Geri Dön

‘Sevgili esnaf, bana Madam demeyin, sizin yüzünüzden evde kalacağım’

Öğlen anne yemekleri, akşam ise dalak dolmasından kurutulmuş domatese birbirinden çeşitli mezeler sunan Mekan’daki yemeklerin lezzeti, sahibi Diyarbakırlı Mari Esgici’den geliyor.

‘Sevgili esnaf, bana Madam demeyin,  sizin yüzünüzden  evde kalacağım’

Esnafın da çok sevdiği “Madam Mari”nin böyle çağrılmaya itirazı var: “Sevgili esnaf, bunca zamandır bana hep ‘Madam Madam’ dediniz, ben evlenmedim, sizin yüzünüzden evde kalacağım. Matmazel deyin ki kısmet çıksın“

İstiklal Caddesi’nin merdivenli sokaklarından birinde bir mekan var. Bir mekan, adı da Mekan. Daha ziyade Mari’nin yeri diye biliniyor, çünkü tadını, ruhunu, karakterini sahibi Mari Esgici’den almış bir yer burası. Yemekler onun elinden çıkıyor, sohbetler onun etrafında dönüyor. Bir ortağı var Ceki, bir de onları tanıştıran ve o gün bugündür Mekan’da sözüyle sohbetiyle misafirleri karşılayan Moşe. Canlı müzik olan gecelerde darbukasını alıyor eline, değilse danslarla, şarkılarla, fıkralarla renk katıyor geceye.
Diyarbakırlı öğretmen çocuğu Mari Esgici,
10 yaşından beri İstanbul’da, 13 yaşından beri iş hayatının içinde ve beş senedir de burada kendine müdavimler yaratmış vaziyette. Kimi topiğine hayran, kimi şakalarına... Biraz sohbet edince size “Canım Ailem” dizisinin Meliha’sını hatırlatabilir, şaşırmayın. Uğur Yücel de buranın müdavimlerinden ve Meliha’da biraz Mari’lik olduğu söyleniyor. İşte onun gibi gülerken göz pınarında bir damla yaş kıpırdayan, en kocaman kahkahasıyla en hüzünlü cümlesini peşpeşe sıralayan bir kadın, Mari Esgici.

Küçüklükten beri yemek yapmaya meraklı mıydınız?

Bizim evde her zaman bir yemek geleneği vardır. Bir kahve de verdiğin zaman istenir ki tepsi düzgün olsun, altında danteli olsun, muhakkak kahvenin yanında bir şey olsun. Böyle yetiştim ben, önceleri çok sinirleniyordum bu olaya. Modern değiliz sanki biz gibi geliyordu. Niye bizim evde hep bir tarçın kokusu var, kakule kokusu var... Ama baktım ki aynısını ben de yapıyorum.

Diyarbakır’da sokakta başkalarının yanında Kürtçe konuşuyormuşsunuz...

Evet, çünkü sen artık bu bölgenin insanısın. Yıllarca Ermeni’yi saklayıp Kürt ve Müslüman geleneklerini yapma olayı oldu. Neden? Ayrımcılık olmasın, sıkıntı duyulmasın, rahat yaşamak için.

Çocukluğunuzdan hatırlıyor musunuz bu anlamda sizin üzen olaylar?

Ben renkli gözlü, sarı saçlı olduğum için insanlar da severlerdi. Dedemle bir gün bir dükkana gittik. Dükkanın sahibi “Ya, bu kızı sevmemek elde değil ama elimizi de sürdük şimdi abdest almak lazım. Haram kemik ne de olsa.” dedi. Onlara göre bir haram kemiksin sen, bu dünyanın insanı değilsin.

İstanbul’a ne zaman geldiniz?

80’de geldik. Çalışmaya 13 yaşındayken, İzi Dayan diye bir adamın yanında başladım. Öğretmen spor ayakkabı istiyordu, ben de Nuray Abla’ya gittim mahallede, ona söyledim, “Beni fabrikaya götür” diye. Patrona şunu söyledim:
“Ben bir ay çalışacağım, bir spor ayakkabısı alacağım ve işten çıkacağım”. 13 yaşındaydım, kendimden çok emindim ve o da beni kırmadı. Ama ben bir ay spor ayakkabı, bir ay eşofman, bir ay çanta diye 9 yıl çalıştım orada. Bunun yanı sıra cumartesi Ortaköy’de Myott’ta çalışmaya başladım Rafi’yle. İlk bir kapuçinoyla başladım, mimar Berna Bora’ya yapmıştım. Ondan sonra kahveci olduk, Rafi’yle birlikte Pasha’ya girdik, Laila’nın ilk senesini yaptık.

Ne yapıyordunuz orada?

Kahve satıyorduk, konyak satıyorduk, puro satıyorduk.

Zihni de var değil mi sonra?

Zihni’de mutfaktan ve müşteriden sorumluydum. Zihni’den çok şey öğrendim, hayatta tek kavga etmeyen kişi benim onunla.
Biz öyle gördük, usta bir şey söyleyince susacaksın, dinleyeceksin, hain olmayacaksın. Sonra Zihni büyük adam, güzel şeylere imza attı, onun için benim gözümde değeri çok fazladır.

“İsotun acılığı mutluluk gibi geliyor yaşadıklarımın yanında”

Eminönü’nü çok seviyorsunuz...

Mari E.: Çok. Hayatta bütün işi gücü bırakayım Eminönü’nde dolaşayım. Kışın adaçayı içerim, yazın gazoz içerim. Bahçesinde dolaşmak, Sarayburnu’nda oturmak... O çarşı, pazar, peynirciler, baharatçı hep benim çocukluğuma ait sahneler. Alışveriş merkezinden, marketten zevk almıyorum. Ben bakkala, kasaba gitmeyi severim.

Moşe K.: Bir de Balık Pazarı var. Bence Madam’ı anlat.

Mari E.: Bana Madam diyordu esnaf. “Madam, mantarım var, madam, iyi balık geldi...” Bir gün bütün esnafı çağırdım, saat 3’te Beyoğlu Balıkçısı’na. Yüksek bir tezgah var, onun üstüne çıktım ve bağırarak “Evet sevgili esnaf, bunca zamandır siz bana hep Madam Madam dediniz, ama ben Madam değilim. Ben evlenmedim, sizin yüzünüzden evde kalacağım. Matmazel deyin ki kısmet çıksın” dedim.

Burada kısmetiniz çıkmıyor mu?

Mari E.:
Yok anam. Bir tane de mi çıkmaz?

Moşe K.: Nasıl çıkmadı canım? Bir akşam Mari’nin bir müşterisi dedi ki bana “Mari’ye bir görücü gelecek. Ben cesaret edip söyleyemiyorum.” Ben nasıl ayarlarım? Ben daha çok korkuyorum. Neyse, geldiler bunlar, bir masa, sekiz tane Yahudi, tek bir Ermeni var. Mari’yi zar zor yukarı çıkardım, Mari masanın başına geçti elini beline koydu, “E mal budur?” dedi, “Hayatta olmaz.” Adam da ünlü bir kuyumcu çıktı. Biz bunu öğrendikten sonra “Mari” dedim, “Adam keldi, saçları çıktı, 38 beden oldu, hiçbir kusuru kalmadı, biz nasıl kaçırdık bunu?”

Mari E.: Ya aşk güzel bir şey ama bir kere yaşadım, canım çok acıdı. İsot en acı biberdir, ama isotun acılığı mutluluk gibi geliyor benim yaşadıklarımın yanında. Ama olsun, ben gene affediciyimdir. Gelecek bir şey olursa da hayır demem. Ama böyle şen şakrak olacak. Zaten ben Ezine peyniri alabiliyorum, iyi zeytin de yiyebiliyorum bu halimle. Başka bir şey gerekmiyor. Ama beni sevmesi çok önemli.

Mekan’da ne yenir?

Öğlen bahtımıza ne çıkarsa; kıymalı patates, domatesli pilav... Akşamları ise Mari’nin özel mezeleri...

Öğle saatlerinde zengin bir yemek menüsü çıkarıyor Mekan. Kıymalı patates de çıkabilir bahtınıza, mücver de, mercimek de, domatesli pilav da... Bildiğiniz anne yemekleri. Akşam
ise meyhaneye dönüyor iş ve Mari’nin güzel mezeleri alıyor onların yerini. Uskumru dolması, uzun hazırlık istediği için önceden sipariş edilirse dalak dolması, topik, kurutulmuş domates meşhur. Patlıcanlı börek, köfte ve tabii ki mevsimine göre değişen balıklar vazgeçilmezleri.

‘Sevgili esnaf, bana Madam demeyin,  sizin yüzünüzden  evde kalacağım’

“İlk gelen müşteri bizimle fasulye ayıklar”

Müşteri varken bir masaya geçip fasulye ayıklamaya başlayabiliyorsunuz. Yadırgamıyor mu insanlar?

Mari E.:
Ben bu dükkanı bir bağ bozumundan döndüğümde Beyoğlu’nda dolaşırken buldum. “Tanrım” dedim, “Bu dükkan benim olmalı”. Tesadüf, patronlar da devrediyorlarmış, “Ben alıyorum” dedim. Sonra Moşe’yle, Ceki’yle tanıştık, üç gün içerisinde açıldı burası. Başta Moşe’ler alışık olmadıkları için imalatın mutfakta olması gerektiğine inanıyorlar. Hayır kardeşim, benim hayalim neydi? Ben önlüğümü takıp fasulyemi ayıklayacağım, bir de bir Grek müzik çalacak, oh değme keyfime. Ben bunun için yaşıyorum. Müşteri de bazen yardım ediyor. Özellikle pazartesi günü herkes nasibini alır. İlk gelen müşteri börülce ayıklar, barbunya ayıklar, fasulye ayıklar.

Moşe K.: Senin eğlencen müşteriye yansıyor. Müşteri buna alıştıktan sonra hiçbir şey aykırı gelmiyor. “Burada fasulye ayıklanıyor, ben de evde fasulye ayıklıyorum, burası böyle bir yer” diyor. Bir de Mari için söylenmiş çok güzel bir laf vardır, “Mari bir limandır.”

Mari E.: Dertlerini dinliyorum, çapkınlıklarını dinliyorum, şirket hayatlarını da... Onlara farklı bir enerji veriyorum. Ne olacak? Zannediyorsun ki yolda giderken adam sana çarpmaz?
Her yerde her şey olabilir, boşver iki günlük. Bu dünyada keyfini çıkartmaya bak. Moşe’nin lafı, “Tanrı gülü yarattı, yanında da dikeni var.” Hayat çok güzel. Ve ölmeyi de hiç istemiyorum bu arada biliyor musun? Ne yaşlanmayı, ne ölmeyi. O bana göre bir iş değildir, gelmesin, kapımda durmasın o.

25 Ocak 2020 Magazin Haberleri Bülteni25 Ocak 2020 Magazin Haberleri Bülteni

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber