“Her rol yeni bir insan tanımak gibi”

Canlandırdığı her karaktere özel bir dokunuş ve bakış katan, bol ödüllü Damla Sönmez ile bu hafta gösterime giren, başrolünde yer aldığı yeni filmi “Sibel”i ve sürekli geliştirdiği oyunculuk kariyerini konuştuk.

“Her rol yeni bir insan tanımak gibi”

Bornova Bornova” ile sinemaya ödüllü ve akılda kalır bir başlangıç yapan DamlaSönmez, aradan geçen 10 yıl içinde genelde gri alanlarda top koşturan karakterleriyle oyunculuk yelpazesini iyice genişletti. Aynı durum televizyon dizileri ve tiyatro için de geçerli…

Sönmez, yurt içinde ve dışında ödüllerle taltif edilen, şimdiden 2019’un En İyi Kadın Oyuncu ödüllerinin de favorisi olarak gösterilen “Sibel” ile beyazperdeye geliyor. Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin yönettiği filmde, özgürleşme sürecini izlediğimiz, ıslık diliyle konuşan Sibel’i canlandırıyor. Sönmez’le hem yeni filminin detaylarını hem de kendini sürekli geliştirmek üzerine kurduğu oyunculuk kariyerini konuştuk.

- İlk ödüllü filminiz “Bornova Bornova”dan son ödüllü filminiz “Sibel”e, oyunculuk kariyerinizde nasıl bir yol kat ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Deneyim kazandım. Daha soğukkanlı olmak, televizyonda büyük sahneleri daha kısa sürede gerçekleştiriyor olmak gibi... “Bornova Bornova”, lümpen yapıyı anlamamda bana çok yardımcı olmuştu. Hayatla ilgili bakışımı da değiştirdi. “Kurtuluş Son Durak”, kadınla ilgili meselede çok önemli bir yer tutuyor hayatımda. “Çakal” ve “Mahpeyker” de öyle. Onur Ünlü ile çalıştığımız “Sen Aydınlatırsın Geceyi” bambaşka bir oyunculuk ve sinema diliyle yaptığımız bir projeydi. En önemlisi, hayatla ilgili bazı şeyleri bir yaşa gelmeden anlayamıyorsunuz. Ben bunu 31 yaşındayken düşünmeye başladım. Birçok şeye beş yıl önce verdiğim tepkileri vermiyorum. Şimdi geriye dönüp baktığımda “Şu rolü oynarken keşke şurasını şu şekilde değerlendirseydim” diyorum. Ama o yaşta, o birikimdeki Damla bunu yapamazdı, biliyorum. Spiritüel bir yorum ama sizin geliştiğiniz ölçüde, size o işler gelmeye başlıyor sanki hayatta.

“Her rol yeni bir insan tanımak gibi”

Röportajın tamamı Milliyet Sanat şubat sayısında.

- 2019 için en iyi kadın performansı muhtemelen “Sibel” ile özdeşleşecek. Bir sonraki rol için ‘Ya o düzeyi yakalayamazsam’ endişesi yaratıyor mu bu başarı?

Anladığım karakterleri canlandırmak istiyorum. Sibel’in aşılacak bir tarafı yok. Başka bir karakter başka yönleriyle gelecek. Bazı karakterler 10 kişiden üç kişiyi etkileyecek, öbürü dört-beş kişinin ilgisini çekecek. O yüzden karşılaştırmak, kendini anlamsız yarışa koşmak gibi olur.

- Bir karakteri sizin için cazip kılan nedir?

Senaryoyu okurken sesini duyduğumda, o karakteri anlayabildiğimi düşünüyorum. Gerçekten anladığım, meselesini kendi meselem edebileceğim ya da kendimden çok uzak bir karakteri canlandırmayı tercih ediyorum. Önce kendimden farklı olan yönleri çıkarıp sonra o farklılıklardan hangi benzerlikleri yaratabilirim, Damla’yı ona nasıl dönüştürebilirim, diye çalışıyor kafam sürekli.

- Oyunculuk bu durumda hem kendinden kaçış hem kendini keşif yolculuğu size göre...

Evet, ikisi de. Bunu en çok “Bornova Bornova”da yaşadım. Uzun metrajı çekmeden önce aynı kast ile kısa metrajını çektik. Özlem beni çok korkutuyordu. Anlayamıyordum onu. Okulda Özlem gibi biriyle karşılaşsam, beni itip kakardı muhtemelen. Ama uzun metraja hazırlanırken önce onun içinde yaşadığı lümpen topluma dair okumalar yaptık. İşte, uzaklaşmak dediğim bu. Uzaktan bakınca içinde yaşadığı durumu anlamaya başlıyorsunuz. O zaman da yakın olan kısımlar başlıyor. ‘Ben bunun içinde yaşıyor olsaydım’ı anladığınız zaman kendi benzer yönleriniz çıkmaya başlıyor. Belki ben de farkında olmadan zorbalık yapıyorum, hayatımın bazı bölümlerinde. Derecesi farklı olabilir ama duygu aynı duygu.

- Her karakterden sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Yeni bir insan tanımış gibi oluyorum. Yeni bir insan tanımak, kendinizle ilgili de bir sürü şey söylüyor. Altı ay önceki Damla değilim bu süreçlerden sonra. Düşünce biçimim çeşitlendi, yeni pencereler açıldı. İşimin bu hâlini çok seviyorum. Yani bitmiyor o hikâye.

- Bir nevi terapi gibi oyunculuk galiba...

Evet, bitmeyen bir terapi gibi...

- Sibel için sinemadaki en zorlu işiniz diyebilir misiniz?

Evet, hem fiziksel hem de psikolojik olarak derim. Tekrar olsa tekrar yapacağım bir zorluk. Devam edemeyeceğimi düşündüğüm anlar da oldu. Fiziksel olarak çok zor şeyler yaşadık ekip olarak. Beş hafta boyunca her gün saat 03.00’te kalkıp iki bin beş yüz metrelere çıktık.

- Konuşamayan ama filmin lügatını yazan bir karakteri canlandırdınız “Sibel”de. Filmin dil konusunda söylediklerini siz nasıl yorumluyorsunuz?

Farklı bir iletişim yöntemi kullanan birine hoşgörü gösterip orta bir nokta bulmaya çalışmadan “Sen bizden değilsin” deniyor. Sibel’in kız kardeşi bile, ablasının kullandığı ıslık dilini geleneksel bir değer olarak göremeyip utanıyor ondan.

- Filmin önemli karakterlerinden Ali’ye karşı köy halkının verdiği tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dışardan gelenden korkmak... Sevginin karşıtı nefret değil, korku. Biz korktuğumuz için kaçıyoruz, kötülüyoruz. Öfke ve nefret, korkudan sonra geliyor hep. Korkunun yerine merakı koyduğumuzda, farklı bir şey gördüğümüzde “Gitsin bu, bana zarar verir” demek yerine “Bunun neresi farklı?” diye bakmayı öğrendiğimizde iletişim kurmak için dilin de başka bir şeyin de önemi kalmayacak.

“Babamla ıslık çalıştık”

-Bu proje size nasıl geldi?

Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti ile iki buçuk sene önce tanıştık. “Sibel” isminde bir film çekmek istediklerini söylediler. Giresun’da Kuşköy diye bir yer olduğundan ve orada eski bir dil olan ıslık dilinin aktif olarak kullanıldığını anlattılar. Sibel; sadece ıslık diliyle anlaşan, babası muhtar olan bir karakterdi. İletişim bariyerlerinden dolayı köy tarafından eksik, engelli görülüyor ve dışlanıyordu. Bu kızın kendini bulma, özgürleşme hikâyesini yazmak istediklerini söylediler. “Çalışır mısın bizimle?” dediler. Ben çalışmak istediğimi söyledim ama ıslık çalamıyordum. Onlar Fransa’ya geri dönüp senaryoyu yazarken ben de ıslık çalıştım.

- Nasıl bir deneyimdi ıslık çalmayı öğrenmek?

Önce babamla çalıştım. Babam çok iyi ıslık çalar. Zaten ıslık çalamama sebebim de babam aslında. İlkokulda bana ıslık çalmayı öğretiyordu. Ben de çalışıyordum sürekli. Bir törende tam da biri şiir okurken ben ıslık çalabildim. Bütün kafalar bana döndü ve ben bir daha ıslık çalamadım. “Zaten niye ihtiyacı olsun ki bir insanın ıslığa” diyordum ama oluyormuş. Babamla ıslık çalıştık. Sonra filme başlamadan önce Orhan Civelek adlı ıslık hocasıyla çalıştım. Ama filmde kurt yerine yurt dediğim ya da ıslığımın o kadar yüksek çıkmadığı yerler vardı. Bunlar için Almanya’ya gittim. İki gün boyunca bir stüdyoda nefes alıp verip ıslık çaldım. Düzeltmeleri orada yaptık.

“Hamile bir doktoru canlandırıyorum”

- Yeni filminiz “I Am You”dan bahseder misiniz?

Afgan-Amerikan yönetmen Sonia Nassery Cole çekti. Amerika’da yaşayan Kanadalı Sean O’Byrne senaryoyu yazdı. Afgan mültecilerin ülkelerinden çıkıp kendilerine yeni bir yuva aramalarının hikâyesi. Ben de Aisha adında altı aylık hamile bir doktoru canlandırıyorum. Kocası öldürüldükten sonra çocuğuna daha iyi bir gelecek kurmak için ülkesinden çıkıyor.

“Her rol yeni bir insan tanımak gibi”

“Bir hikâyeyi dünyaya açmak sorumluluk”

- Sizin kafanızda var mı bir hikâye ve bu hikayeyi sinemaya ya da kitaba taşıma projesi?

Ali Tansu Turhan’ın kısa film üçlemesi var. Onun ikinci filminde hem oyuncu hem de yapımcı olarak yer alacağım. Ön hazırlığına başladık. Kafamda bir sürü şey var. Kadın meseleleri var, depresyon meselesi var. Toplum tarafından hâlâ hastalık olarak kabul edilmiyor depresyon. Toplumların çoğu depresyonda olduğu için dünya bu kadar tuhaf bir yere doğru gidiyor bence. Kanser olduğunuzda herkes size bakıyor ama mutsuz insanı normal gibi kabul ediyoruz. Böyle bir sürü hikâye var anlatmak istediğim. Bununla ilgili başka deneyim kazanmak gerekiyor. Çünkü bir hikâyeyi dünyaya açıyor olmak büyük sorumluluk.

16 Eylül 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber