksiniz diye okula haber verdiler. Biz de eşyamızı topladık, arabalarla bizi gönderdiler. Zaten bu zamana gelmeden İsmail Hakkı Tonguç’u ayırdılar. Hocalarımız değişti. Daha önce çok iyi hocalarla ders yaparken, bize lise derecesinde hocaları gönderdiler. Biz bir asilik masilik yapmadık ki, hiçbir şey yapmadık."
     Ankara’ya gelen Remziye Kaygusuz öğretmen olmaya kararlıdır ve Ankara Kız Teknik Yüksek Okulu’nde eğitimine devam eder. "Dikiş bölümüne geçtim, sonradan dikiş bölümünden ayrıldım. Kız Teknik’e gönderdiler beni. Müzikte olanı Gazi Eğitim’e gönderdiler ama ikinci sınıfta olanı da, üçe geçeni de birinci sınıfa aldılar yeniden."
     1949’da öğretmen olarak ilk görev yeri olan Kastamonu Gölköy’de çalışmaya başlar. Sonra Zirkaya’ya tayin olur. Ardından Etimesgut’ta açılan Körler Okulu’na atanır . 1960 ile 1969 yılları arasında Yıldırım Beyazıt Lisesi ve son olarak da Bahçelievler Okulu’nda öğretmenlik yapar. 1977 yılında emekliye ayrılır.
     
     Eşi Rasim beyin yarattığı karakter "Cin Ali’nin Serüvenleri" kitapçıklarının hazırlanmasından basımına kadar tüm aşamalarında ona sürekli destek olur Remziye hanım: "Eşim önce ‘Bir dergi çıkaracam’ dedi, sonradan ‘Ben bir kitap yazıcam’ dedi. Bir gün oturup yazdı öyle kötü bir kağıda... Sonra ‘Ben birinci kitabı yazdım’ diye bize getirdi. Kardeşim de var. ’Bi okuyun’ dedi. Okuduk. Böyle çöpten resimler yapmış, çöp resim benim eşimin buluşudur... ’Cin Ali’nin atı’ yazmış ama o cümlelere göre bir resim de yapmış. Cin Ali’nin atı diyor, bir at var; Cin Ali’nin annesi diyor, anne var. Ama hiçbir giyim yoktu. Ha, onu da söyleyelim, Cin Ali basım aşamasına gelince bir matbaa buldu eşim. Sahibinin adı Ali olan bir matbaaya. O da yeni başlamış işe, parası pulu yok. Fakat cin gibi bir adamdı. Ondan sonra bu, yahu buna bir ad koyalım, ne koyalım, cin gibi bir Ali, Ali adını koyalım diyorlar. Orada karar veriyorlar, cin gibi görüyorlar ya Ali beyi de... Cin Ali çok satıldı. 1988’de eşimi kaybettik, o zamana kadar satılıyordu.Yalnız piyasada bir gerileme başlamıştı o tarihlerde. Piyasada ahlak değişmişti, artık çekmiş, senetmiş, onun hiç önemi yoktu. Ve biz de Mustafa beye telif hakkını sattık. O yürütüyor ama eser tabii yine bizim."
     
     TARİH VAKFI
     Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle... Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle... Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar... Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri... Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliği’ne, İnşaat Mühendisleri Odası’na ve Kayseri Ticaret Odası’na maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun: Telefon: 0212 327 86 58
     Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr
     
     Projeye katkılarınızı bekliyoruz:
     Telefon: (0212) 327 86 58
     Faks: (0212) 227 37 32
     e-posta:mailto:tbct@tarihvakfi.org.tr
     
     www.tarihvakfi.org.tr
     
     GELECEK HAFTA: İbrahim Salim Esenli Türkiye’deki ilk kondisyon bisikletini anlatıyor...

Bu tezgaha gelenler, oynamadan gitmiyorİstanbul'da şarkılar söyleyerek pazarcılık yapan Mevlüt Akın, eğlenceli halleriyle sosyal medyada fenomen haline geldi. Akın’ın pazar tezgahına gelen müşteriler alışverişini oynayarak ve göbek atarak yapıyor.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber