Pazar Cumhuriyet kızı: Sabiha Olça

Cumhuriyet kızı: Sabiha Olça

26.10.2003 - 00:00 | Son Güncellenme:

Beş göbek İstanbulda yaşadım. Anadolu topraklarında Türkiyeli olarak değil, Türk olarak yaşadım. Zaten Türkiyeli diye birisi yok. "Ben Almanyalıyım" diyen bir Alman duydunuz mu siz? Duymadınız. "Ben Almanım" der...

Cumhuriyet kızı: Sabiha Olça

İÇİMİZDEN BİRİ / HAVVA SABİHA OLÇA H. Sabiha Olça 1927 yılında Mudanyada doğar... Babası Mehmet Şükrü beyin işi nedeniyle bir süre sonra Mudanyadan ayrılıp İstanbula yerleşirler. İlkokulu Mudanyada, ortaokulu ise Fatih Kız Ortaokulunda okur. Ancak ortaokul yıllarında üst üste geçirdiği hastalıklar nedeniyle annesi Hatice Bedia hanım okula devam etmesine izin vermez; okulu bırakır. 1951 yılında çocukluk arkadaşı Süha bey ile evlenir. Asker olan eşiyle birlikte sırasıyla Gelibolu ve Bursada yaşarlar. Evliliğinden iki çocuğu olan Sabiha hanımın birkaç yıl süren iş deneyimi olur. Topçu subayı olan ve daha sonra sivil hayata geçip bankacılıkla uğraşan eşini, 1994 yılında kaybeder. Kızıyla birlikte yaşadıkları İstanbul, Emirgandaki evinde görüştük kendisiyle. Bin dokuz yüz yirmi yedi yılında Mudanyada doğdum. Babamın vazifesi dolayısıyla oradaydık ve oradaki hayatımız çok güzel geçti. Evimizde gramofon hiç susmazdı. Özellikle ben çalardım okul dönüşü. Çok güzel Arjantin tangoları vardır annemin, babamın. Kaymakamlar filan gelir, yemekli, akşam eğlenceleri olurdu, çok güzel valsler dinlerdim. Müziğe karşı alışkanlığım, zevkim o çağlarda başladı. Bugün müzisyen miyim, hayır değilim. Ama içimde hâlâ bir şeyler kıpırdar. Kendime göre çok güzel mandolin çaldım. İşte böyle bir çocukluk çağından sonra harp patladı. 39 harbi. O harpte yokluğu hissettim, yaşadım. 40lı senelerde ekmek ve Sümerbanktan basma vesikayla verilirdi. Zengin de fakir de aynı hayatı yaşardı. Sonra İstanbula, evimize döndük." Çok disiplinli bir okul olarak anımsadığı Fatih Kız Ortaokuluna başlar Sabiha Olça. "Ortaokul çağında biraz hastalıkla uğraştım, mesela bir zafiyet geçirdim. 1940 yılında Çamlıcadaki Validebağı Prevantoryumunda yattım. 1941 yılında sağlığıma kavuşmuş olarak çıktım oradan. Çocukluğumun en güzel devresi Validebağı Prevantoryumunda geçti diyebilirim." Okuluna döner, başarılı bir öğrencidir. Ancak bir süre sonra da sarılık olur. Annesi bu kez kızının okula gitmesine izin vermez. "Belki şimdiki aklım olsaydı ısrar ederdim veyahut bugünkü tedaviler olsaydı, bunlarla mücadele etmezdik. Takdirle tedbir hayatı, insanı yönlendiriyor." "Evimiz büyüktü. Annem çok güzel dikiş dikerdi ve ben de dikerdim. Evimizde küçücük bir patiska parçası bile atılmazdı. Onun etrafına, iğneyle, tığla oya yapılır, kapak altı yapılırdı. Yokluktan bir varlık yaratırdı büyüklerimiz... Emirganda çok güzel iskelemiz ve vapurlarımız vardı; muayyen saatlerde köprüden kalkar, sonra tekrar Emirgana gelirdi. Vapurdan çıkan insanların ayak sesiyle saatimizi ayarlayabilirdik. Gayet saygılı, usturuplu bir aile gibiydi Emirganda yaşayanlar. Hiç unutmadığım bir çöpçümüz vardı. Kürt, Yusuf ağa isminde. O zaman at arabasıyla çöpler toplanırdı. Gelir bahçe kapımıza, kapımızı vurur, Hanımefendimiz, çöpünüz var mı? diye çöp alırdı... Emirganın çevresi, Arnavutköyden itibaren İstinyeye kadar çilek tarlasıydı. Sabahleyin Karadenizliler çilekleri toplar, sepetlere koyar, rıhtıma inerlerdi ve Emirgan mis gibi çilek kokardı. Bunlar unutulacak şeyler değil. Sabah ezanına gelelim, çocukluğumda, ben Türkçe ezanla büyüdüm. Tanrı uludur diye başlardı müezzin ve şerefenin etrafında döndükçe ses bir gider, bir gelir, bir müzik gibi onu böyle şevkle, huşu içinde dinlerdim. Şimdiki müezzinlere bakıyorum da, ne usul var, ne kaide var, hiçbir şey yok... Balıkçılar Boğaza ağ atarlardı. Son vapur geçerken balıkçı bağırırdı, "Kaptan iskele, kaptan sancak, ağ var çekil" diyerek. Ve o sesi karşı sahilden duyardım, böyle huşu içinde bunlar hep kulağımda. 50 senesinden sonra bozulduk diyebilirim. 50 senesinde iktidar değişikliğiyle insanların yaşam şartları değişti, her mahallede milyoner felsefesiyle hareket edenler belirdi... Velhasıl, 50 senesinde zaten ben de evlendim. Eşim benim arkadaşımdı Mudanyada. Biz İstanbula geldik. Bu arada o da Bursa Askeri Lisesinde okuyor. Abisi Nezih, İstanbulda okuyordu, buluşurduk. Denize gireriz, kürek çekeriz, yelkenle açılırız, böyle bir arkadaşlığımız vardı. Ama katiyen bir flört, bir anlaşma zinhar yoktu aramızda. Ama Süha gençliğinde beni düşünmüş, İleride hayat arkadaşım olur mu, karım olur mu? diye. Ancak meslek sahibi olduktan sonra bunu bize intikal ettirdiler. Ben katiyetle istemedim. 48 senesinde oluyor bu hadise. Annem, babam zevkle, iftiharla beni Sühaya verdiler. Ben hayır dedim. İki sene sonra bir gece (bir 29 Ağustos gecesi, unutmuyorum tarihini) Süha, üsteğmen olarak bize geldi, kapımızı çaldı. Ve o zaman aileler tekrar buluştular ve tekrar beni istediler. Ben nedense itiraz edemedim, demek ki kısmetimmiş. Ve sonra mutlu da oldum, olmadım değil. Kocam iyi bir insandı, evlendikten sonra onunla dört sene bir gurbette yaşadık." Evliliğin ilk yılında Geliboluya tayin olur Süha bey, iki sene sonra da Bursaya taşınırlar. "Kıdemli yüzbaşı olduktan sonra, 58de askerlikten ayrıldı. Ben hiç istemedim askerlikten ayrılmasını ama kendisi Menderesin bazı hataları yüzünden ayrıldı. Irak ihtilali oldu o sırada, Bursadaki taburu, motorize alayı şarka sürdüler. Kızım da çok küçüktü, üç-dört aylıktı henüz ve (eşim) istifa etti, memuriyet değiştirdi. Sonra eşim bankaya intisap etti, bankada çalıştı ve oradan emekli oldu. Bu arada evimize, İstanbula döndük. Ondan sonra çocukların okul çağları başladı. Sonra 60 ihtilali oldu. Size şunu söyleyeyim, bir insanın hayatında muayyen günler vardır, çok mutludur, unutulmaz, hayatının dönüm noktalarıdır. Mesela evlilik, bir nişanlılık, bir anne olma, bunlar unutulacak günler değil. 60 ihtilalini onun için hiç unutmam, benim mutlu günlerimden bir tanesidir." Yoklukta varlık "1964te filan bir Kıbrıs harekatı oldu. Bitişik ev boşaldı, tabii ablam kiraya verdi. Yorgo diye bir Rum, kiracı olarak talip oldu eve. Kuaför salonu oldu böylece yanımızdaki ev. Emirganda da ilk defa böyle bir salon açıldı. Biz küçükken Boyacıköye götürürlerdi saç kestirmeye. Berber Hasan efendi vardı, alagarson saç kestirirdik orada. Sonra büyüyüp yetiştik de Beyoğluna saç yaptırmaya gittik. Dediğim gibi Kıbrısta harekat oldu, Rumlara karşı muazzam bir tepki oluştu o sırada. Ve Yorgo korktu. Devretmeye karar verdi salonu. Biz devraldık Yorgodan. Salonum güzel işliyor, iyi para kazanıyorduk. Fakat ani olarak 1964 sonunda aralık ayında ablam öldü. Ve ben de kuaförü devrettim." Bir süre sonra eşi rahatsızlanan Sabiha hanım 1972 yılında yeniden çalışmaya başlar: "Vakkonun bir ilanını gördüm. Gittim, müracaat ettim, mösyö Vitali, başka birileri daha vardı. Mülakata aldılar beni ve kabul ettiler. Hanımların reyonunda çalışacaktım. Eğitim verdiler, maaşım da bin liraydı. Ev işlerine yetişemiyordum. Kadın tutmaya başladım bu sefer. Eşim de pek istemedi. İşi bıraktım." Sabiha hanım 1960 yılında babasını kaybeder. Mısırdaki mallarıyla ilgili veraset işlemleri için iki kardeşiyle birlikte önce Atinaya, oradan da Kahireye giderler. "Kahirede altı ay kaldığınızda insanlarla temasınız olmasa da görüyorsunuz, çöplerin arasında yiyecek arayan çocukları. Mısır İngilizlerin nezaretindeydi ama yolları af buyurun idrardan kirlenmiş, koku ve sinek içindeydi. O insanları gördüm, çok büyük sınıf farkları vardı. Halk fakir, pislik içindeydi; otobüse binemezsiniz, yankesiciler doluydu. Hi dedim vatanıma bir gitsem, insanlarımın değerini anlasam. Böyle bir hisle ben Türkiyeye geldim. Çok geçmedi aradan. Sirkeci garının çevresinde aynı kokuyu hissettim. O pisliği burada da yaşadım ve öyle üzüldüm ki, Türkiye böyle mi olucaktı diye." 1994 yılında lenf kanserine yakalanan eşini kaybeder Sabiha hanım. Kızı ve oğlu bu süre içinde kendisine destek olurlar. Hala kızıyla oturan Sabiha hanım Emirganda kendi evinde yaşıyor: "Geçen senelerde, huzurevine yatayım diye düşündüm. Müracaat ettim. Etilerdeki huzurevine beni kabul ettiler. Bir arkadaşım bana orayı gezdirdi, yatak problemlerini gördüm. Leyli okullardaki gibiydi. Tuvaletin, banyon, hepsi o bir metrekarelik bir mesafe içinde. O zaman bir duraladım. Bazı bağlantılarım var, müziğim var, çayım var, geceleyin uyanmalarım var. Bunları yapamayacağım çünkü yanımdaki arkadaşımı rahatsız edeceğim, ben daha çok sıkıntıda kalacağım. Vazgeçtim. Çocuklarım sevindi, tekrardan eski yaşantıma döndüm." Yorgo korktu "Radyo (yayınları) eğiticiydi. Philips marka, şöyle dikdörtgen bir radyomuz vardı. Onun başında temsil saatlerini dört gözle bekler, temsil dinlerdik... Behçet Kemal Çağlar, şair, onun şiirleriyle sabahtan akşama kadar, radyo hep kulağımdadır. O ahenkli sesi... Çok güzel saatler vardı, programlar, mesela Mesut Cemil Tel vardı, marş öğretirdi, biliyor musunuz? Marşları dinlerdik, öğrenirdik. Radyonun başında beklerdik. Muzaffer Sarısözen vardı, halk sanatkarı, büyük sanatkar. Onun halk türkülerini öğrenirdik. Marş diye bir şey yok şimdi. Karşımızdaki ilkokulda, zil yerine Amerikan müziği çalıyor. Niçin bir Türk marşı çalmıyor? Amerikan kovboyları diye bir melodi tutturmuşlar. Sonra gazeteci Nurettin Altanın Radyo Gazetesi diye bir programı vardı, analiz ederdi bütün haberleri. Radyodan çok istifade ettik. Mesela Rusların tanklarla Macarları nasıl ezdiğini gazetelerden üzülerek okur, radyodan dinlerdik." Radyo günleri "Emirgan Çınaraltı... 50den evvelki seneleri söylüyorum. Faruk Nafiz Çamlıbelin, Yahya Kemalin arkadaşları gelip Çınaraltında oturur, nargile içerler, sohbet ederlerdi. Çınaraltındaki mal sahibi Halil efendi (Efendi büyük bir lütuftur yani herkes Efendi olamaz) bize çocukken çayın yanında halka yedirmezdi. Zaten halkadan başka bir şey de satılmazdı Emirganda. Ayıptı bir kere, yağlanır, kirlenir bardaklar diye. Her cumartesi, pazar sabunlu sularla yıkanır, temizlenirdi her akşam. Yine de yedirmezdi titizliğinden, temizliğinden. Geçen gün baktım Çınaraltında koymuşlar bir müzik, çalıyorlar dangır, dangır, dangır... Halbuki asude bir yer, ağaçların altında oturmak, bir yudum çay içmek, denizin sesini dinlemek çok daha güzel değil mi?" Emirganda zaman GELECEK HAFTA: Kayserili Karnik ve Meryem Teke çifti eski Talası anlatıyorlar… TARİH VAKFI Faks : 0212 227 37 32 e-posta: tbct@tarihvakfi.org.tr Tarih Vakfı sözlü tarih arşivi oluşturmak için tanıklıklarınızı kaydediyor. 70 yaş üzeri 1000 kaynak kişiye ulaşmayı hedefliyor. Ünlülerle değil, içimizden birileriyle... Sizin önereceğiniz kişilerle, dedelerimiz, ninelerimizle... Köylerde, kasabalarda, fabrikalarda geçen hayatlar... Hasatlar, vardiyalar, düğünler, seçimler, yemekler, camiler, kadın matineleri... Tarihe Bin Canlı Tanık Projesi, sözlü tarih görüşmeleri ile, günlük yaşamın, toplumsal geçmişin belleklerde kalmış ayrıntılarını içeren yaşam öykülerini kaydetmeyi hedefliyor. Bugüne kadar projeye destek olan Türk Tabipler Birliğine, İnşaat Mühendisleri Odasına ve Kayseri Ticaret Odasına maddi desteklerinden dolayı teşekkür ederiz. Siz de projeye destek olun, tarihe katkı da bulunun: Telefon: 0212 327 86 58 Danışmanlar: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu-Doç. Dr. Esra Danacıoğlu Proje koordinatörü: Gülay Kayacan Görüşmeyi yapan: Hakan Koçak Deşifre ve redaksiyon: Sevil Üzrek Görüntü kaydı: Tamer Üstel Yayına hazırlayan: Tuba Çameli Projeye katkılarınızı bekliyoruz: Faks: (0212) 227 37 32 e-posta: mailto:tbct@tarihvakfi.org.tr www.tarihvakfi.org.tr Telefon: (0212) 327 86 58