“Sanat barışçıdır”

Ünlü yazar Ahmet Ümit edebiyatın önyargıları kırdığını söylüyor: “O da benim gibi bir insan; farklı dil ve kültürümüz var ama bu yeryüzü sofrasında insan denen o büyük topluluğun birer üyesiyiz duygusunu kazandırıyor. O zaman da düşmanlıklar azalıyor; savaş, çatışma anlamsızlaşıyor”

“Sanat barışçıdır”

Cuma günü Okan Üniversitesi Beyoğlu Kampüsü’nde düzenlenen “Dünya Dillerine Ahmet Ümit’i Çevirmek” başlıklı sempozyumda 11 çevirmeniyle bir araya geldi ünlü yazar Ahmet Ümit. 23 dilde 60’a yakın kitabı yayımlanan yazarın özelinde eserlerin yabancı dile çevrilmesi süreci konuşuldu. Ümit’in kitap kapaklarından ve okur buluşmalarında çekilen fotoğraflardan oluşan serginin açılışı yapıldı. Sergi bir ay boyunca kampüste görülebilecek. “Bir yazarı asıl mutlu eden şey yazdığınız karakterler aracılığıyla ruhunuzu seyredebilmek” diyen Ümit, sonbaharda yeni polisiye romanını okurla buluşturacak. Yazarın aklında Bergama ile Berlin’i, Gaziantep ile New York’u birleştireceği iki roman projesi daha var.

Çevirmenleri yayınevleri belirliyor tabii ama siz çeviri sürecine ne derece müdahilsiniz? Nasıl bir ilişkiniz var çevirmenlerinizle?

Çeviri kötüyse dünyanın en güzel romanını yazsanız dahi o kötü bir kitap olarak çıkacaktır. Dolayısıyla çevirmenlerimiz yetenek ve başarıları test edilmiş isimler. Yazarın çevirmenlerle çok yakın bir ilişkide olması gerekiyor ki o çeviri lezzetli bir hal alabilsin, değer kaybetmesin. Beni arayabilir, bana yazabilirler “Anlatmak istediğiniz bu muydu?” diyerek. Deyimler çok önemlidir. “Zurnanın zırt dediği yer”i nasıl anlatacak? Anlamını açıyorum onlara, en yakın karşılığı bulmaya çalışıyoruz. Çevrimenlerimle sıkı bir şekilde çalışmak dışında dost da olurum. Yunanistan’a gittiğimde Thanos’la otururuz, Almanya’ya gittiğimde Sabine’yle, Makedonya’ya gittiğimde Aneta’yla mutlaka buluşuruz. Onlar da kitabı öyle bir sahiplenir ki zaman zaman yazarken gözden kaçırdığım mantık hatasını çevirmen bulur.

Edebiyatın sınırları kaldırdığına değiniliyor sempozyum afişlerinde de.

Günümüzde yeniden bir çatışma dönemi var. ABD’de İslamofobi düşüncelerinin kabarması, Kuzey Kore’nin denemeleri... Tam da bu noktada sanat gerekli. Romanlarımı okuyan kişi Türkiye kültürüyle tanışıyor ve bir Türk’e düşman olmaz. Ben de Tolstoy, Dostoyevski okuduğumda bir Rus’a düşman olmam. Edebiyat önyargıları ortadan kaldırıyor. O da benim gibi bir insan; farklı dil ve kültürümüz varmış ama bu yeryüzü sofrasında insan denen o büyük topluluğun birer üyesiyiz duygusunu kazandırıyor. O zaman da düşmanlıklar azalıyor; savaş, çatışma anlamsızlaşıyor. Sanat barışçıdır. Sanatçı savaşı savunsa bile gerçekçi romanlar hiçbir zaman savaşçı olamazlar.

Yeni romanınızdan bahsedebilir misiniz?

Başkomiser Nevzat dönüyor. Benden daha ünlü bir karakter oldu ve okurlar hep soruyordu ne zaman gelecek diye. Roman günümüzdeki çok önemli bir trajediye parmak basıyor. İnsanın giderek merhametten, vicdandan uzaklaşması; daha kötü bir varlığa dönüşme tehlikesi var şu anda. Bu beni çok kaygılandırıyor. İnsanlaşma sürecimizin sekteye uğradığını; giderek barbarlaşmaya, bencilleşmeye doğru gittiğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla bu roman bir seri katilin yakalanması sürecinde bu meseleyi anlatıyor. İnsanlığı sorgulayan, iddialı, sert bir roman ve hakiki bir polisiye. Sonbaharda, eylül gibi okurla buluşmasını hedefliyorum.

“Sanat barışçıdır”

“Mutlu olmanın tek yolu başkalarına iyilik etmek”

Başkomiser Nevzat bir çeşit suç bilgesi. Onunla bağınız, onu yazma süreciniz nasıl?

Aslında Başkomiser Nevzat benim hem Türk hem de dünyadaki emniyet müdürlüklerine bir polisin nasıl olması gerektiğini anlattığım önerimdir. Adalettan yana, vicdanı olan bir polis; eski İstanbullu, onun nezaketini, estetiğini, merhametini taşıyor. Ben o değilim ama bana yakın özellikleri de var. Ben de merhametli ve vicdanlı olmaya çalışan bir insanım. İnsanları kırmamaya, iyi davranmaya çalışıyorum çünkü mutlu olmanın bir tek yolu olduğuna inanıyorum, o da başkalarına iyilik etmek. Yazarken zorlanmıyorum Nevzat’ı. Çok eğlenceli oluyor; çünkü beraber cinayet çözüyor, enteresan hayatlara yolculuk yapıyoruz.

Birçok polis okurunuz da vardır...

Çok fazla. İmza günlerimde çok gelirler. Çünkü onlar için Nevzat aslında bir tür idol. Nevzat gibi sağlam, dürüst polisler onlara model oluşturuyor. Hepsinin olmak istediği Nevzat’tır çünkü her meslekte vicdani doyum çok önemli, ki polislik de çok zor bir meslek.

Yazarlıkta başarıyı devamlılıkta gördüğünüzü belirtmişsiniz...

Ben çok şanslı yazarlardanım. Şu ana kadar eserlerim 4 milyon civarında sattı, muhtemelen iki yıl sonra kitaplarım 30-35 yabancı dile ulaşmış olacak. Kitaplarımdan dizi, film, tiyatrolar yapıldı. Şimdi bir müzikal ve opera yapılacak. Yazdıklarıyla hayatını rahatça sürdürebilen, okur tarafından çok ilgi gören bir yazarım. Bunlar çok kıymetli şeyler. Ama iyi bir yazar olmanın koşulu bunlar değil. İyi bir yazar olmanın bir tek koşulu var: Öldükten 20-30 yıl sonra bir ya da iki eserinizin hâlâ okunuyor olması; dünyada da okuyor, referans gösteriyor olmaları.

“Hayatımda duyabileceğim en güzel sözler”

Yazarlıkla ilgili en güzel yorumları da üç kadından duymuşsunuz.

Evet, hayatımda duyabileceğim en güzel sözlerdi. Biri bir dostumun eşiydi; kanser hastasıydı, ölüm döşeğindeydi. O zamanlar yazdığım “Kar Kokusu” romanımı okuyup telefon etti bana. “Üç gün boyunca senin kahramanlarınla Moskova’da büyük bir maceraya atıldım ve her şeyi unuttum. Bana üç günlüğüne de olsa hastalığımı unutturdun” dedi. İkinci kadın bir mahkumdu. “Beyoğlu Rapsodisi”nin okuma faaliyeti için gitmiştim cezaevine. “11 yıldır hapishanedeyim ve dışarıyı hapishane nakil aracının tel penceresinden ancak görebildim. Sizin kitabınızı okudum. Yedi gün boyunca Beyoğlu sokaklarında dolaştım, yedi günlüğüne de olsa beni özgür kıldınız” dedi. Üçüncü kadın bir arkeologdu. “Ömrümün 50 yılını Hititlere adadım. Tabletler, şehirler buldum fakat senin kitaplarını okuyuncaya kadar Hititli bir kadın nasıl konuşur kafamda canlandıramıyordum” dedi.

“Beyoğlu bir tiyatro sahnesi”

İstanbul’la, Beyoğlu’yla da özel bir ilişkiniz var.

İstanbul dünyanın en güzel şehri. Bir talihsizliği var, yaşayan insanlar bu şehrin farkında değiller. Hâlâ doğası, tarihi direniyor ama bir seferberlik ilan etmezsek, özel önlemler almazsak bu şehir yok olacak. Ki sadece Türkiye’nin değil, bir insanlık mirası. Beyoğlu ise bir tür laboratuvar. Beyoğlu bir tiyatro sahnesi gibi ama yürümeye başladığınız an siz de oyunun bir parçası, dekoru, oyuncusu haline geliyorsunuz. Caddeye bir sandalye atıp otursanız akşama kadar sıkılmadan izleyebilirsiniz. Çok farklı insan tipleri, insan ilişkileri görmek mümkün. Bir yazar için de bundan daha büyük hazine olamaz.

16 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber