“Uçlarda dolaşmayı seviyorum”

“İçerde” dizisinde Davut olarak izlediğimiz Rıza Kocaoğlu: “Çalışırken uçlarda dolaşmayı seviyorum çünkü böyle uç karakterler daha oyuncaklı, içinde bir sürü renk bulabileceğim, oynarken sıkılmayacağım, derinlik katabileceğim roller oluyor”

“Uçlarda dolaşmayı seviyorum”

Bazı oyuncular var ki sürekli aynı tarz roller oynayanlara inat her karakteri başarıyla üzerlerine giyebiliyorlar. Rıza Kocaoğlu da o oyunculardan işte. Bir bakıyorsunuz merhametsiz seri katil Temmuz olmuş, sonra hemen ardından dünyalar iyisi Ali. Bizi oynadığı her karaktere inandıran, şu sıralar Show TV’deki “İçerde” dizisinin Davut’u olarak izlediğimiz Kocaoğlu, 7 Aralık’ta da tiyatro oyunu “Ormanlardan Hemen Önceki Gece”ye yeniden başlıyor. Üstelik “Dünyanın En Güzel Kokusu” filminin ikincisi de yolda...

Son yıllarda ardı ardına biten dizilere inat sizi genelde yüksek reytingli işlerde izliyoruz. Şans mı dersiniz, yoksa iyi tercih yapıyorum mu?

İkisi de. Şans kadar doğru ekibi seçmek, doğru takımla oynamak da önemli. “Ezel”den beri Uluç Bayraktar ve Kerem Çatay’la çalışıyoruz. Aynı yönetmen, aynı yapım. Ne yapıp ne yapamayacağıma birlikte karar veriyoruz. Böyle yaratıcı bir ekiple birbirini tanımak avantaja dönüşüyor. Mesela şu an kamera arkası ekibinin tamamı “Karadayı” ekibi. Yani birbirimizin dilini de çok iyi biliyoruz. Kameraman arkadaşımla bile göz göze geldiğimde biraz yana kaymam gerektiğini anlıyorum.
n “Ezel”, “Karadayı”, “İçerde”... Üç dizide de elinizden silah düşmedi. “Yine mi silah!” dediğiniz oluyor mu?
Oluyor. Ama ilk mezun oldum, Çağan Irmak elime silahı verdi, o günden sonra elime silah yakıştı. Aslında hiç sevmem silah falan. Hiç öyle meraklarım yok. Hatta “Labirent”i çekerken Tolga Örnek poligona götürmüştü, benim orada tansiyonum falan düştü barut kokusundan ama yapacak bir şey yok. Oyuncuysan durumun profesyonel olarak gerektirdiği neyse onu yapmak gerekiyor.

“Oynayan bensem her an ölebilirim”

Davut biraz “psikopat” bir karakter. Böyle karakterleri size ayrı bir yakıştırıyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Uçlarda dolaşmayı seviyorum çalışırken çünkü böyle karakterler daha oyuncaklı, içinde bir sürü renk bulabileceğim, oynarken sıkılmayacağım roller oluyor. Lafını söylemenin dışında derinlik katabileceğim karakterler oluyor. O yüzden keyifli ama zor da tabii çünkü çok karikatür, karton bir şey de olabilirsin. Gerçekle uç nokta arasındaki köprüyü iyi kurmak gerekiyor. Ona çabalıyorum ben de.

Davut’un geçmişi de merak ediliyor...

Tıpkı Melek gibi, Mert gibi Davut’un da yolu Celal ile çocukluğundan itibaren kesişiyor ama onlardan farklı şekilde geliştiğini göreceğiz. Nüanslarla takıntılarını, Celal babaya, Melek’e olan tutkusunu da görüyoruz. Fark ettiyseniz, Davut’un ateşe karşı bir düşkünlüğü var; arabayı yaktığındaki coşkusu, elini ateşe basması... Bu biraz geçmişinden bugüne taşınan bir rahatsızlık. Bunun gittikçe derinine inip, “neden öyleydi, nasıl olacak”larını hep göreceğiz.

Sarp ile en son “Ya sen ya ben”e döndü olay. İnsan böyle dizilerde “Ona bir şey olmaz!” da diyemiyor, ölmezsiniz değil mi?

Her şey olabilir. Bir de oynayan bensem her an ölebilirim yani, belli olmaz.

“Umut bittiğinde hayat biter”

Oyununuz “Ormanlardan Hemen Önceki Gece” yeniden başlıyor... Her oyunda hâlâ heyecanlanıyor musunuz?

Heyecanlandırıyor hatta heyecanı oyundan iki gün önce başlıyor çünkü tek başınasın ve 75 dakika konuşuyorsun, koşturuyorsun, dans ediyorsun. Zor bir şey. Bir de o kadar önemli bir metin ki, bu hikayeyi seyirciye anlatmak, onlarla paylaşmak da büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. Her oynadığımda çok keyif alıyorum, seyircideki etkisini görünce de çok mutlu oluyorum.

“Uçlarda dolaşmayı seviyorum”

Oyunla birçok ödül aldınız. Ödül almak sizde nasıl bir duygu yaratıyor?

Öncelikle motive ediyor tabii ki. Mutlu oluyorsun çünkü her oyuncu kendiyle kavga eder. Bir ödül bu kavgayı bitirmez ama o kavgaya bir mola verip “Bak sev kendini” dediğin bir alan yaratır. Öte yandan ayrı bir sorumluluk daha yüklüyor çünkü seyirci artık bunu da bilerek geliyor. Hiçbir zaman “Ben oldum” olmuyor. Oyunculuk o kadar huzurlu bir alan değil bir kere. Oyuncular huzursuz insanlardır bence ya da ben öyleyim diyeyim. Hep kendini kurcalamaya ve karıştırmaya devam ediyorsun.

Oyunda bir yalnızlaşma hali var. Geçen sene bir röportajınızda bu durumun günümüze uyduğunu söylemiştiniz. O günden bugüne hiçbir şey değişmediği gibi daha da yalnızlaştık sanki...

Dünya karanlık bir yere doğru gidiyor ama her gün de güneş doğuyor. Bu denge her zaman olacak çünkü umut bitmez. Umut bittiğinde hayat biter. Kararmaya gerek yok. Hep umutlu olmaya çabalayacağız, birbirimizin hikayelerine saygı duyacağız, birbirimizi dinleyeceğiz. Çıkacağız sokaklara, hikayemizi anlatacağız, tiyatromuzu, sinemamızı yapacağız çünkü sanat dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmak için var. Ben bunu tiyatro yoluyla yapmayı seçiyorum. O yüzden tavsiyem umutsuzluğa düştüğünüzde bir tiyatroya, sinemaya, konsere gidin, sokağa çıkıp bir tur atın.

“Oyunculuk işledikçe ışıldayan bir şey”

Sizin bir de arkadaş grubunuz var. Neler yaparsınız bir araya geldiğinizde genellikle?

Genelde o kadar çok çalışıyoruz ki tatillerde bir araya gelebiliyoruz. Ama normal günlük sohbet ediyoruz biz de. Her bir araya geldiğimizde beyin fırtınası yapıp proje konuşmuyoruz yani. Maç izlemek için buluşuyoruz, tatillerde birlikte seyahat ediyoruz.

Evet, sizin futbol taraftarlığınız da meşhur. Göztepe’ye değinilmeden geçilmiyor röportajlarınızda.

Göztepe en önemli varoluş sebeplerimden biri çünkü. Tiyatro yapmak ve Göztepe maçına gitmek olmadan bir hayat düşünemiyorum. O tribünde büyüdüm ben, o tribünün değerli insanlarından çok şey öğrendim. Oyunculuğuma da katkısı çok büyüktür. Dünyamı genişleten bir yapı.

Yeni bir projeniz var mı?

Uğur Yağcıoğlu ile toplantılar yapıyoruz, “Dünyanın En Güzel Kokusu”nun ikincisini çekeceğiz. Bu ay çekimlere başlayacağız, martta sezona yetiştireceğiz inşallah. Tuba (Ünsal) yine olacak. Başka bir kadın karakter ve önemli bir baba figürü olacak ayrıca. Bu film, içinde olmaktan çok mutluluk duyduğum bir işti, ikincisinde de aynı dili yakalamış Uğur.

Tiyatro, dizi, bir de sinema... Hepsi bir arada sizi zorlamıyor mu?

Zorlamıyor aslında. Tiyatro yapıyor olmak televizyon ve sinemadaki gücümü artırıyor çünkü ciddi bir antrenman alanı. Oyunculuk bir makine gibi, işleyen, işledikçe ışıldayan bir şey. Dinamik kalmanı sağlıyor. Yorgunluk gibi bakmıyorum, bundan keyif alıyorum. Durduğum zaman mutsuz oluyorum. Meşgul oldukça mutlu oluyorum. Çalışmanın bizi kurtaracağını düşünüyorum.

21 Ekim 2019 Magazin Bülteni.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber